27 Mayıs Darbesi’nde akademik kıyım: 147’ler

Yorum | Dr. Serdar Efeoğlu

15 Temmuz sonrasında binlerce kişiyi üniversitelerden ihraç ederek akademik hayatı felç etmeyi göze alanların 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinde yapılan kıyımları örnek aldıkları ve ötesine geçtikleri bir gerçek.

Her iki dönemde de tasfiyeler kamuoyunda büyük tepkilere yol açtı. Ardından hukuk mücadeleleri başladı ve akademisyenler, “bütün haklarını geri alarak” üniversitelerine döndüler. Biz de, en büyük akademik kıyımın yapıldığı bu dönemde “tarihe not düşmek” adına önceki süreçlerin nasıl gerçekleştiğini ve akademisyenlerin tekrar üniversitelerine nasıl kavuştuklarını birkaç yazı ile ortaya koymak istedik.

İLK TASFİYE

Erken Cumhuriyet döneminde medreselerin kapatılmasına ve Ankara’da yükseköğretim kurumu olan Hukuk ve Ziraat Mektepleri açılmasına rağmen Darülfünun’a dokunulmamıştı. Bu sırada parti-devlet bütünleşmesine doğru gidilmekteydi. 1933’te çıkarılan kanunla Darülfünun kapatılarak İstanbul Üniversitesi kuruldu. Kapatmanın gerekçesi, akademisyenlerin devrimleri yeterince desteklememesiydi.

Bu tasfiyede Darülfüunun’un 240 öğretim üyesinden 157’si yani % 65’i ihraç edilmişti. Bu akademisyenler arasında “tarihi sevdiren adam” olarak bilinen Ahmet Refik (Altınay), pedagog İsmail Hakkı Baltacıoğlu, felsefeci Babanzade Ahmet Naim, Şekip Tunç, Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır, Avram Galanti, Ahmet Ağaoğlu, Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları uzmanı Besim Ömer Paşa, Fatin Gökmen, Esat Işık Paşa gibi isimler yer alıyordu.

İhraç edilen kişilerden bir kısmı öğretmenliğe döndü. Patalog Hamdi Suat, üzüntüden verem olup vefat etti. Kimyacı Cevad Mazhar, intihar ederek hayatına son verdi. Bu süreçte tasfiye edilen akademisyenlerin bir hukuk mücadelesi verip vermediklerini bilmiyoruz.

Çok partili rejimin başlarında yeni bir tasfiye yaşandı. Üniversiteler Kanunu sonrasında 1948’de Ankara Üniversitesi’ne bağlı DTCF’de Behice Boran, Niyazi Berkes ve Pertev Naili Boratav’ın kadroları Milli Eğitim Bakanlığı tarafından iptal edildi.

Gerekçe, “Solcu-Marksist” olmalarıydı. İhraçlardan sonra iktidar, “Atatürk tarafından kurulmasına rağmen” DTCF’yi kapatmayı bile düşündü. Bu hocalardan Berkes ve Boratav, yurtdışına çıkarak akademik hayatlarını yabancı ülkelerde devam ettirdiler.

27 MAYIS VE 147’LER

Menderes devrinde üniversiteler siyasi iktidara muhalefet ettiler. Hatta Menderes, akademisyenlere “kara cüppeliler” diyerek hakaret etti. DP iktidarına karşı olan akademisyenler 27 Mayıs Darbesi’ni sevinçle karşıladılar. İstanbul Hukuk ve Ankara Hukuk hocaları, darbeye “meşruiyet kazandırmak” için anayasa hazırlama çalışmalarına öncülük ettiler. Buna rağmen darbeciler, üniversitelerde tasfiye yaptılar.

27 Mayıs’tan beş ay sonra çıkardıkları kanunla 147 öğretim üyesi ve asistanı üniversiteden uzaklaştırdılar. Kanunda hiçbir gerekçe belirtme ihtiyacı duyulmamış, darbe anayasasını hazırlayan komisyon üyelerinden bazıları bile listeye dâhil edilmişti. Dönemin Milli Eğitim Bakanı ise kanundan haberi olmadığını ve gazetelerden öğrendiğini söylemişti.

Listede hem sağ, hem sol düşünceden hocalar yer alıyordu. İhraç edilen kişilerin isim ve unvanlarının bile yanlış yazılması, “keyfi” uygulamayı ortaya koymaktaydı. Nitekim MBK üyesi Orhan Erkanlı ihraçları şöyle anlatıyordu:

“Her türlü kanaate, inanışa taarruz ediyorduk; solcusunu da sağcısını da atıyorduk. Doğum yeri şarkta olanı Kürtçü diye, namaza gidenleri softa ve gerici diye, kitabı olanı çalmıştır diye, kitapsızları kitapsız diye, talebeye ciddi davrananı kaba ve sert diye, samimi hareket edenleri laubali diye, kızlarla fazla ilgileneni ahlaksız diye damgalıyorduk. Solcu, sağcı, mason, Kürtçü, gerici, cahil, tüccar, kitapsız, politikacı vs. gibi sıfatlar sık sık kullanılıyor, bu barajları aşabilenler içerde kalıyorlardı”.

Bu damgalamalar ihbar ve fişlemelerle yapılmış; hocalar arkadaşlarını, öğrenciler hocalarını ihbar etmek için yarışmışlardı. Özellikle “jurnalci” hocaların az çok bilinmesi, üniversitelerde ciddi huzursuzluklara neden olmuştu.

O dönemde Türkiye’de altı üniversite vardı ve 147 hocanın uzaklaştırılması ciddi bir boşluk oluşturdu. Bu durum, öğrencilerin ve diğer hocaların tasfiyeye tepkisini artırdı. Bazı dersler verilemediği gibi birçok sertifika programı iptal edildi. İhraç edilen hocalar meslekten men edilme gerekçelerini öğrenmek istiyorlar, MBK üyesi İrfan Solmazer bazı yanlışlıklar olsa da askerlikte “on mermiden dokuzunu isabet ettirmenin yeterli olduğu” ve “ince hesaplara rağmen roketlerde bile hata olduğu” şeklinde “askerce” bir cevap veriyordu.

GERİ DÖNÜŞ MÜCADELESİ

Askeri yönetim iktidarda olduğundan ihraç edilenler seslerini duyurmakta zorluk çekiyor ve doğrudan askeri yönetimi suçlayamıyorlardı. MBK üyeleri ise hocaları rencide eden açıklamalar yapmakta birbirleriyle yarışmaktaydı. MBK üyesi Muzaffer Karan hocalar için; “…bilhassa çoğu komünist, mason, kifayetsiz, cinsi sapık, Kürt devleti kurmak isteyen, asistanlarını metres olarak kullanan, doçentin yazdığı kitaba imzasını koyan, senede 3-5 kere fakülteye uğrayan üyeleri affettik” diyerek ağır suçlamalarda bulunuyordu. Bazı MBK üyeleri ise ihraçtan sonra sıranın hocaların tutuklanmalarına geldiğini söylemekteydi.

Bu hocalar şimdiye kadar hiçbir soruşturma geçirmemiş ve disiplin cezası almamışlardı. 27 Mayıs Darbesi’ne destek veren akademisyenler bile tasfiyeler karşısında şaşkınlık yaşamışlardı. Bunların başında gelen İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar, “Üniversite denen bir müessese kalmamıştır, çökmüştür… Artık hayrını görsünler” demekteydi.

İhraçlara tepki olarak İstanbul, İTÜ, Ege, Ankara ve ODTÜ rektörleri görevlerinden istifa ettiler. Ancak, rektörlerin söylemlerine bakıldığında askeri yönetimi doğrudan hedef almadıkları, cümlelerini özenle seçtikleri görülmektedir.

İhraç edilmeyen öğretim üyelerinden ise iki farklı tepki gelmişti. İstanbul Edebiyat Fakültesi’nden İbrahim Kafesoğlu, Erol Tümertekin, Ahmet Ateş ve Ali Nihat Tarlan’ın yer aldığı bir grup, MBK’ya ihraçları destekleyen bir telgraf çektiler. Buna karşılık Ahmet Hamdi Tanpınar, Şahabettin Tekindağ, Mümtaz Turhan, Mehmet Kaplan ve Tayyip Gökbilgin’in yer aldığı 44 hoca tasfiyenin yanlışlığını anlatan bir dilekçeyi rektörlüğe gönderdiler.

Ankara Hukuk ve SBF hocaları ise kararın hukuki yönden yanlış olduğunu, savunma alınmadan verilen kararların geçerli olmadığını ve üniversitelerin muhtariyetine aykırı olduğunu savundular. Rektörler 14 Ocak 1961 tarihli Üniversitelerarası Hususi Kurul Toplantısı’nda 147’leri gündeme getirerek akademisyenlere ihtiyaç olduğunu ifade ettiler.

Darbeci subaylar ise kararda direnmeye devam ettiler. Nitekim seçimlerden sonra siyasi parti temsilcileri ile Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel arasında yapılan “Çankaya Protokolü” belgesine“147’lerin geri dönmemesi” maddesini koydurdular.

Üniversite yönetimleri, diğer öğretim üyeleri ve öğrencilerin tepkileri, olayı kamuoyunun gündemine taşıdı ve TBMM devreye girmek zorunda kaldı. İsmet İnönü’nün Başbakanlığında kurulan CHP-AP koalisyon hükümeti döneminde, uzun tartışmalardan sonra Sıtkı Ulay haricindeki MBK üyelerinin “ret” oyuna rağmen kanun çıkarılarak 147’lerin mağduriyetleri giderildi.

Bu kanunla 147’ler eski akademik unvan ve dereceleri saklı tutularak kendi Senatolarının kararlarıyla üniversitelerine dönebileceklerdi. Senatolar da ihraç edilen bütün öğretim üyelerinin görevlerine dönüşlerini onayladılar. İTÜ Senato üyeleri, kanun çıkmadan önce vefat eden Emin Halid Onat’ın adı okununca saygı duruşunda bulundular ve bir heyet mezarını ziyaret etti.

Böylece bir yıldan fazla devam eden büyük bir yanlıştan dönüldü. Darbeciler tarafından ihbarlarla üniversitelerinden atılan, aşağılanan, tutuklanmakla tehdit edilen hocalar üniversitelerine kavuştular. Çalışma arkadaşlarını ihbar ederek tasfiyelere zemin hazırlayan “muhbir” akademisyenler ise üniversitelerinde “sevilmeyen insanlar” oldular.

BİR GÜN MUTLAKA

147’lerin bundan 56 yıl önceki yaşadıkları, 15 Temmuz sonrasında çok daha ağır bir şekilde yaşanıyor. Tasfiye edilen akademisyenlere çalışma imkânı verilmiyor, yurtdışına çıkışları sınırlanıyor.

Şu an itibarıyla geri dönüşlerle ilgili olumlu bir gelişme görülmüyor. Ancak 27 Mayıs ve 12 Eylül’de yaşananlar, akademisyenlerin (ve elbette bütün kamu görevlilerinin) bütün maddi kayıpları telafi edilerek bir gün mutlaka üniversitelerine geri döneceklerini söylüyor. Bu nedenle birçok sıkıntılar yaşansa da bu dönemin mutlaka sona ereceği ve hukukun işleyeceği gerçeğini unutmamak gerekiyor.

 

Kaynaklar: Derya Kayacan, 1960 Askeri Darbesinin Üniversitelere Müdahalesi ve 147’ler Tasfiyesi, Gazi Üniversitesi EBE Yüksek Lisans Tezi, 2013; Süha Göney, “Üniversite Tarihinde Ellili Yıllar ve 27 Mayıs İhtilalinin Etkileri”, Sosyoloji Dergisi, S. 23, 2011.

1 YORUM

  1. Güzel bir yazı olmuş. Ben de bir gün mutlaka bu sıkıntıların biteceğine ve herkesin kurumuna geri döneceğine inanıyorum. Allah hayretsin.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin