AnaSayfa»Yazarlar»Ahmet Dönmez»“Kıçı kırık Ahmet” ne iş yapar?

“Kıçı kırık Ahmet” ne iş yapar?

7
Paylaşımlar
Pinterest Google+

Haber-Yorum | Ahmet Dönmez | @AhmettDonmez

Başlığa bakınca bunun bir Reza Zarrab yazısı olduğu anlaşılmıyor olabilir. Ama öyle. Argo söz Zarrab’a ait. Ve kurduğu rüşvet çarkıyla da doğrudan ilgisi var. Verdikleri kutu kutu rüşvetlerin önemini anlatırken, “Vermesek olmazdı. Al işte, kıçı kırık Ahmetler şey…” diyordu. Bahsettiği kişi Ahmet Taha Alacacı idi.

Cümlenin devamını ve neyi kastettiğini aşağıda anlatacağım.

En baştan başlayalım.

Bugünlerde yandaşlardan “ABD, İran’a uyguladığı ambargoyu deldik diye Türkiye’yi cezalandırıyor. Bu bir yolsuzluk veya rüşvet soruşturması değil. Biz, ülkemizin menfaatlerini ve ekonomimizi düşünerek bazı adımları attık. O paralar devletin kasasından çıkan paralar değildi ki yolsuzluk olsun” şeklinde savunmalar geliyor.

Dün tr7/24’te Barbaros J. Kartal’ın “Bu ticaret madem ki bir milli çıkar üzerine, neden bu işin İran’daki ayağı yargılandı ve idama mahkum oldu? İran’ın ambargonun delinmesinden memnun olması gerekirken, size müteşekkir olması gerekirken bu şikayeti neden?” şeklindeki soruları yerindeydi.

Ben bunlara bazı ilaveler yapacağım. Örneğin Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen İranlı ekonomist Dr. Fuat Sadeghi, Temmuz 2014’te,

“ABD ile İran anlaşır ve ambargolar biterse İran’ın petrol paralarıyla ilgili yolsuzluklar, Erdoğan Hükümeti’nin sorunu olur en başta. Çünkü görünen o ki çok büyük miktarlarda petrol parası cebe indirildi. İran bu parayı resmi olarak isteyebilir. 10 milyar Dolar’a yakın olduğu zannedilen parayı herhalde Reza Zarrab, İran’a getirmeyecek. Türkiye kendisi ödeyecek bu parayı.” demişti. Yani ambargo delinirken çok büyük miktarda petrol parasının Türkiye’de birileri tarafından cebe indirildiğini iddia ediyordu. Kimdi o ‘birileri’?

“TÜRKİYE’DEN BİRİLERİ ZENCANİ’NİN BORÇLARINI ÖDEMEK İSTEDİ”

İran yargı erki sözcüsü Gulam Hüseyin Muhseni Ecei, “Türkiye’den bazı kimseler, Zencani’nin borcunu ödemeyi teklif ettiler bize. Fakat biz kabul etmedik. Hangi nedenle bu borcu ödemeye razı olduklarını sorunca da bir daha görünmediler” dedi. Kimdi o ‘bazı kimseler’? Neden Zencani’nin borcunu ödemek istediler?

Babek Zencani, Türkiye’deki 17 Aralık operasyonundan 13 gün sonra İran’da tutuklanmıştı. Gerekçe, ambargonun delinmesi esnasında İran’a ait 2.7 milyar doları ‘cebe indirdiği’ suçlamasıydı. Bundan dolayı idama mahkum edilmiş, daha sonra vazgeçilmişti.

İran’da bir çok yetkili, Zencani ile Zarrab’ın ortak olduğunu belirtiyor. Kimilerine göre Zencani, Reza’nın ‘patronu’; kimilerine göre de Reza, Babek’ten daha önemli bir isim. İran Meclisi Yolsuzluk Araştırma Komisyonu üyesi Emir Abbas Sultani, Ağustos 2014’te, Babek Zencani ve Zarrab arasında yapılan işbirliği konusunda yeni belgelere ulaştıklarını açıkladı. Bununla ilgili bir heyeti de Türkiye’ye gönderdiler. Fakat bu belgelere rağmen hiç bir netice elde edemediler. Sultani, “Türkiye, Zencani dosyasında bizimle işbirliği yapmaya yanaşmadı.” dedi. Neden yanaşmadı? Madem ki Türkiye kendi menfaatleri doğrultusunda İran’la ‘kazan-kazan’ formülünü işletmişti; ortada ne suç var ne yolsuzluk; o halde İran neden Zencani’yi tutukluyor? Türkiye ile neden işbirliği istiyor? Ve Türkiye neden bu talebi geri çeviriyor?

Emir Sultani, Ekim 2014’te Bloomberg’e yaptığı bir başka açıklamada da Zarrab’ın kesinlikle Zencani ile beraber hareket ettiğini belirtti. “Zencani’nin zimmetine geçirdiği 2,7 milyar dolara ne olduğunu Reza biliyor. Zarrab’ın bu işte yalnız bir eli yok, her iki eli de olan bitenle ilişkili.” dedi. Aynı Sultani, Reza tutuklandıktan sonra da “Önceden hazırlanan bir plana göre, tutuklanacağını bile bile ABD’ye gitti.” iddiasında bulundu.

17 ARALIK FEZLEKESİ: BU, AMBARGO SORUŞTURMASI DEĞİL

İran Ticaret Sanayi ve Petrol Odası Başkanı Hamid Hüseyni de 17 Aralık Operasyonu sonrası, “Zarrab’la ilgili duyduklarıma hiç şaşırmadım. Türkiye’de rüşvet verdiği iddialarına da hiç şaşırmadım. Çünkü Zarrab’ın devlet katında korunduğunu biz biliyorduk” ifadelerini kullandı.

Demek ki 17 Aralık’ta ortaya saçılanların milli menfaatlerden ziyade ‘devlet katından birilerinin’ kişisel menfaatleri vardı.

Zatan 17 Aralık fezlekesinde de bir çok yerde üstüne basa basa “Bu soruşturmanın İran’a uygulanan ambargo ile bir ilgisi yok.” deniyordu.

Bugün tamamı tutuklu olan polislerin hazırladığı fezlekede şu açıklama vardı: “Soruşturmamızın konusu, Rıza Sarraf liderliğindeki örgütün İran’a uygulanan ambargoyu aşıp aşmaması değil, ambargoyu aşmak için geliştirdikleri sistemleri işlettikleri esnada işlemiş oldukları rüşvet, kaçakçılık ve sahtecilik suçlarıdır. Uluslararası ilişkilere dair meseleler ve yaptırımların doğruluğu-yanlışlığı tartışılmaksızın, suç örgütünün rüşvet, sahtecilik ve altın kaçakçılığı suçlarını işledikleri sistemlerinin varoluşuna zemin tutan şartlar resmedilecektir.” deniyordu.

“TÜRKİYE’DE DEVLETİN KASASINA GİTMESİ GEREKEN PARA, YETKİLİLERİN CEBİNE GİTTİ”

Cebe indirilen sadece İran’ın parası değildi. Türkiye’de devletin kasasına girmesi gereken paralar da o ‘birilerinin’ cebine gidiyordu. Bakın İran Meclis Yolsuzluk Komisyonu üyesi Sultani, bu çarkı nasıl özetliyordu: “İran petrol satışından Çin, G. Kore ya da Hindistan’a yüzde 5 veriyor. Amaç paranın İran’a dönmesini garanti altına almak. Resmi hesaplara yatan paranın yüzde 2’si komisyon olarak o ülkeye kalıyor. Kalan miktar bir şekilde İran’a banka, özel şirket ya da para transferi yapan sarraflar eliyle İran’a aktarılıyor. Bizim bilgilerimize göre Halkbank’taki İran parasının yüzde 5’ini Türkiye komisyon olarak alıyor. Komisyonu devlet alıyor. Türkiye’de ise devletin kasasına gitmesi gereken paranın, devlet yetkililerinin hesabına gittiği ortaya çıktı. Zarrab konusunda Türkiye konuyu hemen kapatmak istedi. Demek ki ucu bir yerlere uzanıyordu.”

Devletin kasasına gitmesi gereken paralar nasıl başkalarının kasasına aktı? Şöyle ki: Halkbank normalde bu transit işlemlerden yüzde 1 yasal komisyon alıyordu. Fakat Zarrab, bankaya kalan komisyonu çok bulup bunu yüzde 0,8’e indirtti. Bunu da Süleyman Aslan yaptı.

İran’dan gelen “Biz, petrol paralarının yüzde 2’sini ilgili devlete bırakıyoruz. Ama Türkiye yüzde 5 aldı. Ancak Türkiye’de devletin kasasına gitmesi gereken bu paranın, devlet yetkililerinin hesabına gittiği ortaya çıktı.” açıklamasını da buna ekleyelim. Yani, “Bizim hazinemizden çıkan bir para yok. Size ne?” diyenler cahilce konuşuyor.

Peki Süleyman Aslan bankayı zarara uğratma pahasına neden Reza’ya böyle bir kıyak yaptı? Çünkü o da Reza’dan rüşvet alıyordu. Reza boşuna ona gönderdiği paralar için “Çöpe giden paralar değil bunlar” demiyordu.

Kendisine tam 15 ayrı seferde para teslimatı yapıldı. Onların bir kısmı 17 Aralık sabahında ayakkabı kutuları ve banyo lifinin içinden çıktı.

ZARRAB’I KARTEL YAPMA KARŞILIĞINDA RÜŞVET

Peki başlıktaki Ahmet Taha Alacacı bu işin neresindi?

Süleyman Aslan’ın Reza’ya tek kıyağı Halkbankası’nın zarara uğratılması değildi. Sağladığı önemli avantajlardan biri de, rakiplerinin elemine edilip Zarrab’ın bu piyasada kartel haline getirilmesiydi. Çünkü aynı yöntemle İran’ın paralarını döndürmeye talip olan başkaları da vardı. Mesela Taha Ahmet Alacacı ve Türken Sargın… Daha önce Zarrab’la birlikte çalışırken yolları ayrılmıştı. Fakat aynı yöntemleri kullanıyorlardı. 2012 yılında İran’a yapılan ihracatın yüzde 58’ini, Reza ile Alacacı’ya ait 5 şirkete aitti. Bunlardan ikisi Alacacı’nındı. Yani pastadan önemli bir pay alıyordu. Aynı İranlı firmalara mal satışları vardı ve aynı İranlı firmalardan para transferi almışlardı.

Bunun için de engellenmeleri lazımdı. Süleyman Aslan, “Diğerlerini engellemek için kurallar koymamız lazım.” diyordu. Kendilerinden, sunamayacakları evraklar istenecekti.

Bir ara Zarrab, Taha Ahmet Alacacı’nın dönemin Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’a ulaşıp şikayet edebileceği ihtimalini de düşündü. Bu endişesini, sağ kolu Abdullah Happani’ye de açtı. Telefonda konuşurlarken “Onun gücü benden fazla mı?” diye sordu. Happani’nin cevabı  netti: “Ya hiç bir b.k yiyemez abi, oralara ulaşamaz bile!”

Oralara bir tek Reza ulaşabiliyordu çünkü. Bu da tabi ki rüşvet sayesindeydi.

Zarrab ile Happani, 29 Mart 2013 tarihli bir telefon konuşmalarında, verilen rüşvetlerin çokluğundan yakınıyorlardı. Zafer Çağlayan ve Süleyman Aslan’a o tarih itibariyle verilen rakam 34 milyon euro idi. Reza, “Çokmuş ya” dedikten sonra, “Vermeseydik olur muydu sence?” diye soruyor, Happani ise “Zor olurdu yani” diyordu. Zarrab da peşinden, “Biz yapamazdık. Bize yaptırmazlardı.” itirafında bulunuyordu. Happani’nin, “Bize yaptırmazlardı, evet öyle bir durum var. Başkasının kanalı ile yapmak durumunda kalırdık. O da böyle rahat olmazdı yani.” sözleri üzerine de “Doğru, al işte kıçı kırık Ahmetler şey…” ifadelerini kullanıyordu. Happani de “Aynı aynı, evet” diye teyid ediyordu. Kastettikleri, Ahmet Alacacı idi.

Süleyman Aslan, sonrasında da işi sıkı tuttu. Çünkü Alacacı işin peşini takip ediyordu. Reza’dan hangi belgelerin talep edildiğini öğrenmek istedi. Fakat tabi ki öğrenemedi. 19 Nisan 2013 saat 14.16’da Happani’yi arayan Reza, “Ahmet elini alıp dönüp çıkmış dışarı!” diye müjdeyi veriyor ve ekliyordu: “Tabi, olumsuz cevabı. Demiş ki ‘Reza ne veriyo belge? Bana da söyleyin, gösterin, ben de aynısını getireyim’… Müdür demiş ki, ‘O gizlilik gerektiren bişey’”

Reza, o gün ‘müdür’ Süleyman Aslan’a yine bir 500 bin dolar gönderdi. Bu da teknik ve fiziki takiple kayıt altına alındı.

KENDİNİZİ BU REZİLLİĞE Mİ SİPER EDİYORSUNUZ?

Bu dosyanın üzerini örtmek isteyenler, işte böyle bir rezilliğe siper ediyor kendilerini. Bütün bunları konuşurken altını önemli çizmemiz gereken bir husus var. Sanki Reza’nın tek işlevi komisyon karşılığı İran’ın paralarını döndürmek olarak biliniyor. Hayır! Mesela 2007 yılında Kapıkule’de yakalanan 202 kilogram eroinin ucunun da Zarrab’a çıktığını hatırlatalım. Yine İranlı işadamının adının, S. Arabistan’ın ABD Büyükelçisi Adil El Cubeyr’e suikast düzenlemeyi planlayan Mansour Arbabsiar’a 1,5 milyon dolar suikast parası gönderdiği iddiasına karıştığını da unutmayalım.

Bu İran parası konusu bile karmakarışık. Türkiye İstatistik Kurumu Başkanlığı’nın 31 Temmuz 2012 tarihli “Altın İhracatı İle İlgili Kamuoyu Açıklaması”nda şöyle deniyor: “Gümrük beyannameleri üzerinde yapılan incelemeler neticesinde İran’a yapılan altın ihracatının büyük oranda peşin ödeme yoluyla gerçekleştirildiği tespit edilmiş, hampetrol veya doğalgaz ithalatında ödeme aracı olarak kullanıldığına ilişkin bir bulguya rastlanmamıştır.”

Öyleyse hampetrol ve doğalgaz paralarına karşı ödendiği belirtilen altınlar neydi?

Karşımızda son derece kirli ve karanlık bir suç örgütü var. Hiç kimse masumlaştırmaya çalışmasın. Çünkü nafile çaba.

Önceki Yazıları:
Topbaş’la ‘bu adam’ arasındaki fark… - 25 Eyl 2017
Pardon ne dedin sayın savcım? - 22 Eyl 2017
Sırada damadın bankası mı var? - 18 Eyl 2017
Reza davasında hedef Türkiye’ymiş… Doktor bunlar ne? - 13 Eyl 2017
“Kıçı kırık Ahmet” ne iş yapar? - 12 Eyl 2017
Sıra geldi ‘maça ası’na - 08 Eyl 2017
50 yeni hapishane dolusu bağımsız yargı - 07 Eyl 2017
Sırada Emine Sultan Sarayı mı var? - 07 Eyl 2017
Birileri fazla ‘Dişli’ galiba - 05 Eyl 2017
Aksakallı terörist mi? - 25 Ağu 2017
önceki yazı

‘Yeni Roma’ Rusya ve Erdoğan rejimi: Uçuruma giden yol

Sonraki yazı

Yazmayı bıraksak mı

Yorum yapın

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir