Trabzon; Tetikçi hazırlanıyor (12. Yılında Dink Cinayeti-3)

YAZI DİZİSİ | ADEM YAVUZ ARSLAN

İlk iki gün MGK’da hazırlanan yeni ‘düşman konsepti’ ve bu plana dair Ankara’da yapılan hazırlıklar, ülke genelinde uygulamaya konan psikolojik harekat planları ve bu planların bir parçası olarak Karadeniz Bölgesi’nde yapılan provokasyonları ele almıştık. Bu bölümde daireyi biraz daha daraltıp Dink Cinayeti’nin tetikçisinin seçilip hazırlandığı Trabzon’a bakacağız.

Trabzon AKP hükümetine karşı büyütülmeye çalışılan Ulusalcı dalganın pilot şehri olarak belirlenmişti. Özellikle yerel medyada yoğun bir ‘anti-misyoner’ söylem geliştirildi. Daha sonra Ergenekon sürecinde karşımıza çıkacak olan bazı istihbaratçı ve generaller ile gazeteciler arasında irtibat kuruldu. Televizyon kanallarına ulusalcı kimliği ağır basan isimler davet edildi. Köşe yazarlarının ‘vatan haini’, ‘misyonerler’ gibi konuları yoğun olarak işlemesi sağlandı.

Şener Eruygur

Mesela Hrant Dink’in manşetlerde olduğu günlerde Karadeniz Gazetesi Yayın Yönetmeni Osman Diyadin ‘Bunlar masum ha’ başlıklı yazısında Hrant Dink’i ‘şerefsizlik’ ve ‘alçaklıkla’ suçladı. Televizyon programlarının daimi konukları arasında KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Serdar Denktaş, Prof.Dr Ümit Özdağ, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı eski Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur, Hulki Cevizoğlu ve emekli Tuğgeneral Osman Pamukoğlu gibi ünlü ulusalcı isimler vardı. Yıllardır pasif durumda olan Türk Ocağı Trabzon Şubesi’nin de hareketlendiği görüldü. O dönem kamuoyunda aktif olan tüm ulusalcı isimler sırasıyla Türk Ocağı’nda konferanslar verdiler.

Trabzon’da Ülkü Ocakları şehit cenazelerinde ön plana çıkıyor ve cenazeyi siyasi bir protestoya çeviriyordu. Trabzonspor Taraftarlar Derneği zaman zaman Ülkü Ocaklarının aktivitelerine katılıyor, ulusalcı söylemin geniş kitlelere taşınması için kanal açılıyordu. Türk Ocağı ve ADD; ulusalcı panel, konferans ve söyleşilerle şehrin radikal ulusalcılığa doğru hızla ilerlemesinde oldukça etkin görev alıyordu.

Karadeniz Teknik Üniversitesi, “Türklük Bilinci” konu başlıklı konferanslarda aynı ulusalcı dalgalanmayı pekiştiriyordu. Dönemin rektör yardımcısı Aygün Attar, MGK Eski Genel Sekreteri E.Org. Tuncer Kılınç’la yakın temastaydı. (Aslında benzer ilişki Malatya’da yaşandı. İnönü Üniversitesi Ulusalcı konferansların üssü haline geldi. Üniversite yönetimi ile özellikle asker istihbaratçılar arasında sıkı bir ilişki kuruldu. İnönü Üniversitesi’nin Zirve Yayınevi Cinayeti öncesi dönemi kapsayan konferans listesi dönemin ruhunu yansıtması açısından dikkat çekiciydi. ) BTP Genel Başkanı Prof.Dr Haydar Baş, Emekli Albay Hüseyin Mümtaz Beyazıtoğlu’nun önerileri doğrultusunda bir rota belirlemişti ve Türk Ocağı ile birlikte faaliyetlere hazırlanıyordu.

Karadeniz Gazetesi başta olmak üzere bütün yerel medya Pontus’un yeniden kurulacağını söylüyor ve bu amaca hizmet edecek her bilgiyi psikolojik harekât havasında veriyordu. Bu haberlerden birisi Hürriyet’te yayınlanan Sabiha Gökçen haberine paralellik arzediyordu.

3 Ocak 2007’da çift katlı bir otobüsün içinde 69 Yunan Trabzon’a geldi. Otobüsün üzerinde Athos Hellas yazısı vardı. Bu ziyaret, 6 Ocak’ta, Yerel Türksesi gazetesinde “Pontusçular Trabzon’da adeta cirit atıyor!’ başlığıyla haber yapıldı. Ancak tıpkı Sabiha Gökçen’in Ermeni olduğu iddiası ile ilgili haberin Agos’ta yayınlanmasından 2 hafta sonra Hürriyette sürmanşetten verilmesi gibi Osman Diyadin’in Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı Karadeniz gazetesi de olaydan 9 gün sonra ve ilk haberden 6 gün sonra, 12 Ocakta “kim bu insanlar” başlığıyla detaylı bir tekrar haberi yaptı.

O dönemin medyası, özellikle de Trabzon yerel medyası incelendiğinde sayısız misyonerlik ve yabancı düşmanlığı konulu haber-yorum ve tartışma programı görmek mümkün.

RAHİP SANTORO ÖLDÜRÜLÜRKEN KİLİSEDE JİTEMCİ VARDI

Misyonerliğin 2003 yılında MGK toplantılarında tehdit olarak tanımlanmaya başlandığını anlatmıştık. O dönemin istihbarat raporlarında; Trabzon İl Merkezinde faaliyet gösteren Santa Maria Katolik kilisesinde görevli Andreo Silvio Santoro’nun misyonerlik faaliyetleri kapsamında her biri ayrı ayrı olmak üzere (7-8) kişilik bir gruba İncil dersleri verdiği, nasıl ayin yapılır, hangi dualar okunur, ayin esnasında hal ve hareketlerin nasıl olması gerektiği, konularında hazırladığı ders notlarını bahse konu öğrenci grubuna dağıttığı, bilgisi yer alıyordu.

Aradan üç yıl geçtikten sonra Trabzon Santa Maria Katolik Kilisesi Papazı Andrea Silvio Santoro 5 Şubat 2006’da öldürüldü. Cinayeti o zaman 15 yaşında olan Oğuzhan Akdin işlemişti. Herkes cinayetin bu küçük yaştaki çocuk tarafından nasıl işlendiğini, onun nasıl olup da böyle bir amacı benimsediğini ve harekete geçtiğini tartışıyordu.

Öte yandan Santoro Cinayeti’nde dikkat çekici bir detay daha vardı ki o da misyonerlik tehdidi üzerine eylem planları yapanların ‘sahayı’ da boş bırakmadığını teyit ediyordu.

Herkes kilisenin çevresine bakarken kimse kilisenin içine bakmadı. Kilise cemaatine eğilmedi, cemaati sorgulamadı. Kilisenin içine, cemaate bakıldığında ise ilginç bağlantılar ortaya çıktı. Aralık 2005’te kiliseye A.A. adında yeni bir “imanlı” kazanılmıştı. Santoro, cemaatin genişlemesinden memnundu. Onunla yakından ilgilendi. Ona Hıristiyan inancıyla ilgili dersler verdi. Misyonerlik görevini nasıl yapacağı konusunda eğitim verdi. Aslında A.A.’nın görünmeyen bir yönü vardı. Onun aldığı dersler, ders notları ve bilgiler aynı zamanda bir ‘merkeze’ rapor ediliyordu.

Hatta onun kiliseden aldığı bilgi ve dokümanlar Trabzon’daki ulusalcı bir tarikatın televizyonunda haber haline bile gelmişti. Burada bir parantez açalım. Çünkü o haber misyonerlik iddialarının nasıl abartıldığının en güzel örneğiydi. Normal şartlarda bir televizyon haberi olarak en fazla iki dakika yer alacak bilgiler tam bir saat boyunca ekranda döndüre döndüre verildi. Üstelik takip eden bültenlerde ve ertesi günlerde de tekrarı yayınlandı.

A.A.’ya dönelim. A.A.’nın ailesi aslında Giresun’da kalıyordu. Trabzon’a iş bulmaya gitmişti. Ancak bir ‘merkez’ ona farklı bir iş buldu: “Kilisede ajanlık” işi. Verdiği bilgilerin bir karşılığı vardı. A.A. bu iş için bu merkezden para da alıyordu. Hatta işin ironik tarafı bu merkezin enformasyonuyla devletin apoletli istihbaratının sunumlarında “misyonerlerin iş arayan gençleri kullandığı” bilgisi de prozelitizm (beşeri çaresizliklerin inanç aşılaması için istismar edilmesi) maddesi altında raporlara giriyordu.

A.A., 2002’de Giresun Jandarma Bölge Komutanlığı’na bağlı haber elemanı olarak çalışmaya başlamıştı. Giresun İl Jandarma Komutanlığından Astsubay S. ile irtibatlıydı. 2006’da ise o yıl emekli olan Astsubay Başçavuş B.Ö. ve daha sonra Siirt’e atanan Jandarma Uzman Çavuş B.U. ile temas halindeydi.

Trabzon’da ise Başçavuş H. ile irtibatlıydı. Ürettiği istihbaratın ücretini de ondan alıyordu. Santoro’nun ölümünden sonra kiliseye bir daha uğramadı. Toplamda 7-8 kişilik bir cemaati olan kiliseye istihbaratın neden ajan sokma ihtiyacı hissettiği sorusu da cevapsız kaldı.

HAYDAR BAŞ’IN MİSYONERLİK MERAKI NEREDEN GELİYORDU?

Trabzon ve misyonerlik meselesine girince ister istemez Haydar Baş ve Bağımsız Türkiye Partisi’ne özel bir bölüm açmak zorundayız. Çünkü özellikle 2003 sonrasında Baş ve ekibi adeta misyoner avına çıktı. ‘Dinin elden gittiğini’ söyleyen Baş, Türkiye’yi il il dolaşıp misyonerlik karşıtı konferanslar veriyordu.

Mesela Kemal Kerinçsiz, 19 Kasım 2006’da Çağlayan Meydanı’nda BTP mitingine Haydar Baş’ın davetiyle katıldı ve “İstanbul’a Geldiği Taktirde Papa’yı Ülkemize İstemiyoruz” başlıklı bir bildiri okudu.

Bir yıl öncesinde ise Haydar Baş, Sevgi Erenerol’dan patrikhane karşıtı faaliyetleri için zaten nazik bir davet almıştı. BTP’nin etkili isimleri, Tuncer Kılınç ve Sevgi Erenerol’un doğrudan himaye ve kontrolündeydi. İstanbul il Başkanı Muhittin Fuat Şengül bu isimlerin başında geliyor.

Yine BTP Genel Başkan Yardımcısı ve Meltem TV Genel Müdürü olan Abdullah Ağar, hem eski bir özel harpçiydi -o da Ergenekon’daki Oktay Yıldırım gibi henüz üsteğmenken gazi olarak emekliye ayrılmış, özel harp faaliyetlerini kurum dışından yürütmesi istenmişti- hem de Veli Küçük gibi isimlerle bağlantıyı sağlıyordu. Abdullah Ağar’ın bugünlerde Havuz medyasının gözde ‘istihbarat uzmanı’ olması da ayrı bir ilginçlik-.

Aslında BTP’nin rotasını bir emekli askerler kadrosu belirliyordu. Bunlar Abdullah Ağar’ın dışında, Ali Küsmenoğlu, Hüseyin Mümtaz Beyazıtoğlu, Orhan Sönmez, Ahmet Kurt, Hasan Kara, Abdullah Nazım Deniz, Nurettin Genç, Ali Fuat Erbaş’tı.

Ergenekon sürecinde Bedrettin Dalan ile birlikte firari olan Ak Parti eski milletvekili Turhan Çömez’den elde edilen ve iddianame ek klasörlerine giren bir belge dikkat çekici. ‘Görüşme Notları’ isimli Word belgesinin içeriğinde “Bilgi Notu 23 Aralık 2001. Ömer Kayır ile yaptığım görüşme notları” başlıklı bölümde grup ile ilgili çarpıcı bir detay yer almakta.

“Haydar Baş Grubu bir süre daha asker tarafından desteklenecek. Ağırlıklı olarak Azerbaycan’da teşkilatlanması sağlanacak ve buralardaki çalışmalar için kullanılacak.”

Binbaşı Levent Bektaş’tan ele geçen ve Ergenekon belgeleri arasına giren notlarda çarpıcı bilgiler yer alıyor. Levent Bektaş’tan elde edilen ve kayıtlara ‘3 nolu CD’ olarak giren CD’de “aa/gündemlerim” sıralı klasörü içinde bulunan fişleme notları ve “gundemlerim2” ve “gündemlerim3” isimli word dosyalarının içeriğinde de şu notlar yer alıyordu:

“Haydar Baş (Abdullah Ağar). Abdullah Ağar’a yardımcı olacaklar; Vedat Selvitop, Bahri Toper, Gürsel Çaypınar, Selçuk Tunca, Erdal Altay…”

“İ.Kaytaz’ın BTP’den A.Hamdi KEPEKÇİ ile D.K. Amiralin de G.Ç. ile yapacaklarının eşgüdümünün sağlanması”

Poyrazköy cephaneliği sebebiyle tutuklanan Başçavuş Halil CURA’dan elde edilen “BTP- ulusal temaslarım” ibaresi ile başlayan “Aydınlık” ibaresi ile son bulan bilgisayar çıktısı küçük not kâğıdının içeriğinde de Ağar ve Baş ile ilgili notlara rastlanılmıştı.

“HER YER KİLİSE HER YER MİSYONER”

Arşivlere dönüp baktığımız zaman misyonerlik tartışmalarının bayraktarlığını yapan bir medya grubu çıkıyor karşımıza: Haydar Baş’ın Yeni Mesaj gazetesi ve Meltem TV. Özellikle 2004 ve 2005 yılı gündemleri bu konuya kilitlenmişti. Haydar Baş’ın damadı Muharrem Bayraktar Yeni Mesaj Gazetesi’nin 23.03.2004 tarihli sayısında yazdığı köşe yazısında şunları söylüyordu:

Trabzon’da bulunan Santa Maria Kilisesi’nden zaman zaman sütunumuzda bahsederiz. Zira bu kilise Türkiye’deki misyonerlik faaliyetleri

arasında çok önemli bir yere sahiptir. Özellikle AKP’li Belediye Başkanı Asım Aykan’ın kiliseyi onarmasından sonra, kilisenin faaliyetleri

“bütün Trabzon’u kuşatan” bir boyuta taşındı. Önceki gün ilginç bir bilgi edindim. Bir mobilyacının anlattığına göre, “kendisine gelen

düzgün kıyafetli bir kişi 20 adet tek kişilik ahşap genç karyolası siparişi vermiş, imalat tamamlandıktan sonra da karyolalar kilisenin

üst katına teslim edilmiş!” Anlattığına göre, “Kilisedeki genç odaları beş yıldızlı oda konforunda” düzenlenmişti. Yani Trabzon’daki kilise

artık “yataklı misyonerliğe” terfi etmişti. Bölgede gençler gündüzleri sürdürülen Hıristiyanlaştırma seanslarından sonra, akşamları da lüks

otel konforunda ağırlanıyorlar…”

Haydar Baş ülkeyi karış karış gezip misyonerlik tehdidini anlatıyordu.

Nisan 2017’de Malatya’da bir konferans verip ‘Türkiye genelinde 40 bin kilise ev açıldığını, gençlerin din değiştirdiğini, PKK ile misyonerlerin beraber çalıştığını’ anlattı. Gerçi Haydar Baş’ın ‘kilise evler’ ve ‘Hristiyan olan gençler’le ilgili rakamları her konferansta, köşe yazısında değişiyordu. Mesela bir konferansta 40 bin kilise ev açıldı derken hemen ertesi gün bu rakamı 50 bine çıkarıyordu.  Baş’ın Malatya konferasından bir hafta sonra, 18 Nisan 2007’de bir grup genç Zirve Yayınevi’ni basarak biri Alman, ikisi Türk üç Hıristiyan misyoneri vahşice katletti.

Faillerinden Emre Günaydın’ın ifadesinin bir bölümünde “…meraklı biri olduğu için Hıristiyanlık ve Misyonerlik konularında bilgi sahibi olmak istediğini yine bunların Malatya’da faaliyet gösterdiğini düşündüğünü, ayrıca edindiği bilgilerden de misyonerler ile PKK’nın ilişki içerisinde olduğunu tahmin ettiği” anlattı.

Fatih Altaylı 24 Nisan 2007 de yazdığı ‘tesadüf’ başlıklı köşe yazısında Zirve Cinayeti’nden bir hafta önce Baş’ın Malatya’da misyonerlik konferansı vermesine dikkat çekerek “Hrant Dink cinayeti sonrası bir yazımda “Haydar Baş” ismine ve onun çevresine dikkat çekmiştim. İlginçtir, Haydar Baş, yaklaşık 1 hafta önce Malatya’da bir toplantı düzenlemiş. Tesadüf olmalı!” diye yazdı. Hürriyet’ten Nur Batur ise 8 Şubat 2008 tarihli köşe yazısında Rahip Santoro’yu öldüren katil zanlısının Baş’tan etkilendiğini yazdı.

Bu noktada bir istatistiği de dikkatinize sunmak istiyorum. Ulusalcı kampanyanın zirveye çıktığı 2004-2005-2006 ve 2007 yıllarında Türkiye’deki kiliseler ve azınlık kuruluşlarına yönelik sözlü-yazılı tehdit, fiili saldırı ve molotoflama gibi toplam 110 olay tespit edildi. Sadece 2007’deki rakam 37. Ama Ergenekon operasyonu başladıktan sonra bu saldırılar hızlı bir şekilde azalıyor. 2007’de 37 saldırı olurken 2008 de bu rakam 11’e düşmüş. 2010’da ise toplam 8 saldırı olmuş.

ZİNCİRİN HALKALARI BİRLEŞİYOR

Dışarıdan bakıldığında ‘tesadüfen’ yada ‘kendi kendine’ geliştiği düşünülen süreçler aslında kapsamlı bir planın parçalarıydı. Perde gerisine bakıldığında ise ‘ilginç’ kişiler ve onların hayli sıradışı bağlantıları karşımıza çıkıyordu. Bir bakıma ‘oda ısıtılırken’ hiç bir şey tesadüfe bırakılmadı.

Bunlardan birine yakından bakalım;

Genelkurmay’da görevli İstihbaratçı Binbaşı Erbay Çolakoğlu, Ergenekon soruşturması kapsamında 7 Ocak 2009 tarihinde gözaltına alındı. Gözaltı süreci günlerce medyada gündem oldu. Çünkü Çolakoğlu’na polisten önce bağlı olduğu birlikten komutanları gelmiş ve bir takım belgeleri götürmüştü. Taraf ’ın o dönemdeki haberine göre; Çolakoğlu’nun İzmir’deki evine baskın yapan polis dizüstü bilgisayarlara ait iki çanta, boş CD kutuları ve kasası alınmış bir bilgisayar monitörü buldu. Yani önce gelenler her kimse iyi çalışmıştı. 3. İddianamedeki bilgilere göre Ahmet Kum imzasıyla emniyete gelen ihbarda delillerin nasıl yok olduğu anlaşıldı. Çolakoğlu, evindeki bilgisayar, CD ve birçok belgeyi komşularına bıraktı. Çalıştığı yeri telefonla arayarak odasındaki evrakları aldırttı. Eve giren askerler tarafından 166 CD, iki videokaset ve bir adet VHS kaset askerler tarafından alındı. Ergenekon savcıları iddiaları Güney Deniz Saha Komutanlığı’na sordu. Gelen ihbar doğrulandı. Askeri savcılık cevabında “Çolakoğlu’nun evi adli aramadan bir gün önce, Tugay Komutanı’nın şifai emriyle arandı. Aramayı, Deniz Piyade Kıdemli Albay B.Y ile Yarbay A.Ö. gerçekleştirdi. Evden alınanlar istihbarat şube müdürüne teslim edildi.” dendi.

Bu gelişmeler de gösteriyordu ki istihbaratçı Erbay Çolakoğlu ‘önemli’ bir kişiydi.  Aslında Rizeli olan Çolakoğlu Trabzon’da ikamet eden ailesini ziyaret bahanesiyle 2006 yılında da sık sık Trabzon’a gidip geliyordu. Ancak bu gidiş gelişler, büyükleri ziyaret çerçevesinin dışına taşan temas ve ilişkileri de barındırıyordu. Erbay Çolakoğlu Trabzon’da iki tür ağ üzerinden bir koordinasyon yürütüyordu. Birincisi şehri kuşatmış olan ulusalcı söylemin organizatörleriydi: Karadeniz gazetesi, Türk Ocağı, ADD.  İkincisiyse devlet kurumlarıydı: MİT, Jandarma İstihbarat ve Emniyet’in içinden bir grup.

Erbay Çolakoğlu’nun başkanlığındaki çalışma grubu Trabzon’da kurumlar arası koordinasyonun derin cephesiydi. Bu çalışma grubunun faaliyet alanı ise Misyonerlik, Pontusçuluk ve azınlıklardı.

Çalışma grubunun ana motoru MİT ve Jandarma İstihbaratıydı. Reşat Altay Trabzon da göreve başlayınca Erbay Çolakoğlu başkanlığındaki Trabzon Mit ve Trabzon Jandarmanın Çalışma Grubuna emniyet de monte oldu. Bu ana motora emniyet içinden Emniyet Müdür Yardımcısı T.A. (Şemdinli olaylarında ilçe emniyet müdürüydü), aynı zamanda MİT’in bilgi kaynağı olan Şube Müdürü B.A., Emniyet Amiri T…, Komiser Yardımcısı S.A. dışarıdan destek veriyordu. Hatta emniyet içindeki bu grubun yapıyla ilişkilerinin dikkat çekmemesi için Ayres isimli bir kafe üstünden perdeleme yapılıyordu. Çalışma grubu polis istihbaratı içinden de memur C.A. üstünden bilgi sahibi oluyordu. Ancak bu yapının emniyet ayağı deşifre olunca Ayres Cafe de bir süre sonra kapandı. O dönemlerde benzeri çalışma grupları Ordu, Giresun ve Sakarya’da da vardı. Bu çalışma grubunun bir benzerinin Erzincan’da da olduğu ise çok sonra ortaya çıktı.

Bu ilişkileri daha da anlamlı hale getiren şey ise 2010 Mayısında yaşandı. İstanbul Emniyeti, Dink davasının görüldüğü mahkemeye resmi yazıyla ‘Ergenekon sanıklarından beşinin Dink cinayeti zanlıları ile irtibatı olduğunu’ bildirdi. İsimler tanıdıktı: Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, Mustafa Levent Göktaş, Muzaffer Tekin ve Erbay Çolakoğlu.

İLGİNÇ BİR TESADÜF DAHA

Daha sonraki bölümlerde bu konuya tekrar geleceğiz ama Trabzon bahsindeyken not düşmekte fayda var. Trabzon Türk Ocağı üyeleri arasında yer alan KTÜ Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü aynı zamanda dekan Prof.Kenan İnan yıllar sonra karşımıza ilginç bir akrabalık ilişkisi ile çıktı.

Prof. Dr. İnan, 25 Mayıs 2005’te  Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen ve Hrant Dink’in de katıldığı “Alternatif Ermeni Sorunu” konulu konferansa tepki gösteren bir açıklama yaptı. İnan, “Konuyla ilgili devletin arşivlerinin açıldığı bir durumda, meselenin devlet içerisindeki üniversitelerde ve devletten maaş alan öğretim üyelerince Ermeniler’in ağzıyla konuşulup tartışılmasının kabul edilemeyeceğini” belirtti.

Tabii buradaki “Ermeni ağzıyla” ifadesi akademik yaklaşımın dışında bir tavrı işaret ediyordu. Tıpkı Trabzon’da pompalanan nefret duygusu gibi… Prof.İnan aynı zamanda “Trabzon ve Çevresi 1. Dünya Harbi’nde Ermeni Çetecilerin Katliamına Uğramış Mağdurlar Derneği” kurucu üyesi. Peki konunun Dink Cinayeti ile ilgisi neydi?

Prof. İnan’ın yeğeni Yasemin Tuğçe İnan’ Başbakanlık Teftiş Kurulu’nda çalışıyordu. Dahası Dink Cinayeti’ne dair BTK’nın hazırladığı raporun hazırlayıcılarından birisiydi. Yasemin Tuğçe İnan’ın amcası Kenan İnan ile ideolojik bir yakınlığı var mı bilinmiyor fakat ortaya çıkan rapor bir paralellik olduğunu gösteriyor.

YARIN: YASİN HAYAL VE ERHAN TUNCEL SAHNEYE ÇIKIYOR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin