Washington’daki silah sesleri, komplo dalgası ve hakikat krizi

ADEM YAVUZ ARSLAN | ANALİZ

Peşinen söyleyeyim; Donald Trump’ın iki yıl önce Pensilvanya’nın Butler kentinde uğradığı suikast girişiminin komplo olduğunu savunanlardan değilim. Komplolar, uydurma darbe ve suikast girişimleri dünya tarihinin ayrılmaz parçası (hele ki Türkiye’de) fakat kulağınızı sıyırıp geçen bir mermi ile oyun olmaz. Milimetrik bir sapma kameraların önünde istenmeyen görüntülere neden olurdu.

Evet, Trump bu girişimleri siyasi ranta dönüştürmeyi çok iyi biliyor fakat kendi hayatıyla kumar oynamayacak kadar da akıllı birisi. Dün itibariyle ise benzeri bir durumla karşı karşıyayız. Komplo teorileri, sorular ve şüpheler koptu gidiyor.

Cumartesi gecesi Washington DC’de Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin (WHCD) geleneksel yemeğinde yaşanan olaylar modern çağın en büyük paradokslarıdan birini gözler önüne serdi. Olayın kendisi bir kaç dakika sürdü hatta yaklaşık 2600 davetliden bir kısmı olayı fark edemedi bile, ancak olayın etrafında üretilen ‘hikayeler’ saniyeler içinde dünya çapında ‘trend topic’ oldu.

Konuya dair yaptığım yayına gelen yorumlara baktığımda izleyicilerin hatırı sayılır bir kısmının yaşananlara şüpheyle baktığını gördüm. Bu duruma dair analizler gösteriyor ki dünyanın her yerinde aynı durum var.

Peki ama ne oluyor? Her zaman mı bu kadar şüpheciydik, yoksa olayların aktörünün Trump olması mı bu dalgayı büyüttü? 

Alternatif gerçek oluştu

Yaşananlar malum. ABD Başkanı üç yılda üçüncü suikast girişimine muhatap oldu. 31 yaşındaki saldırgan Cole Thomas Allen, silahıyla salona doğru koşarken güvenlik güçlerinin hızlı müdahalesiyle durdurulabildi. Başkan Donald Trump güvenli şekilde tahliye edildi, bir güvenlik görevlisi yaralandı ancak can kaybı yaşanmadı. 

Bu, klasik anlamda bir “kriz yönetimi başarısı” olarak kayda geçti. Trump uzun uzun güvenlik güçlerine övgüler yağdırdı.

Ancak asıl hikâye, olayın hemen ardından başladı.

Dakikalar içinde sosyal medya platformlarında binlerce paylaşım yapıldı. Saldırının “sahte-kurgu” veya bir “algı operasyonu” olduğu ya da siyasi hesaplarla kurgulandığı iddiaları hızla yayıldı. Henüz olayın temel gerçekleri bile netleşmeden, alternatif gerçeklikler dünyayı turladı.

Bu noktada elimizdeki veri, çağın ruhunu ele veren çarpıcı bir tablo sunuyor: Bu grafik, yalnızca birkaç saat içinde “staged” (sahte-kurgu-mizansen) kelimesinin 300 binden fazla paylaşımda kullanıldığını gösteriyor. Yani gerçek henüz oluşmadan, gerçekliğe alternatif bir anlatı çoktan kurulmuş durumda.

Bu durum yeni değil, ancak sosyal medyanın etkisiyle artık daha görünür ve daha hızlı.

Oxford Üniversitesi Reuters Enstitüsü’nün yıllardır altını çizdiği gibi, dijital çağda bilgi akışı doğrusal değil; kaotik ve çok katmanlı. Bu ortamda hakikat, yalnızca “doğru bilgi”nin varlığıyla değil, onun ne kadar hızlı ve ne kadar güçlü yayıldığıyla belirleniyor.

Mesela Michigan Üniversitesi’nden Prof. Cliff Lampe bu durumu şöyle anlatıyor: “İnsanlar gerçeği aramıyor, doğrulamak istedikleri şeye uygun bilgiyi arıyorlar.”

İnsanlar inançlarını besliyor

Bu cümle, aslında modern medya düzeninin kırılma noktasını anlatıyor. Çünkü burada mesele yalnızca yanlış bilgi değil; arz-talep dengesi. İnsanlar artık bilgi tüketmiyor, inançlarını besleyen içerikleri seçiyor.

Harvard Üniversitesi’nden medya sosyoloğu Yochai Benkler ise bunu daha sistematik bir çerçeveye oturtuyor: “Dezenformasyonun gücü, yanlış olmasından değil; kimliklerle uyumlu olmasından gelir.”

Yani bir iddianın doğru ya da yanlış olması, onun yayılmasını belirleyen temel faktör değil. Asıl belirleyici olan, o iddianın bir grubun dünya görüşüyle ne kadar örtüştüğü.

Bu yüzden “sahte-kurgu-kumpas” gibi iddialar, kanıta ihtiyaç duymadan yayılabilir. Çünkü bu tür söylemler, zaten var olan güvensizlik duygusunu besliyor.

Burada ikinci kritik mesele devreye giriyor: bilgi boşluğu.

Bir kriz anında, resmi kurumlar doğrulanmış bilgi üretmek için doğal olarak zamana ihtiyaç duyuyor. Konvansiyonel medya da aynı şekilde davranıyor. Bilgileri teyit etmek için ince eleyip sık dokuyor. Ancak sosyal medya bu boşluğu beklemiyor. Aksine, bu boşluğu doldurmak için devreye giriyor. Gerçeği inşa etmek zaman alır. Ama izleyicilerin sabrı yok. Bu sabırsızlık ise komplo teorilerinin en büyük yakıtını oluşturuyor.

Üçüncü ve belki de en önemli boyut ise medya okuryazarlığı meselesi. Bugün klasik anlamda “okuma yazma” bilen bir toplumda yaşıyoruz, ancak bu durum “medya okuryazarlığı” için geçerli değil. İnsanlar bir bilginin kaynağını, bağlamını ve üretim sürecini sorgulama refleksine sahip değil.

Üniversite öğrencileri bile… 

Dünyaca ünlü Stanford Üniversitesi’nin dijital okuryazarlık araştırmaları durumun tahmin edilenin çok ötesinde olduğunu gösteriyor. İnanılmaz ama üniversite öğrencilerinin bile büyük bir kısmının sahte haber ile gerçek haber arasındaki farkı ayırt etmekte zorlandığını ortaya koyuyor. Bu durum, sorunun yalnızca bireysel değil, yapısal olduğunu gösteriyor.

Burada karşımıza çıkan tablo şu: Gerçek yavaş üretiliyor, yalan hızlı yayılıyor, insanlar doğruluğa değil, uyuma bakıyor. Bu üçlü bir araya geldiğinde modern kamusal alanı derinden dönüştürüyor. 

Trump’ın WHCD yemeğinde yaşanan olay sonrasında yaptığı açıklamalarda medyaya teşekkür etmesi ise ironik bir başka boyut taşıyor. Çünkü aynı medya ekosistemi içinde hem profesyonel gazetecilik refleksiyle çalışan bir yapı var, hem de bu yapıyı by-pass eden, kontrolsüz bir “algı üretim makinesi.”

Sonuç olarak, Washington’daki o gece bize bir kez daha şunu gösterdi: Silah sesleri susturulabilir. Bir gizli servis ajanı saldırganı durdurabilir fakat aynı durum bilgi kaosu için söz konusu değil. Belki de asıl tehlike, kurşunlardan değil; gerçeğin buharlaşmasından geliyor…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin