Erdoğan tek değil

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Nagehan Alçı Erdoğan tek değil, bu bir koalisyondur deyince insanlar bunu sosyal medyada önemsiyor, bu “haberi” neredeyse viral yapıyor. Abdurrahman Dilipak Ergenekon ve Balyoz’a ilişkin olarak, Erdoğan’ın sırtını Batı Çalışma Grubu’na dayadığını söylediğinde ortalık bir anda bu yorumla allak bullak oluyor. Tek değildir Erdoğan diye yıllardır yazıyorum, komplo teorisyenliği ile bile suçlandım! Oysa kurulması gerek denklem çok basitti. Yarı otoriter ve otoriter rejimler hukukla bağını kopartmak durumundadır. Bu olunca, ister istemez sert güç enstrümanı olan ordu ve polisi kontrol eden, rejimi de çok geniş oranda kontrol eder. Bu denklemi ısrarla kurmaktan kaçındılar. Rejime olağan anayasal sistem muamelesi yaptılar, hala da büyük oranda aynı yanlışı yapıyorlar. Erdoğan ve MHP’den bahsetmiyorum.

Nagehan Alçı gibi, diğer yapıyı da Perinçek’e indirgeyecek değilim. Çünkü Perinçek karikatürize edilecek bir siyasi figür. Rejim üzerinde Perinçek etkilidir gibi bir iddiada bulunmak, kolaylıkla hafife alınabilir. Fakat 17 Aralık’tan hemen bir hafta sonra “milli orduya kumpas” kuruldu deyip, bu “kumpasın” kuruluşunu da Cemaat’e mal ederseniz, sonra da bu Ergenekoncuları ve Balyozcuları hiçbir şey yapmamışlar gibi serbest bırakıverir, yaş haddinde olmayanları derhal kritik TSK görevlerine atarsanız, bu olaylar arasında ben bağ kurarım. Bağ yoktur demek için ya naif olmak, ya da kötü niyetli olmak lazımdır. Çünkü 17 Aralık, Ergenekoncuların ve Balyozcuların serbest bırakılması, sonra iç siyasette Kürtlerle müzakerelerin (Çözüm Süreci’nin) sonlandırılması, dışarıda Rusya güdümüne girilmesi gibi yüz seksen derecelik siyaset değişimleri, hayatın olağan akışına terstir. Dahası, MHP’nin bu dönüşüm sonrası Erdoğan’a stepne olması, anayasaya aykırı fiili başkanlık rejiminin bu sayede işletilmesi, ardından referandum ve sistemin hukuki nitelik almasında yine MHP’nin üstlendiği rol, bu bağlamda değerlendirilmelidir. Sonrasında “Allah’ın lütfu” 15 Temmuz darbe girişimi, ardından gerçekleştirilen TSK tasfiye operasyonu, sonrasında yapılan kitlesel takibatlar, yine aynı ilişkiler ağı çerçevesinde değerlendirilmelidir. Erdoğan bunları tek başına yapacak enstrümanlara sahip miydi?

Peki, gelelim daha kritik bir konuya. Yenikapı mutabakatı, 15 Temmuz darbe girişimine karşı herkesin aynı pozisyonu almasını sağlayan bir şovdu. CHP de, Hulusi Akar da, diğer siyasi entelijensiya da bu şovda yer aldı, ya da almak mecburiyetinde kaldı. Rejim bu konuda çok başarılı oldu. Resmi tarihini oluşturdu, diskurunu (söylemini) inşa etti. Cemaat’e karşı Türkiye’de var olan alerji, özellikle de seküler CHP tabanındaki standart negatif algı, bu olayın bu şekilde gerçekleşmesinde şüphesiz önemli bir rol oynadı. 15 Temmuz’un Cemaat tarafından yapılan bir darbe girişimi olduğu iddiasını kabullenmek konusunda laik kesim çok istekli ve aceleci davrandı. Darbe girişiminin kim tarafından organize edildiğinin nesnel olarak kanıtlanmasından ziyade, günah keçisi ilan edilen Cemaat’in ortadan kaldırılması, üstelik bunun Erdoğan gibi bir İslamcı tarafından yapılıyor olması, “düşeş” olarak nitelendirildi. Bundan iyisi can sağlığıydı!

Mesele ayrıntılar değil, bu büyük resim. Meclis Araştırma Komisyonu’nun laf olsun torba dolsun şeklinde toplandığını ve can alıcı soruların bu komisyona sordurulmadığını unuttunuz mu? Ya Adil Öksüz gibi karanlıkta kalan bir konunun geçiştirildiğini, üzerinin hızlıca ve epey şaibeli biçimde örtüldüğünü? Ama dediğim gibi, bunlar yan mevzular. Esas konu şudur: 15 Temmuz neden rejim değişikliğine hizmet eden bir tür manivela olarak kullanıldı?

Bir cinayet işlendiğinde, katilin kim olduğunu bulabilmek için öncelikle kimin bu işten avantaj elde ettiğini, ya da kimin bir motifi olduğunu araştırmak gerekir. Kurbanın ölümüyle sonuçlanan eylem neden gerçekleşti? Kimin bu eylemin gerçekleşmesinde bir çıkarı vardır? Eğer ölümden sonra birisine yüklü bir miras kalacaksa veya biri sigorta şirketinin yaşam sigortası poliçesinde birinci isimse, polis otomatikman bu kişilerin cinayetle bir alakaları olup olmadığını soruşturacaktır. Ya da ortada bir yasak aşk hikâyesi varsa, mesela kıskanç koca cinayetten bir hafta önce ölen kadınla ciddi bir kavga ettiyse ve bu kavga konusunda birileri polisi bilgilendirdiyse, elbette kıskanç koca cinayet soruşturmasında olağan bir şüpheli olacaktır. Bir darbe girişimi yaşandı. Bu girişimden sonra kimler avantaj elde etti diye sormamak olabilir mi? Çünkü bu darbe girişimini kimin organize ettiği hala bir muamma olduğu gibi, bu darbe girişimi esnasında yaşanan garabetler, hayatın olağan akışına aykırı, izahı güç olaylar dizisi, sonrasında iktidarın bu girişimi sorgulayan tüm damarları birbiri ardına kesmesi, bizi şüphelendirmemeli mi?

15 Temmuz öncesinde, ta 17 Aralık’tan itibaren, siyasette bir takım anomaliler yaşanmaya başladı. Evet, AKP ve Gülen Cemaati arasında bir çıkar çatışması baş göstermişti. Hakan Fidan olayı ve Erdoğan’ın sağlık sorunları yaşadığı esnada Fidan’ın bertaraf edilmesine yönelik Cemaat’i işaret eden iddialar ve dedikodular vardı. Bundan önce, Cemaat’in MGK’da tehdit olarak ortaya konması gibi emareler söz konusuydu. Her ne sebeple olursa olsun, AKP hükümetine Cemaat tarafından verilen destek ve aralarında olan görece uyum, erozyona uğramış ve bu süreç durdurulamamış ya da durdurulmamıştı. Dediğim gibi, bunlar ayrıntılar. Fakat şurası kesin ki, 17 Aralık soruşturmaları, Erdoğan ve AKP için hem iktidarları bakımından, hem de kişisel güvenlikleri açısından son derece ağır sonuçları olabilecek bir sürecin başlangıcıydı. Normal koşullarda hükümetin düşmesi, Yüce Divan mekanizmasının işlemesi gerekmekteydi. Fakat bu olmadı. Muhalefet – CHP ve MHP – bunu gündeme getirmiş olmalarına karşın bu gerçekleşmedi. Neden diye sormayalım mı? Başımızı kuma mı gömelim? Farz edelim ki 17 Aralık soruşturmalarının zamanlaması konusunda veya bu konuda olası Cemaat rolü konunda şüpheler var. Bakın dikkat edin, şüpheler haklı demiyorum. Ama farz edelim bu şüpheler, Cemaat’in yine “günah keçisi” olması durumuna yol açmış olsun. İyi de, 17 Aralık’ta patlayan kanalizasyonu görmeyecek miyiz? AKP 17 Aralığa bir sivil darbe girişimi dedi. Bunun saçmalığını sorgulamayacak mıyız? Tapeler internette. Hala dinleyebiliyorsunuz. Bu tapelerde geçen konuşma ve diyaloglar yüzlerce ağır suç içeriyor. Failler bugün iktidarda. Bunda bir garabet yok mu diyelim?

Kimse kimseyi kandırmasın. 17 Aralık herhangi bir başka ülkede olsa, orada iktidar yerle bir olurdu. Muhalefet böyle bir iktidarı çiğ-çiğ yerdi. Can alıcı soru şudur: Muhalefet ne oldu da 17 Aralığın hesabını sorma pozisyonundan, AKP söylemi olan sivil darbe pozisyonuna geldi? Öncelikle, MHP 17 Aralığın takipçisi olacağını söylüyordu. Kılıçdaroğlu meclis kürsüsünden canlı yayında 17 Aralık tapelerini millete okuyordu! Ne oldu diye sormayalım mı? Neden bir anda sus pus oldular demeyelim mi? Bugünkü durum bir anomalidir diye tespitte bulunmayalım mı?

Muhalefeti 17 Aralık’ı görmezden gelmeye sevk eden ne olmuştur? Yine, CHP’yi 15 Temmuz retoriğini kullanmaya iten nedir? Cumhur İttifakı konusunda kıyasıya destek veren MHP’nin ana motivasyonu nedir? Çözüm Süreci’nin akamete uğratılmasında kimlerin çıkarı vardı? Nasıl oldu da, 17 Aralık’tan tamı tamına bir hafta sonra Yalçın Akdoğan “milli orduya kumpas kuruldu” dedi, sonra da hemen ardından Ergenekoncu ve Balyozcu askerler ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışken apar topar salıverildi? Nasıl oldu da bugün bu konu hiçbir şekilde Türkiye gündeminde sorgulanmıyor? Sormayalım mı bu rahatsız edici soruları? 15 Temmuz’da Rusya yanlısı Avrasyacı-ulusalcı Ergenekon-Balyoz hükümlüsü askerler ne rol oynadılar? Kremlin’in adamı Aleksandr Dugin 15 Temmuz olurken neden Ankara’daydı? Bu durum Büyükada’daki sözde CIA toplantısından daha mı az önemdedir? Külahıma anlatsınlar! Bu durum dünyanın herhangi bir ülkesinde büyük olaydır! Sürmanşetliktir. Bakın ABD hala seçimlerdeki olası Rus parmağını soruşturuyor. Ki bizdeki Rus parmağı çok daha ayan beyan ortadadır. Bu soruların sorulmamasının nedeni nedir?

Nagehan Alçı Erdoğan’ın tek başına iktidarda olmadığını ima edince herkes balıklama atlıyor. Veya Abdurrahman Dilipak Ergenekon ve Balyoz aslında Batı Çalışma Grubu’dur ve Erdoğan sırtını ona yaslamıştır deyince büyük olay oluyor. İyi de son üç yıldır yüzlerce kez yazdım, ortada hayatın olağan akışına aykırı bir ton şey var, araştırmak lazım dedim, önce oralı olmadı kimse. Sonraysa beni komplo teorisi yaymakla suçlayan akademisyen meslektaşlar payladı. İyi de, bakıyorum tüm Türkiye artık canla başla derinlerden bahsediyor.

Bu derinler meselesi bir komplo teorisi falan değil. Derinlerden kastım, satıhta olmayan, bizim (kamuoyunun) gözleri önünde gerçekleşmeyen, gizli saklı siyasi pazarlıklar, ortaklıklar, aktörler, koalisyonlar, aldım-verdim ilişkileri. Bunlar olmuyordur diyeniniz var mı Allah aşkına? 15 Temmuz buram-buram bu tür belirsizlikler kokuyor. Ergenekon-Balyoz hükümlüsü askerlerin içeriden çıkartılma operasyonları adeta bas-bas şaibeli bir durum var burada diye bağırıyor. Muhalefetin üç maymunu oynaması, hayatın olağan akışına uygun olmamanın feriştahı durumunda! Satıhta olan durumla Erdoğan’ın yanında olan koalisyonun son derece şüphe çekici desteği, yeni bir konu değil. Esasında rejimin şifreleri tam da bu ilişkide gizli! Bundan dolayıdır ki ben ısrarla iktidar kavramını kullanmıyor, rejim diyorum. Çünkü Erdoğan bir gün gitse de, bu sistemik seviyedeki habis antidemokratik yapının devam edeceğini öngörüyorum. Bazı güç mücadeleleri olmaz mı? Elbette olur! Ama hiçbiri rejimin ana karakteristiğini etkileyecek boyutta olmaz. Çünkü – bir kez daha söylüyorum – rejimin diskuru ve resmi tarih tasarımını tümü kabul ediyor. Bu onları rejimin ortağı haline getiriyor.

Sağ olsun bu konuyu gündeme getirdiler. Büyük hizmettir.

2 YORUMLAR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin