AnaSayfa»Yazarlar»Veysel Ayhan»O günlerde yaşasaydık… (2)

O günlerde yaşasaydık… (2)

Pinterest Google+

YORUM | VEYSEL AYHAN

Önceki yazıda M. Akif’in, Efendimiz (sav) zamanında yaratılmış olmaya imrenişini aktarmış, “acaba ben o dönemde olsaydım, neler yapıyor, neleri destekliyor olurdum?” diyerek kendimi sorgulamıştım.

Boykot yıllarında yaşayacağım umutsuzluk ve kötümserlikle sahabeden uzaklaşabileceğim ihtimalinin tehlikesini kaydetmiştim.

Şimdi o tarihten 7 yıl sonrasına 11 Şevval 625 gününe gidiyorum.

Uhud Savaşı’na.

Savaşın sabahındayız. Ne bir saat sonrası, ne bir gün sonrası, ne de gelecek hakkında en ufak bir bilgim yok. Sahabilerin içinde savaş meydanındayım…

Ve akşam oluyor.

Ne halde olurdum?

Neleri düşünürdüm?

 

“GÜN OLUR ASRA BEDEL”

“Çok zor ve unutulmaz bir gün yaşadık.

Hani ‘Gün olur asra bedel.’ desem sezadır.

O kadar çok olay yaşandı ki…

En başından anlatayım.

3000 tam teçhizatlı müşriğe karşı 1000 müslüman olarak savaşacaktık. Oran üçe karşı bir idi. Allah’ın inayetine inancımız olmazsa savaş meydanına çıkmak akıl kârı değildi. Müslümanlar hem asker sayısı hem de teçhizat olarak çok zayıftı.

Medîne ile Uhud arasındaki Şavt denilen yere vardık. O sırada beklemediğimiz bir şey oldu. Medine’nin önde gelenlerinde İbn-i Selül adlı ‘sahabi’ atı üstünde meydana atıldı, safları dolaşıp haykırıyordu:

‘Ey insanlar! Ben meydan harbine karşıydım. Muhammed benim dediğimi yapmıyor da çocukların dediğini yapıyor. Niçin öleceğimizi de bilmiyoruz…’ gibi sözlerle bizi şaşırttı. Bir ‘sahabi’ nasıl böyle moral bozardı?

Bu sözlerden etkilenen bizimle saf tutan 300 kişi, İbn-i Selül’ün peşine takılıp evine döndü.

Daha harp başlamadan sayımız 700’e düştü. Bu durum cephede kalanlar arasında ciddi bir moral bozukluğuna sebep oldu. Şimdi bir Müslümana, dört müşrik düşüyordu. Biz o tarihte Medine’nin saygın isimlerinden İbn-i Selül’ü ‘sahabi’ sanıyorduk. Zaten kimse onun münafık falan olduğunu bize söylememişti. O kelimeyi de bilmiyoruz. Çünkü Efendimiz’in(sav) meclisine gelip en önde oturuyor, mescitte ilk safta namaza duruyordu. Efendimiz’e (sav) bizden fazla saygı ve ihtiram gösteriyordu.

Oğlu Abdullah cesur bir arkadaşımız, kızı Cemile ise en narin kız kardeşimiz ve bugünden sonra ‘gasîl-ül-melâike’ yani meleklerin yıkadığı sahabe olarak anılacak olan Hanzala’nın (ra) eşi idi.

O sabah önce bire bir mübareze başladı.

Kureyş ordusunun sancaktarı Talha cüsseli vücuduyla öne çıkıp ‘Var mı benimle vuruşacak!’ diye meydan okudu. Ali (ra) onu tek bir kılıç darbesiyle yere serdi.

Ardından müşriklerin en güçlü savaşçıları sırayla mübarezeye çıktı, meydana atıldı.

Birini Hamza (ra) sonrakini Asım (ra) bir başkasını Zübeyr (ra) alt etti.

Sancaktarlarının bir bir yere serildiğini gören müşrikleri dehşet ve korku sardı.

Artık kimse meydan okumaya cesaret edemiyordu. Sancağı tutan yıkılıyordu.

Ardından müthiş bir savaş başladı. Yüzlerce genç arkadaşımız şehitlik arzusundaydı. Bedir’de bulunmadıklarına üzülüp savaşa koşmuşlardı.

Bu baskı sonrası bir müddet sonra müşrikler neye uğradıkları şaşırıp kaçışmaya başladılar. Savaş kısa sürmüştü. O ana kadar bizden sadece İbn-i Amr şehit olmuştu. Başka zayiatımız yoktu. Sevinç ve coşkumuzu anlatacak kelime bulmak zordu. Tek şehitle zafer kazanmıştık.

KUREYŞ’İ ÇİL YAVRUSU GİBİ DAĞITMIŞTIK

Savaş bitti, diye seviniyorduk. Herkes Bedir’i hatırlamıştı. O zaman da düşman ordusu böyle kaçmış. Her mevkii ele geçirmiştik. Güç bizim elimizde idi. Artık ganimetleri toplayabilirdik. Hakkımızdı. İşte şurada develer, atlar, sığırlar bizi bekliyordu. Düşman, bütün mal varlığını bırakıp kaçıyordu. Kılıçlarımız kınlarına sokulmuştu. Harp esnasındaki gerilimimiz kaybolmuştu. Kimimiz de çadırlara çekilmiş istirahat ediyordu. Rahatlamıştık. Dörde karşı bir savaşmıştık. Karşı tarafı perişan etmiştik. Muazzam bir zafer kazanmıştık. İçimize müthiş bir güven gelmişti. Karşımızda kimse duramazdı. Şimdiden sonra kazanamayacağımız bir savaş yoktu. Kureyş’i çil yavrusu gibi dağıtmıştık.

İşte biz tam bu psikolojideyken her şey tersine döndü. Bir anda müşrikler arkamızdan sağanak gibi yağmaya başladı. Şoka uğradık.

Kureyş bizi ikinci bir orduyla arkadan mı vurmuştu acaba?

Bu şimşek gibi saldıran atlılar da nereden çıkmıştı?

Sonra hadisenin iç yüzünü öğrendik. Müşriklerin bize arkadan saldırmasını önleyen okçularımız vardı. Onlar da bizim gibi ‘savaş bitti’ diye yerlerinden ayrılmıştı. Ve Kureyşli atlılar o boşluğu değerlendirip arkadan saldırmıştı.

Harp meydanı bir anda cehenneme döndü. Tam bir dağılma yaşadık. O ana kadar sadece bir şehit vermiştik. Ama şimdi art arda arkadaşlarımız beklemedikleri bu saldırıyla şehit düşüyor doğranıyordu. Kimimiz de kaçıyordu.

Meydanın ortasında vuruşan az insan kaldı. Hamza(ra) var gücüyle kılıç sallıyor ve ‘Allah’ım! Müslümanların şu hallerinden dolayı sana sığınır, senden af dilerim.’ diyordu. Çok geçmedi ki O da bu kargaşada mızraklandı, şehit oldu.

En kıymetli arkadaşlarımızın 69’unu bu bozgunda peşi peşine kaybettik. Ama biz asıl bitiren Allah Rasulü’nün (sav) vefat haberi oldu.

Her şey bitmişti. Geleceğe ait ümitlerimiz boğazımızda düğümlendi. Hevesimiz kursağımızda kaldı. ‘Bu işin ömrü bu kadarmış.’ diye düşünüp bazı arkadaşlarımla savaş meydanından ayrılıp canımı kurtarmaya karar verdim. Dünyamız karardı. Çok canım sıkıldı.

İşte bu düşünceler içinde kaçışıyorduk.

O sırada bizim Enes’in (ra) aynı ismi taşıyan amcasının sesi meydanda yankılandı: ‘Allah Resûlü’nün (sav) öldüğü yerde siz ne diye ölmüyorsunuz?’ Göz yaşlarıyla avazı çıktığı kadar haykırıyordu. Bu ses, bizi kendimize getirdi. Geri döndük. Yeniden kılıçlarımıza sarılıp meydana koştuk. O sırada Kureyş, zafer kazandık diye def çalarak geri çekiliyordu. Zaferlerini korumaya çalışıyorlardı.

Ardından çok geçmedi ki Allah Rasul’ünün (sav) yaşadığı müjdesi geldi. Kendimizi toparladık. Efendimiz’in (sav) yüzünden ise kanlar akıyordu. Etrafına toplandığımızda nerdeyse yaralı olmayan kimse yoktu.

‘NİFAK’ PUSLU HAVAYI SEVER

Tarifi zor bir tedirginlik ve korku içindeydik.

Müşriklerin galip durumdayken geri çekilmelerinin sebebi neydi?

Ganimet ve intikam için mi çekilmişlerdi?

Yoksa Medine’ye mi saldıracaklardı?

Evlerimizi yakıp mallarımızı mı alacaklardı.

Çocuklarımızı öldürecekler miydi?

Bu endişelerle akşam üstü korka korka Medine’ye doğru yola koyulduk. Döndüğümüzde perişan ve bitmiş haldeydik. Tabi psikolojik olarak herkes benim gibi değildi. Çoğunluk moralini koruyor Allah Rasul’ünün arkasında güvenle dönüyordu.

Gece geç vakit bazı ‘sahabi’ler İbn-i Selül’ün evinde toplanmıştı. Evi Medine’deki evlerin en şa’şaalısıydı. İçerisi oldukça kalabalıktı. Bahçedeki büyük ateşin etrafında toplanmışlardı.

‘Bi bakayım’ diye ben de girdim.

Ne İbn-i Selül, ne de katılanların ‘biz’den farklı olduğunu düşünmüyordum. ‘Münafık’ kelimesi henüz bildiğimiz ve kullandığımız bir kelime değildi. İbn-i Selül de diğerleri de hepimiz mümindik. Hepimiz arkadaştık. Hararetli tartışmalar vardı.”

 

(Devamı yarın)

Önceki Son 10 Yazı:
O günlerde yaşasaydık… (1) - 11 Eki 2018
Muhaceret albümünden portreler (2) - 27 Eyl 2018
Muhaceret Albümünden Portreler (1) - 24 Eyl 2018
Selimiye ve Hizmet - 17 Eyl 2018
MİT ve insan avcılığı - 07 Eyl 2018
Sevinç “Keşke”leri… [Beklenmedik Yolculuk-9] - 26 Ağu 2018
Meleğin göründüğü an… [Beklenmedik Yolculuk-8] - 25 Ağu 2018
Uğursuz fetva [Beklenmedik Yolculuk-7] - 24 Ağu 2018
Öğretmenin son dersi [Beklenmedik Yolculuk – 6] - 23 Ağu 2018
Boğazlanmış kuzular ülkesi [Beklenmedik Yolculuk-5] - 22 Ağu 2018
önceki yazı

Bükemediğin bileği öptürürlermiş...

Sonraki yazı

Kaşıkçı suikastı ve politik kördüğüm…

2 Yorumlar

  1. bilal
    18 Ekim 2018 at 08:37 — Cevapla

    klasik tarz disindaki yazilariniz bence cok guzel, kaleminize saglik…

    az, oz, net, farkli, cesitli.. yazilarinizin devamini dilerim.

  2. Ali
    18 Ekim 2018 at 16:49 — Cevapla

    Yazınızda empatinin bamteline dokunmuşsunuz. Aslında buna benzer bir yazıyı şöyle bekliyordum ki belki de siz bunu dile getirip yazarsınız ve insanların bazı soru işaretlerine cevap olur.
    Şöyle ki bu günlerde sanki yolun kaderini bilmiyormuşcasına hizmet ve hocaefendi hakkında çok insafsız eleştiriler yapılıyor. İşte binlerce insanı böyle sürükledi vs vs binlerce insan ülkeyi terk etti vs vs… Ya hz Musa nın zamanında gelseydik? Ozamanın şartı hz. Musa nın davetine uyup hicret etmekti. Ama hicret diye mısırdan yola çıkan neredeyse herkes yolda ömrünü tamamladı. Vaadedilen topraklara yolda dünyaya gelen yeni nesiller nail oldu. Şimdi biz hz musa nın kavminde olsaydık isyan mı edecektik? Tenkit mi edecektik? Hem bizim ömrümüz mü bu şekilde geçti? Vs gibi yolun kaderi olan bu vakıaları hatırlatmak lazım diye düşünüyorum. İyice empati yapmalı ve ona göre de insaflı olunmalı diye düşünüyorum.

    Biraz anlatmak istediğimi cümlelere dökmekte zayıfım ama umarım demek istediğimi anlatamasam da siz anlamışsınızdır:) Selametle kalın.

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir