Savrulan gençlik; asimilasyon korkusu ve radikalleşme

MEHMET KARAMAN | YORUM

Batı dünyasında yetişen yeni nesil, sadece coğrafi sınırları değil, zihinsel ve ruhsal sınırları da aşmaya çalışırken devasa bir boşluğa sürükleniyor. Sosyolojik bir “üçlü pres” altında ezilen bu gençlik; ailesinin “Kasaba Müslümanlığı” ile radikalizmin “sahte safiyeti” arasında bir kimlik savaşı veriyor.

Bugün Avrupa ve Amerika sokaklarında, sırtında ağır bir travma ve belirsiz bir gelecek kaygısıyla yürüyen bir nesil var. Bu nesil; Türkiye’den gelen geleneksel göçmen dalgalarından, son yıllarda iltica eden ailelerin çocuklarına ve dünyanın farklı “hicret yurtlarından” Batı’ya süzülen tecrübeli kitlelere kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Ancak hepsinin ortak bir sorunu var: Kimliksizlik.

Üçlü Pres ve Değerler Vakumu

Bu gençler; aile geleneği, Batı toplumunun dışlayıcı kodları ve dini kimlik arasına sıkışmış durumdalar. Dilsel bir kopuş yaşayan, babasıyla dertleşecek ortak bir kelime hazinesi kalmayan genç; Batı toplumunda ne kadar başarılı olursa olsun “yabancı” muamelesi gördüğünde, ruhunda devasa bir vakum oluşuyor. Bu vakum, doğru yönetilmediğinde en tehlikeli virüse kapı aralıyor: Radikalleşme.

Fethullah Gülen’in fıkhi perspektifinde merkezde duran bir hakikat vardır: “Mekke dönemi hükümleri, Medine ile iptal edilmemiştir.”

Yani azınlıkta kalındığında, baskı görüldüğünde veya farklı kültürlerle iç içe yaşandığında; o dönemin esnekliği, rasyonalitesi ve “insanlık paydasındaki” ahlakı bizzat yürürlüktedir.

“Safiyet” Aldatmacası: Dantschke’nin Vakaları Ne Diyor?

Ancak sahadaki pratik; bu devasa “Mekke Fıkhı” imkanına rağmen, Anadolu’nun yerel muhafazakarlığının (et, yemek, sosyal mesafe, “biz ve onlar” ayrımı) ötesine geçememektedir. Zihinlerdeki teori evrensel bir İslam iken, gündelik hayat “Kasaba Müslümanlığı”nın duvarları arasına sıkışmıştır.

Bu tutarsızlık, özellikle zeki ve sorgulayan gençleri ailesinin dindarlığından soğutmaktadır.

Avrupa’nın en önemli radikalizm uzmanlarından Claudia Dantschke’nin vaka havuzu, bu tablonun anatomisini net bir şekilde önümüze koyuyor. Radikalleşme, büyük sloganlarla değil, gencin babasının sofrasındaki yemeği “şüpheli” bularak reddetmesiyle başlıyor.

Dantschke’nin raporlarında gördüğümüz; babasını “tekfir” eden, evindeki geleneksel dindarlığı “ezik ve hurafe” olarak gören genç, aslında bir “safiyet” arayışındadır. Ailesinden alamadığı entelektüel izzeti ve Batı’da bulamadığı aidiyeti; siyah-beyaz kadar net, tarihsel yükü olmayan ve “kahramanlık” vaat eden Selefizmde bulmaktadır. Bu, bir din seçimi değil; kimlik onarımı için sığınılan sahte bir limandır.

Sofrayı Yeniden Kurmak

Bu karanlık tablo içinde, çözümün nerede saklı olduğunu gösteren başarılı bir profil de mevcut: Çocuklukları üçüncü dünya ülkelerinde veya farklı hicret yurtlarında geçmiş “Küresel Nesil.”

Bu gençler, Anadolu’nun yerel prangalarından erken yaşta kurtulmuş, “azınlık fıkhını” hayatın içinde doğal bir süreç olarak tecrübe etmişlerdir. Onlar için Mekke ruhu bir teori değil, bizzat yaşadıkları hayatın kendisidir. Bu neslin başarısı; İslam’ın Batı’da ancak “küresel bir dil” ve “evrensel bir ahlak” üzerinden yaşatılabileceğinin kanıtıdır.

Eğer cemaat yapıları ve aileler, sahip oldukları zengin eğitim hafızasını “Mekke fıkhı” esnekliğiyle birleştiremezse; zemin temizlendiğinde oraya en sert ideolojiler ekilecektir.

Çözüm; geleneği bir pranga gibi gencin ayağına bağlamak değil, geleneğin içindeki o parlak “insani özü” bugünün diliyle yeniden tercüme etmektir. Gençlere; yaşadıkları ülkenin diliyle rasyonel düşünebilen, kendi kökleriyle barışık ve komşusunun sofrasında çekinmeden oturabilen bir “orta yol” sunulmalıdır.

Aksi takdirde, bugün susturduğumuz bu sessiz çığlıklar, yarın geri dönülemez savrulmalar olarak karşımıza çıkacaktır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin