7 soruda koronavirüs sonrası dünya

YORUM | YAVUZ ALTUN

1) Dünya artık başka bir yer mi?

Hem evet, hem hayır. Dünyadaki hemen her ülkeye yayılmış, savaş dönemlerindeki gibi olağanüstü önlemler almaya mecbur bırakmış böyle bir olayın kalıcı etkileri olacaktır. Ancak bu etkinin, ortak bir hafıza olmanın ötesine geçip kimliklerimizde ve eylemlerimizde bir değişiklik uyandıracağını söylemek için erken olduğu kanaatindeyim.

Eğer Alman Şansölyesi Angela Merkel ve onun kulak verdiği uzmanların dediği gibi 2 yıla yayılacak bir krizle karşı karşıyaysak, bu meselenin ekonomi başta olmak üzere, toplumsal ve kültürel etkilerinden bahsedebiliriz. Ancak bir diğer ihtimal, Çin ya da Güney Kore örneklerinde görüldüğü gibi hızlı bir müdahaleyle salgının kontrol altına alınması ve hayatın tekrar kaldığı yere dönmesi.

Yaşadığımız krizin kaynağı politik ya da ekonomik kötü yönetim değil. En azından şimdilik, kontrolü kaybetmedik. Bu sebeple de, hayat tarzımızı, düşünce ya da inançlarımızı değiştirmemiz için ciddi bir baskıyla karşılaşmadık henüz. Yine de, “near death experience” (ölüme yakın deneyim) sonrası insanların karakterlerinde değişim gözlenebiliyor, unutmamak lazım.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

2) Karantina, alışkanlıklarımızı değiştirecek mi?

“Sosyal izolasyon” yerine artık “fiziksel izolasyon” kavramını tercih ediyor bazı medya organları. Çünkü evimizde kendi kabuğumuza çekilsek de, internet sayesinde sosyalleşmeyi sürdürüyoruz. Facebook’un hikâyesini anlatan The Social Network (2010) filminde denildiği gibi, zaten uzun zamandır hayatımızın bir kısmını internette geçiriyorduk.

Hâliyle, bu süreçte ciddi ekonomik sıkıntı yaşamayanların, yani yeni orta sınıfların ve ailesinden, yakınlarından destek alabileceklerin, bu durumdan fazlaca şikayetçi olmadığını düşünüyorum. Hatta birçoğu bugünleri, hoş birer hatıra olarak ileride yâd edecekler. Koronavirüs, bir sosyal medya trendi olarak geçip gidecek.

Eğer hastalık ilerlemez ve etkileri itibariyle yoğun bir sosyal patlamaya sebebiyet vermezse, bu süreçte hayatını kaybeden “yaşlılar” ve ekonomik anlamda krize girecek “kesimler” maalesef dünyanın tekerini döndüren yeni orta sınıfların – ki bunlar sosyal medyada da “influencer” konumundalar – hayat tarzında fazla bir değişiklik olmayacak.

Belki, kişisel sağlığın önemine dair yeni yönelimler ortaya çıkabilir. Sigara tüketiminin azalması ve hava kirliliği ile mücadele ivme kazanabilir. Yoga gibi günlük egzersizler daha geniş kesimlerde alıcı bulabilir.

3) Salgından sonra medyaya güvenimiz sarsılacak mı?

Konumuz bilim. Üstelik yeni bir alan. Koronavirüs uzmanları bile, bu yeni tip virüs hakkında henüz bilgilerimizin çok taze olduğunu söylüyor. Hele ki insan fizyolojisinde nasıl etkiler bıraktığını, vakalar üzerindeki yeni çalışmalarla yavaş yavaş öğrenebiliyoruz.

Medya, günlük haber yaptığı ve haber metinlerinde “muğlaklığa” editörler müsaade etmediği için, çabucak hüküm vermeyi seviyor. Bu sebeple, ilk günlerdeki bilgilerle, sonraki haftalarda ortaya çıkanlar neredeyse tezat oluşturacak kadar farklı.

En basitinden “virüsün öldürme oranı” konusunda hâlen kafalar karışık. Toplam ölüm sayısını, toplam vaka sayısına bölüp bir rakam koyuyorlar ortaya. Halbuki, toplam vaka sayısı ile aktif vaka sayısı farklı şeyler ve herkese test yapma imkânı olmadığı için hastalığı neredeyse sıfır belirtiyle atlatanları bu oranlara dâhil etmiyorlar.

Üstelik, böyle zamanlarda medyanın hangi uzmana mikrofon uzatacağını bilememe gibi hâlleri var. Daha sansasyonel ve popüler olanı, daha doğru ve muhtemelen ucu açık olana tercih ettikleri için, yanlış bilgi vermeyi sürdürüyorlar.

Sosyal medya sayesinde, uzmanların toplumla doğrudan ilişki kurabildiğini biliyoruz. İnsanlar medya okur-yazarlığı da kazanırsa, medya kuruluşlarının ciddi bir check-up’tan geçmesi zorunlu hâle gelecektir.

4) Çin virüsle savaştan güçlenerek mi çıkacak?

12 Şubat günü Çin’de, bir günde 14,108 kişiye koronavirüs teşhisi konduğu duyuruldu. Bir önceki gün rakam 2,015’ti. O günden beri sistematik bir biçimde rakamlar düşüyor. 24 Mart’ta Çin yalnızca 24 yeni hastanın koronavirüs testinin pozitif çıktığını söyledi. Toplamda 81 bin civarı vakanın, 73,650’si iyileşmiş bile.

Bu, Çin’in virüsle mücadelede bir başarı hikâyesi yazdığını gösteriyor kimilerine göre. Ancak bu hikâyeye iki türlü itiraz var. İlki, Çin’in rakamlarla ilgili yalan söylediği iddiasına dayanıyor. Diğeriyse, zaten en başta Çin’in hastalığı saklayarak bütün dünyaya yayılmasına sebep olduğunu söylüyor.

Hastalığın ilk anda doğru değerlendirilmemesi, pek çok ülke için problem. Dünya Sağlık Örgütü, sorumluların başında geliyor.

Yine de Çin yönetimi İtalya ve İspanya gibi zor durumdaki ülkelere yardım eli uzatarak, bu krizde uluslararası imajını güçlendirmenin bir yolunu bulmuş gibi. Ancak Çin’in ne kadar istese de Batı’ya, Sovyetler Birliği kadar etkin bir “alternatif” olamayacağı ciddi bir argüman. Çünkü Sovyetler kadar kültürel etkiye sahip değil.

Bir salgınla bunun değişeceğini varsaymak, toplumların Çin’e sempati besleyip otoriter fikirlere ve onu besleyen kültüre yakınlaşmasını beklemek bana biraz uzak geliyor. Ama neden olmasın?

5) Küreselleşmenin sonu mu, kapitalizm çöker mi?

2016’da Brexit, ardından ABD’de Donald Trump’ın başkanlığa seçilmesi, küreselleşme karşıtlarının büyük zaferleriydi. Şimdi, Kovid-19’la birlikte sınırların geri döneceğini, toplumların içe kapanacağını düşünenler var.

Bu, ciddi bir ihtimal. Ancak küreselleşme, yalnızca ulus-devlet vurgusuyla yok olacak bir şey değil. Hem küreselleşmeye, hem de küresel kapitalizme herkesin ihtiyacı var. ABD kadar, Çin’in de. Çünkü ekonomiler, sadece yerel kaynaklarla sürdürülebilir değil. Ulusaşırı şirketler, pazarlarını her geçen gün büyütüyor.

Ayrıca derin bir ekonomik krizden sağ çıkmak istiyorsak, yine küresel ekonomiyi büyütmenin, yeni işler ve yeni tüketim araçları bulmanın yolları aranacaktır.

Dahası, internet ve küresel medya (Netflix’ten Apple içeriklerine, haber kuruluşlarından mobil oyunlara…) dünya topluluklarını yakınlaştırmayı, hatta benzeştirmeyi sürdürüyor. Bunların etkilerinin atlatabileceğimiz bir salgınla geriye döndürüleceğini varsaymak, biraz uçuk geliyor bana.

Ancak göçmen karşıtlığının bir yere gideceğini sanmıyorum. Hele ki ekonomik problemler sarstıkça.

Kapitalizmi, her yeri kaplayan bir heyula olarak algılayanlar, bu krizin sebepleri arasında onu saymadan geçemese de, önümüzde kapitalist üretim modelinden daha iyi bir alternatif görünmedikçe, hiçbir ülke bundan vazgeçmeyecektir.

Evet, bu krizle birlikte refah devleti modelleri ön plana çıkabilir, fakat bu modellerin uygulayıcısı Kuzey Avrupa ülkelerinin kapitalist üretim modellerine sahip olduklarını unutmamak gerek.

Eğer maksadımız “ehlileştirilmiş bir kapitalizm” ise, belki bu noktada bir şansımız olabilir.

6) Devletçilik geri mi dönüyor, özgürlüklerin sonu mu?

Pek çok siyaset bilimci, böylesi büyük çaplı krizlerde, gerekli koordinasyona ve imkânlara sahip merkezî otoritelerin ağırlığının artacağını söylüyor. Son bir ayda, hükümetler hiç olmadığı kadar aktif şekilde vatandaşlarının günlük hayatlarına müdahale edebiliyor. Onlar adına, büyük kararlar verebiliyor. Sadece sağlık sektöründe değil, diğer alanlarda da bunun etkilerini hissedeceğimiz aşikâr.

Mali açıdan bu süreci atlatamayacak şirketler, devlet tarafından satın alınabilir. Bu iştirakler sonradan yaşanacak yüksek işsizlikle mücadele için kullanılabilir. Yani serbest piyasa, uzunca bir süre hükümetlere borçlu olacak. Bu da, her türlü müdahaleye açık olmak anlamına geliyor.

Gelgelelim, bu kriz kadar büyüklerini 20. yüzyılda birden fazla defa yaşadık. Sonrasında yeniden ekonomilerin, en azından Batı dünyasında, serbest piyasaya ve minimum müdahaleye döndüğünü gördük. Üstelik toplumlar çok daha muhafazakârdı o dönemlerde. Şu anda bile devletlerin “eve kapanın” çağrısına itaat etmeyen milyonlardan bahsedebiliriz.

Ancak salgın ve sonrasında ortaya çıkacak ekonomik tablonun bir takım yıkıcı politik fikirlere ilham olabileceği ihtimalini de yadsımamak gerekir. Bununla beraber, öfkeli kalabalıkların öfkeleri daha da artabilir, sosyal adaletsizlik ve ekonomik eşitsizlikten bıkan kitleleri harekete geçirecek bir patlama noktası ortaya çıkabilir.

7) Toplumlar bilimin önemini kavrayacak mı?

2000’lerin başındaki SARS salgını, bir koronavirüs sebebiyle yaşanmıştı. Bu kez de koronavirüsün başka bir türüyle karşı karşıyayız. Uzmanlar, SARS’tan sonra bu alana yeterince yatırım yapılmadığını öne sürüyor. Hatta Larry Brilliant gibi 2006’da böyle bir pandemik hakkında dünyayı uyaran insanlar olmuş, fakat kimse dinlememiş.

Evet, şu anda yaşadığımız krizi ancak bilim insanları ve sağlık çalışanları çözebilir. Fakat tek başlarına değil. Yine siyasi otoritelere, sağlıklı bir medyaya, gereksinimlerimizi karşılayacak üretim araçlarına ihtiyacımız var. Bu sebeple, bildiğimiz anlamıyla düzenin farklılaşması için yoğun bir gerekçe yok.

Ayrıca, sağlık gibi ihtisas gerektiren bir konuyla ilgili toplumdaki herkesi “uzman” seviyesinde eğitmenin imkânsızlığı ortada. Salgının şu anda hemen bütün ülkelerde benzer şekilde yayıldığını (politik tercihlerle gelen farkları göz ardı etmeden) düşünürsek, toplumlarda böyle ihtiyacı uyarması da zor görünüyor.

Bu, büyük bir hikâye. Hepimizi içine alan, herkesin kendince anlam çıkaracağı bir trajedi. Çok büyük ihtimalle de, bu çıkarılan anlamlar gayet irrasyonel, duygusal ve hatta “mistik” olacak.

Hayatta kalmak için bilime ne kadar ihtiyaç duyuyorsak, ölümü anlamlandırmak için de dinlerde ilham arayacağız.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin