Fıkhı kafaya takmak lazım (2)

YORUM | AHMET KURUCAN

Kaldığımız yerden devam ediyorum.

2- Müslümanların Hukuku/şeriatının temel dayanakları elbette ve hiç şüphesiz Kur’an ile Hz. Peygamber’in (sas) söz ve eylemleridir. İçtihadî faaliyetlerde bu temellere dayanılması, üretilen düşüncenin sağlamasının Kur’an ve Nebevi sünnetle yapılması İslam fıkhının en önemli özelliğidir. Fakat bu, hayatın tabii akışı içinde karşımıza çıkan sorunlara beşerin iradesi, bilgisi ve idrakiyle ürettiği düşünceleri ilahi yapmaz. Kaynağın ilahi olması üretilen düşünceyi ilahi kılmaya yetmez. Dolayısıyla İslam’ın fıkhına yani Müslüman ilim adamlarının üretmiş oldukları o düşüncelere/içtihatlara/çözümlere/kanunlara İlahi demek yanlıştır.

Beşerî içtihatlara ilahilik vasfı verilmesi, böylesi görüşlerden müteşekkil ve hayata ait nizamı tesis için ortaya konan düşüncelerin toplamına ‘İlahi Hukuk’ denilmesi zaman içerisinde onun kutsanmasına kadar ilerleyen bir seyir izlemiştir. Tarihi tecrübelerimiz gösteriyor ki bu zihniyet “mevcut bize yeter; istesek de yeni hükümler ortaya koyamayız ve imamlarımızı aşamayız” noktasına bizleri götürmüş; hayatın tıkandığı yerlerde ise kıyasen verilmiş hükümleri dahi asıl kabul ederek içtihad-ı kıyasilerle, hile-i şeriyyelerle çözüm arayışı içine girmişizdir. Müçtehid-i mutlak, müçtehid fi’l-mezhep ile başlayıp mukallide kadar giden sıralamayı yapan zihniyet de bu zihniyettir. Yanlış anlaşılmalara medar olmaması için şu cümleyi burada ilave etmek zorundayım; ben bu tasnifin doğruluğu veya yanlışlığını tartışıyor değilim. Bugünden düne bakıp, bu tasnifi ortaya çıkartan arka plan şartlarını nazara almadan yıkıcı eleştiri yapmayı veya geleneği ret, inkar ya da hafife almayı her şeyden önce hakikate karşı saygısızlık, ardından bu geleneği bizlere miras bırakan ulemaya karşı büyük bir haksızlık olarak görürüm.

3- Fıkıh usulü, vahyin son bulmasını müteakip değişen ve gelişen şartlar muvacehesinde karşılaşılan yeni sorunlara çözümler üretmede kullanılan metodolojiye verilen isimdir. Fıkıh usulü asırlarca insanlığın önünü aydınlatan ve İslam’ın hayatın her alanında meydana getirdiği eserlerle medeniyet şeklindeki tezahüründe en önemli rolü oynayan ilmi disiplindir. Fıkhî düzlemde üretilmiş olan düşünceleri, fetvaları, hükümleri tüketen insanı çok alakadar etmese de –çünkü o yap-yapma, caiz-caiz değil hükümlerine bakıyor ve o hükümlerin üretildiği metodoloji ile ilgilenmiyor – ehli ilim erbabı için mezkur usulün bugünkü komplike hayat şartlarında yenilenmesi gerekip gerekmediği ayrı bir müzakere konusudur.

Tabii ki fantezi arayışı içine girmek doğru değil ama mevcudun yetmediği ya da Allah’ın ve Peygamber Efendimiz’in (sas) muradını daha iyi anlayabilme, insanların maslahatlarını daha iyi karşılayabilme ve günümüze yansıtabilme açısından yeni metotların devreye sokulması başta ifade ettiğimiz yenilenmenin kapsamı içine giren ve girmesi gereken bir husustur. Bir zamanlar “kıyasa” karşı “istihsan”, “Medine ehlinin ameli” karşısında “ıstıslah” metotlarının ortaya çıkışını zorlayan sebepler bugün çok daha fazla bir şekilde vardır ve mevcuttur. Kaldı ki bahsini ettiğimiz şeyler mezhep imamlarının hayatta olduğu çok erken dönemde gerçekleşmiştir. Sosyal hayat şartlarını alabildiğine durağan olduğu o dönemlerde demek ki ayet ve hadisler zahiri manalarıyla sorunlara çözüm olmamış, hatta kıyas ameliyesi bile uygulanabilir ve sürdürülebilir sonuçların çıkmasına sebebiyet vermemiş ki istihsan, ıstıslah gibi metotlar üretilmiştir.

4- Çok önemli bir başka husus fıkıh-siyaset ilişkisidir. Namaz, oruç ve hac hariç fıkhın söz söylediği bütün alanlar sosyal ve toplumsal hayat ile alakalı hükümlerdir. Mahiyeti ve başlangıcı itibariyle ferdi ve sivil gibi gözüken bu hükümler mezhepleşme ve devletin bir mezhebi “resmi” ilan etmesinden sonra kendiliğinden tabir caizse kanunlaşmıştır. Bu safhadan sonra yapılan içtihatlar da zaten yaşamanın kendisini oluşturmuştur. Osmanlı’da örneğini gördüğümüz şer’i ve örfi hukuk ayrımı ise değişen ve gelişen şartlar karşısında içine girilen zaruri bir yoldur. Kaldı ki adına örfi hukuk denmese bile bu uygulamanın temellerini bizzat Efendimizin hayatında, ardından onun bıraktığı mirasa dayalı olarak Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile başlayan ve günümüze kadar devam eden süreçte görebiliriz.

Bugün de kısmen devam bu yolculukta ulema, siyasetle olan ilişkisinde bağımsızlığını her zaman korumuş mudur akla gelen ve mutlaka cevaplanması gereken önemli bir sorudur. Bu soruya net bir şekilde evet veya hayır demek ya da kategorik yaklaşımlar sergileyip, isimlerini de sayarak “şu müçtehitler, şu dönemler, şu mezhepler, şu hükümler” bağımsızlığını korumuş diğerleri koruyamamış ve siyasete eklemlenmiştir diyemeyiz. Gördüğümüz o ki her ikisi de tarihin her döneminde var olmuştur ve fıkıh resmi uygulanma alanı bulmasa bile hala belirleyici ve etkileyici özelliklerle varlığını devam ettirmekte ve ulemanın görüşleri siyasilerin meşruiyetini sağlamada hala sağlam bir referans kaynağıdır. Bunun farkında olan siyasiler de yanlarına çekebildiği kişileri suiistimal etmekte ya da onlar bu suiistimale gönüllü olarak destek vermektedir.

MÜSLÜMAN İÇİN FIKIH, HAYAT DEMEKTİR

Netice olarak şunu söyleyebilirim; fıkıh konusundaki tartışmalar karşısında birilerinin itham sadedinde “fıkhı kafaya takmamak” lazımdır demesi tek kelime ile yanlıştır; aksine “fıkhı kafaya takmak” lazımdır, şarttır ve elzemdir. Belki, “şu, şu, şu dertlerimiz varken fıkhı kafaya takmamalı” demek istiyor olabilirler. Ben ise  tam da bu gerekçe ile fıkıh kafaya takılmalıdır diyorum. Zira “şu, şu, şu dertlerimiz zaten bu mevcut fıkıh mirasını eleştirel düşünceye tabii tutmadan, onların beşerî ve üretilmiş olduğu çıkarımlar olduğu ve zamanın çocuğu olan müçtehitlerin kendi dönemlerindeki sorunlara birebir hemen cevap olması için ürettiği görüşler olduğu gerçeğini ıskalamamızdan dolayı başımıza geliyor” diyorum.

Unutmayalım, bir Müslüman için fıkıh hayat demektir. Belki iddialı bulabilirsiniz şu okuyacağınız cümleyi ama derinden derine düşünürseniz bana hak vereceksiniz, bizim hayat felsefemizi, dünyaya bakış açımızı ve hayat tarzımızı şekillendiren Kur’an’dan ve sünnetten daha ziyade kelam ve fıkıhtır. İlmihal Müslümanlığı diyeyim, gerisini siz getirin.

Önemli not: Ben bu yazıyı 14 Haziran 2016 günü Zaman Amerika için kaleme almıştım. Yayınlanması bugünlere nasipmiş.

1 YORUM

  1. Selam
    İyi bir yaklaşım
    Devamının artık bizi yoran fıkhi meselelere verilecek yeni çözüm yolları ile gösterilmesi kalıyor
    Ama kapalı kapılar ardında değil.
    Public ortada tartışılarak
    Geçmiş insan profilini ulema yı kutsama noktasında yüceltip günümüz insanını alçaltarak bu nasıl yapılacak merak etmiyor değilim aslında
    Mesela bu yazının yazarından kendisinin daha iyi takdir edeceği 3-5 konuda yeni fıhki yorumlar hakkımızdır bu saatten sonra.
    Halep orda ise Fıkıh burda ☺️
    Bu yapılmaz ise hakikaten Fıkıh takılmayacak ve hatta Fıkhın yer yer çok arkaik kalan tavsiyeleri sebebi ile zaten bahane arayan bir çok nefis en hafifinden agnostik olup çıkacak
    Selamlar

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin