3 Haziran 3 Portre: Kafka, Nazım ve Günümüzdekiler

YORUM | RAMAZAN FARUK GÜZEL

Yazın giriş kapısı Haziran. Sıcağın, yeniden canlanışın mevsiminin hemen başlangıcında çok değerli insanlar gözlerini yummuştu bu dünyaya…

2 Haziran 1970’de Orhan Kemal, 2 Haziran 1991’de Ahmed Arif gitmişti mesela…

Bugün ise günlerden 3 Haziran 2019 Pazartesi. 3 Haziran 1963’de Nazım Hikmet, 3 Haziran 1924 Franz Kafka’nın göç ettiği gün… Onların dünyadan göçüp gittikleri günün yıldönümünde, ölüp ölüp dirilenler, ülkesinde adeta ölüye döndürülenler, gittikleri başka yerlerde yaşam mücadelesi veren insanlar var günümüzde…

KAFKA’YI ANMAK

Evet bugün; Ölümü münasebetiyle (3 Temmuz 1883 – 3 Haziran 1924)  büyük yazar ve düşünür Franz Kafka’yı anma günü…

Alman ve Çek kültürleri arasında gidip gelmiş Yahudi bir aileden neşet etmiş ve bulunduğu ortamda yabancılaşmayı, ayrışmayı ve sonunda da metamorfozu yaşamış birisi olarak eserlerinde bunları işlemiş ve herkese bunu yaşatmış olan birisiydi Kafka..

Evet, bu Kafka’yı hatırlama vakti şimdi.. Adeta Kafka’nın sürrealist dünyasında, distopyasında acayip ve trajik kahramanlarına dönüştüğümüz şu olağandışı günlerde…

DÖNÜŞÜMÜ YAŞAMAK..

Kafka’yı hep bilirdim, okumuşluğum da vardı.. Ama son günlerde tekrar tekrar okuyorum.. Buna vaktim de oluştu.. Eserlerini okudukça, kendimin de içinde bulunduğu günümüz Türkiyesindeki onbinlerce insanın bir sabah vakti kendilerini nasıl da başkalaşmış hissettiklerini, bir günde nasıl da her şeylerinden oluşlarını gördüm.

Yaşadıklarımdan, izlenimlerimden örnekleyecek olursam;

Terörle mücadele ediyorum derken bir bakıyorsun ki bir anda odan basılmış ve terörist ilan edilmişsin… Kafka’nın Dava’sındaki Franz K gibi, neyle suçlandığını bile anlayamadan ordan oraya savrulmaya başlamışsın!

Ve “proses”in her aşamasında bir başkalaşım, dönüşüm yaşamaya başlarsın ailen ve yakınların nezdinde…

Başına gelenleri ailene bile haber veremezsin. Bir kaç gün sonra, “Bilmek, onların da hakkı. Zaten bu halimi kimlerle paylaşırım ki!” diye düşünür, kendini toparlar ve aileni (mesela babanı) ararsın.

Kısa bir sessizlik olur, sonra: “Neyse, ben seni sonra bi ararım” sözleri ile birlikte telefon görüşmesi sonlanıverir. İşte o zaman bir böceğe dönüşmeye başladığını derinliklerinde hissetmeye başlarsın.

Günlerce konuşamazsın onlarla. Bir gün cesaretini toplar, tekrar ararsın, bu sefer annen çıkar telefona mesela. Ona açılacak olduğunda: “Kim bilir, sen de ne halt karıştırmışsındır da başına bu gelmiştir, yoksa yanlış yapmaz onlar” sözlerinin ardından telefonunun tekrar yüzüne çarpıldığını görürsün.

“Ben sadece görevimi yapıyordum ve utanacak hiçbir şey de yapmadım!” diyememişsindir, sözler dudaklarında tıkalı kalmıştır. Konuşmaları ailesine ulaşamayan bir hamam böceğinden öte değilsindir.

Aradan bir müddet geçer ve sıla-i rahim düşüncesiyle çok uzun yollar katederek ailenle bir yerde görüşmeye gidersin, tam içeri girerken haberlerde “devletin başı”nın “Bunlar terörist, bunlar hain, bunlar…” şeklindeki, her gün ki haykırışlarını duyarsın.

“Ne diyorsun oğlum, bak ne diyor?” diye sorduklarında: “Ne diyeyim ki anacığım, yüzlerce hakareti var, ağzına geleni söylüyor, ne diyeyim ki söyle! Güç onda, suçladıkları ise güçsüz… Bütün televizyonlar, gazeteler, medya onda. İstediği yerde, istediğini söylüyor işte..” deyiverirsin sadece.

Sabahlara kadar aslında “bir böcek olmadığını” izah etmeye çalışırsın ve nihayet geri döneceğin gün, güneş doğuncaya kadar dil dökersin:

“Terörist diyor da anacığım… Bunca yıllık oğlunum, kaç zamandır teröre karşı durmuş birisiyim. Sorarım sana; ben terörist miyim!? Hiç görülmüş mü benim terör ile ilgili en ufak bir hareketim, halim?!”

Gözlerinin içine boş boş bakar ve:

“Ne bileyim, 24 saat yanımda mısın?! Ya benim görmediğim bir anda öyle isen?!” deyiverir ya annen!.

İşte o zaman, devlet nezdinde olduğu kadar en yakınların gözünde de dönüşümünü tamamlamış bir böcek olduğunu kabullenmiş bir şekilde sükut etmekle yetinirsin. Onlar seni bir çöp yığını olarak atmadan orayı terk etmeye bakarsın, helalleşirsin ve “bu kadar lüzumsuz konuşmalarla başını ağrıttığın için özür diler”, el öpüp helalleşip yoluna düşersin…

Dönüşüm’deki Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesini yaşayanlar; bu toplumdan dışlananlar mı, yoksa toplumun kendisi midir aslında..?!

Cevabını Kafka’yı okumuş ve okuyacak olanlara havale ederek ölümünün 95. yılında hukukçu ve büyük yazar Franz’a selam çakıyor, öngörüsü karşısında şapka çıkarıyor ve iki kere memleketine gitmiş ve onun adımladığı yerlerden tekrar tekrar geçmiş birisi olarak, müzesine -daha bilinçlenmiş olarak- uğrama sözünü kaydediyorum buraya.

NAZIM İLE GÜZEL GÜNLER..?!

Evet bugün, günlerden 3 Haziran Pazartesi. Ölümü münasebetiyle büyük yazar ve şair Nazım Hikmet’i anma vakti… (15 Ocak 1902- 3 Haziran 1963)

Nazım; büyük şair, tutkuların, özlemlerin ve en sonunda da sürgünlerin adamı!

Çocukluğumdan, gençliğimden beri şiirlerini bilirdim, okumuşluklarım vardı.

Ama açıkçası ben Necip Fazıl şiirleri ile büyümüş ve yoğrulmuş birisiyim. Onun şiirlerine öykünerek yüzlerce şiirler yazmışlığımız da var.

Ama bu yaşa, döneme ve bu sürece gelince şimdi Nazım’ı iliklerime kadar hissediyorum.

N.Fazıl’ın şiirleri ve düşünceleri ile şekillendiğini iddia eden zamanın iktidar sahiplerince ben ve benim gibi yüzlerce, binlerce insan yerinden, yurdundan edildiler; “Öz yurdunda parya!” yapıldılar..

Mallarından, mülklerinden, hatta canlarından oldular!

Yüzlercesi içeride, özgürlüklerinden oldular. Çıkabilenler sürgün oldular.

Şu son dönemde nice dostlar içeride, hürriyetinden mahrum, bir açık havaya hasret..

Her “Ben de olabilirdim” dedikçe içinde ince bir sızı yayılır.

Nazım’ın ölümünün 56. Yılında, uzaklarda, “Bugün Pazar” şiiri düşer diline:

“Bugün Pazar/ Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün/ Bu kadar benden uzak

Bu kadar mavi/ Bu kadar geniş olduğuna şaşarak/ Kımıldamadan durdum.

Sonra saygıyla toprağa oturdum,/ Dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara/ Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben…/ Bahtiyarım…”

İstediğimde kapıyı açıp dışarıya çıkabilmeyi bir nimet bilerek dışarıya çıkıyorum arada.. Yürümekten yorulduğumda, bir banka ya da taşın üstüne oturup ihmal ettiğim Nazım şiirlerini talim ediyorum, telafi adına..

Bir ağacın gölgesinde bir leylak kokusuna denk geldiğimde durup, gözlerimi kapayarak derin derin içime çekiyorum havayı ve içerde sorgusuz sualsiz tutsak kalanları düşünüyorum. İçimde yarı suçluluk, yarı şükür hisleriyle..

“Orda mı olmalıydım, yoksa burda mı?!” düşünceleri içinde gelip giderken, yine Nazım’dan şu mısralar geliveriyor hep aklıma:

“Güzel günler göreceğiz çocuklar/ Motorları maviliklere süreceğiz

Çocuklar inanın inanın çocuklar/ Güzel günler göreceğiz güneşli günler.

Hani şimdi bize/ Cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır,

Yalnız cumaları,yalnız pazarları…”

Koca şairin ölümünün üzerinden tam 56 yıl geçmiş!

Az gitmişiz, uz gitmişiz, ülke olarak bir arpa boyu yol gitmemişiz bu zaman aralığında!..

“Hainler” değişmiş, “zalimler”in isimleri değişmiş ama zulüm çarkları hiç değişmemiş, düzen ve düzenek hep aynı kalmış!

..

Zaman Gazetesi yazarları Ahmet Turan Alkan, Mümtaz’er Türköne, Mustafa Ünal ve İbrahim Karayeğen, elleri kelepçelenerek duruşmaya getirilmişti.

Ve bu iki büyük insanın ölüm yıl dönümünün ertesi günü Bayram.

Yargı reformlarından bahsediliyor, af söylentileri dolaşıyor ortada… Yüz binlerce ailesinden ayrı insanların kulakları bir güzel haberde. Zulümlerin son bulması, hakların iadesi asıl bayram günü olacak. Duamız ve temennimiz de o yönde:

“Can bula cânânını/ Bayram o bayram ola

Kul bula sultânını/ Bayram o bayram ola.”

Şimdiden herkese hayırlı bayramlar. Gerçek bayramları yaşamak dilekleriyle…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin