Zulümden kaçış ve hicret

YORUM | UĞUR TEZCAN

Kur’an’da zulüm kavramına bir çok ayet ile işaret edilmiş. Bu, genelde günah işlemek ve fısk dairesinde dolaşmak yönüyle ele alınmış ve insanların kendi nefislerine zulmetmeleri ekseninde olmuş olsa da, fiziksel ve duygusal şekillerde insanlara zulmedenlere dair de bir çok işaretler mevcut.

Kur’an’da geçen zulüm ayetlerinin en çok ilgimi çeken yönü insanın kendisine zulmedebilen bir yaratık olduğuna dair yapılan ikazdır. Bunun haricinde, Nisa suresinde meleklerin diliyle ifade edilen “Hicret etmeniz için Allah’ın arzı geniş değil miydi?” hitabı da bana her zaman çok ilginç gelmiştir. ‘’Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdiren’’ kimselere melekler hesap sorduklarında ‘’o yerde zayıf görülenlerden idik’’ diyen insanlar İbn Abbas’a göre hicret etmek yerine orada kalmayı tercih etmişler ve ister tercihen olsun isterse de baskı yoluyla olsun müşriklerin (zalimlerin) saflarında savaşırken ölmüşlerdi (Diyanet, Kur’an Yolu Tefsiri).

Yani bir sebeple hicret etmeyerek o zalimlerin ellerinde zayıf düş(ürül)müşlerdi. Kim bilir belki de yapılan zorbalıklara ve duygusal propagandaların baskılarına dayanamayıp bir korku ve çaresizlik içine hapsolmuşlardı. Onun tesiriyle de yanlış bazı tercihler yapmak zorunda kalmışlardı. Aynı tefsirde geçen şekliyle; hicret edip o durumdan kurtulma imkanları varken o fırsatı değerlendir(e)meyip kendilerini kısır bir döngünün içine hapsetmişlerdi.

Günümüze dönelim!

Geçenlerde AKP’li birisinin Twitter üzerinden Emre Uslu’ya yazdığı mesajı okuduğumda yukarıda yaptığım giriş düştü zihin dünyama. Şöyle diyordu mesajında o kişi: ‘’… çünkü sığınmacı olarak yaşayan biri asla kendi hür iradesi ile yorumlayamaz.’’ Uslu da cevaben hem göç eden Einstein’dan ve diktatörlüklerden kaçmış diğer düşünce adamlarından hem de Habeşistan’a hicret eden ilk sahabelerden ve diğer paygamberlerden örnek vermişti.

Bu doğru bir bakış açısı! Yaklaşık 17 yıldır Amerika’da yaşıyorum. Avrupa kıtasında gördükleri zulümlerden kaçarak veya daha iyi bir yaşam için bu kıtaya akın etmiş insanların yurdu Amerika; göçmenlerin kurduğu bir süper güç. İnsanlar büyük zorluklarla okyanusları aşıp geldikleri yerlerde bile durmayıp Amerika içinde de sürekli göç etmişler. Aynı ülke, günümüzde benzer sebeplerle, yani ya kendi zorba diktatörlerinden veya kötü yaşam koşullarından kaçan milyonlarca insanın sığınak yeri, umut kapısı!

Büyük imparatorluklar kurmayı başarmış ve Allah’ın lütfu ile bizim kıt’amızda İslamın bayraktarlığını yapmış, 800 yıllık Endülüs İslam Medeniyeti İspanyollar tarafından yok edildiğinde bir imparatorluk olarak doğarak İslam’ın yeni merkezi olmayı başarmış olan Türkler de göçlerin çocuklarıdır. Bugün dünya ekonomisine ve siyasetine pek çok yönüyle tesir etmeyi başaran Yahudileri canlı tutan, hırslarını ateşleyen şey; zulümlerden kaçış yollarında edindikleri tecrübeler ve o ezilmişliklerin verdiği hayata tutunma hırsıdır. İlk peygamberden başlayarak süregiden peygamberlik yolu ve mesleği de hep hicret eksenli olmuş, onunla el ele bir kader paylaşmıştır. Bu, bizim Peygamberimiz ve sonrasında sahabe efendilerimiz ile de devam etmiştir. Hz. Musa bebek iken çıkmıştır hicrete. Hz. Yusuf henüz bir çocukken bir kuyuda başlamıştır hicret yolculuğuna. Hz. İbrahim de bir hicret peygamberidir. Hz. İsa da benzer bir süreçten geçmiş ve (sonradan değişse de) Hristiyanlığın bir dünya dini olmasına giden ilk adım onun havarilerinin Anadolu içlerine hicreti ile mümkün olmuştur. Yine İslam dininin milyarlarca insana hükmeden coğrafyalarda çiçek açması da yine hicret yollarına düşen Müslümanlar; özellikle de, tüccarlar, sufiler ve alimler vasıtasıyla olmuştur. Arap yarımadasından Kafkasya illerine, Uzakdoğu sahillerine ve Afrika steplerine, oralardan da Anadolu ve Avrupa içlerine uzanan bir yayılma hep hicret kervanları ve seferberlikleri ile mümkün olmuştur. Diğer büyük dinler olan uzakdoğu dinleri de (Hinduizm, Budizm, Şintoizm, Konfüçyüsçülük ve Taoculuk) rahiplerin ve bazı müntesiplerinin göçleri neticesinde yayılmıştır. Bunun dışında daha nice medeniyetler hep bir hicret/göç neticesinde kurulmuşlardır. Tarihin akışını değiştiren, birilerinin medeniyet kurmasına yardım ederken başkalarına da ölüm, kan, gözyaşı, kölelik, kolonyalizm getiren hareketlilikler de hep içine hapsoldukları kısıtlanmışlıkları göç ile aşmaya ve yenilenmeye çalışan insanlar eliyle olmuştur.

Dünya tarihini bir medeniyetler, savaşlar ve mücadeleler tarihi olarak okumak nasıl doğruysa, onu zamanın bağrına yayılmış bir göçler hareketi olarak okumak da pekala mümkündür. Sanki zaman; hayat dediğimiz vücudun tarih denilen damarlarında akarken, hicret/göç de o damarlarda akan kanın dolaşımı olmuştur. İnsan yaşamı kimi zaman mutluluk kimi zaman da kan ve gözyaşı olarak bu kan devinimi ile hayatını idame ettirmektedir.

Aynı serüven bugün de aynen devam etmekte! Dünyanın her yerinde ama özellikle de adına ‘’İslam Coğrafyası’’ denilen yerlerde hep acılar ve zulümler hakim. Hayat adeta göçler üzerinden devam etmekte; medeniyet telakkisi iltica sorunu ile tıkanmış durumda. Sizler bu satırları okuduğunuz anda bile Afrika’da, Avrupa’da, Latin Amerika’da, Asya’da, kurak topraklarda, denizlerde, okyanuslarda ve azgın nehirlerde muhacir insanlar yaşama tutunmaya çalışıyorlar ve türlü türlü zorlukları aşarak kendilerine sığınacak güvenli bir yurt arıyorlar. Bunların önemli bir kısmının kendilerine Müslüman diyen zalim diktatörlerin zulümlerinden kaçıyor olmaları da ayrı bir utanç olarak kan ve gözyaşı ile tarih sayfalarına; kader kalemi ile de Ahiret nüshalarına yazılıyor.

Geçen yıl ziyaretlerine gittiğim Vietnam kökenli Amerikalı bir ailenin hanımının gençlik yıllarında birkaç insanla birlikte Hint Okyanusu üzerinden Avustralya’ya bir botla nasıl özgürlüğe kaçtığını dinlerken küçüklüğüme ait bir hatıra geldi aklıma. Yıllar öncesinde babamın babaannesi olarak hatırımda kalmış olan bir yakınım, iki küçük oğlu ile birlikte küçük bir sandal üzerinde Karadenizin dalgaları ile boğuşa boğuşa Rize’ye kaçmaya çalışmış. Anne yüreği işte; o azgın ve ürkütücü dalgaların insan iradesini tükettiği, hayata tutunma ümitlerini bir pamuk gibi sallayıp fırlattığı bir hengamede çocuklarını o dalgaların bağrına şehit vermek istemez. Allah’ım!  Çocuklarımı alacaksan da burada değil, karada al diyerek dua eder. Karaya ulaştıklarında iki çocuğu da yere yığılır ve vefat ederler. Bu acı hatıra bana şimdilerde Erdoğan zaliminin ve ona yandaşlık yapan sözümona Müslümanların Hizmet gönüllüsü masum Müslümanlara, kadın-çocuk demeden, layık gördükleri zulümleri ve onların zorunlu hicrete çıkışlarını hatırlatıyor. Meriç’i geçmeyi başaran ama Yunanistan’da yavrularını emin ellere teslim ettikten sonra kalbi dayanamayıp ‘karada’ hayatını teslim eden ablamızı hatırlatıyor. Suriye’den kaçarken Ege denizinin dalgalarına yenik düşüp hayatlarını kaybeden ve cesetleri kıyıya vuran bebeklerin acı görüntüleri henüz zihinlerimizden silinmemişken şimdilerde kendi kardeşlerimizin, abla diye hitap ettiğimiz nadide ruhlu o güzel insanların ve melekvari çocuklarının, Meriç nehrinin akıntılarına yenik düşüşlerinin ızdırap dolu haberleri ile yıkılıp duruyoruz. Hayatlarında bir karıncayı bile ezmemiş insanların yedikleri o haksız ‘’terörist’’ iftirasından kaçarken, gül kokulu çocuklarını azgın akıntılardan korumak için kim bilir ne tür dualar etmiş olduklarını, nasıl çırpındıklarını düşündükçe sarsılıyorum.

Doymak bilmeyen bir iştah…

Buna karşı her göç için olmasa da kutsal göç diyebileceğimiz hicretlere maruz kalmış insanların değişik boyutlu başka bir sıkıntılarına daha işaret etmek gerekiyor. Bu insanlar, hicrete sebep olan koşullar gelişirken zalimler ve yandaşları tarafından hep hainlikle, bozgunculukla, isyan çıkarmakla, ihanetle ve türlü türlü ithamlarla suçlanıyorlar. Haklarında üretilen yalanlara ve propagandalara yılmadan göğüs germeleri gerekiyor. Ona rağmen gittikleri yerlerde de hiç rahat bırakılmıyorlar. Çünkü onların yolu hakikat yolu! Allah’a hizmet düşüncesiyle belli gayretler içerisine girmiş insanlar her zaman Şeytanların, Firavunların, Nemrutların, Yezidlerin, Süfyanların ve türlü türlü hakikat düşmanı zalimlerin hedefleri olmuşlardır. Zalimler sürekli olarak propaganda ile hayatta durmak mecburiyetindedirler. Yalan söylemek ve üretmek onlar için diyaliz makinasına bağlı yaşamak gibidir; onsuz hayatta kalmaları, halkın gözünü boyadıkları illüzyon oyunlarını, kurdukları rant ve idare sistemini idame ettirmeleri imkansız gibidir. Doymak bilmeyen bir iştah, her an kaybetme korkusuyla üzerlerine titredikleri zenginlik, rahat, rehavet, lüks, şatafat, makam, güç, rant ve itibar bağımlılıkları, bunları ellerinden alma ihtimali olan ve kendilerine biat etmemiş, eğilmeyen insanlara karşı bağırlarında besledikleri derinliği kestirilemeyen kin, ölçüsü olmayan hınç-öç alma duygusu-had bildirme dürtüsü, sınır tanımayan hırs ve durdurulması imkansız kibir onların ruhlarını adeta teslim almış, tüm insani melekelerini zehirleyip felç etmiş gibidir.

O nedenle de kendi yurtlarında barındırmadıkları, kendi iradelerine secde ettiremedikleri insanları ellerindeki tüm güç ve imkanları kullanarak ne yurtlarında iken ne de hicret diyarlarında rahat ettirmek istemezler. Habeşistan’a propaganda amaçlı elçi gönderen müşriklerin zamanından günümüz zalimlerine gelene kadar da bu hep böyle olagelmiştir. Hatta günümüzde bunun zirve yaptığını söylemek yanlış da olmaz. Bugün bir çok kardeşiniz hicret ettikleri ülkelerden kaçırılıyor, devletin tüm istihbari, siyasi ve maddi imkanları kullanılarak yurt dışındaki lobiler, elçilikler ve STK’lar aracılığı ile türlü türlü kara propagandalar yapılıyor ve insanların oralardaki mallarına, okullarına da el konuluyor. İnsanlar yaftalanıyor, fişleniyor, suçlu, terörist, hain ilan ediliyorlar.

Müsterih olunuz ve bu tezviratlara hiç aldırmadan, ümidinizi yitirmeden…

Bununla da kalmıyor; bizzat kendileri, buldukları her fırsatta meydanlardan, podyumlardan ve gazete köşelerinden propagandalarına devam ediyorlar. Propaganları ile esir ettikleri yandaşlar da bu kervana katılıyorlar ve süregiden soykırım ateşine tezviratlarıyla, iğrenç bayağılıklarıyla ve cehaletleriyle odun taşıyorlar. Belli bir merkezden üretilen onlarca suçlama kaos amaçlı ortalığa saçılıyor ve cahil insanlarca bir papağan gibi sürekli tekrarlanıyor. Bir yandan vatana ihanet, dine ihanet, ülkeyi satma, ajanlık ithamları yapılırken diğer yandan da, yabancı ülkeler nezdinde, bunlar sizi Müslüman yapmak, radikalleştirmek, ülkenizi ele geçirmek için buradalar propagandası yapılıyor.

Yıllardır dost bildiğiniz dindar insanlar da bu propagandaların veya korkuların esiri oluyorlar ve bu güzide insanlara bir vebalı muamelesi yaparak onları dışlıyor, yanlızlaştırıyor ve duygusal bir tacize tabi tutuyorlar.

İşte sizler yazının başında resmettiğim o kutsal hicretlerin bile artık daha bir zorlaştığı globalleşen bir dünyada yaşıyorsunuz. Bir ayakları zulmün merkezinde diğer (propaganda ve zulüm) ayakları da bir pergel gibi kıtalar dolaşan, doğruyu yanlış, yanlışı doğru; Cenneti Cehennem, Cehennemi de Cennet olarak gösterebilen süfyanların hüküm sürdüğü bir fitne asrında yaşıyorsunuz.

Müsterih olunuz ve bu tezviratlara hiç aldırmadan, ümidinizi yitirmeden; aksine daha büyük bir inanç ve azimle bir yenilenme içine giriniz. Maruz kaldığınız kutsal hicret bu yazının başında işaret ettiğim gibi size yenilenme, canlanma ve yeniden üretme dinamizmi verecek olan bir güçtür. Küçük bir roketi dünyanın okyanusları bile içinde tutan muazzam çekim kuvvetini yenerek uzaya çıkartan o itici güç ne ise, dünya üzerindeki yaşamı atıllık ve çürümeye götürebilecek entropik durağanlıklardan, tekdüzeliklerden, kokuşmuşluklardan, sıradanlıktan ve gerilemeden kurtaran; zamana ve tarihe akıcılık, canlılık kazandıran itici güç de, yani ona hayat öpücüğü veren dinamizm de göç ve hicrettir. İlk insanla başlayan İslam dininin kaderi de hep bu çizgide ilerlemiş ve terakki etmiştir. Muhacir insanlar ‘’vatansız ölmemişler’’, aksine (İslam dininin gelişim çizgisinde de görüldüğü gibi) gittikleri yerlerde kendilerini yeniden tanımlamışlar, ideallerine yeni bir libas giydirmişler, daha yüksek bir dinamizm ve azim ile tarihin akışına, ilmin, sanatın, hayatın gelişimine çok büyük katkılarda bulunmuşlardır. Havzasında atıl bir vaziyette bekleyip sonra da kokuşarak bataklığa dönüşen ve böylece kendine zulmeden bir su birikintisi olmaktansa yerinde duramayıp hiç bilmediği okyanuslara doğru kutsal bir göçe çıkan suların, geçtikleri yollarda çağlayanlar oluşturup toprağa, insanlara, medeniyetlere hayat veren ırmaklar olmaları gibi bir şeydir bu!

Sizleri istedikleri kadar hor ve hakir görsünler, istedikleri kadar aşağılasınlar ve iftiralar etsinler! Sizler o mukaddes hicretlerden biri ile müjdelenmiş, şereflendirilmiş bir topluluk oldunuz! Sizlere yaptıkları en iğreti itham olan ‘’vatansız öleceksiniz!’’ aşağılamasının ne aklen, ne mantıken, ne sosyal-psikolojik, ne dini, ne de tarihi hiç bir karşılığı olmamakla birlikte aksine sizin değerinizi artıran önemli bir misyonu vardır. Bunu da tarih gösterecektir! Ayrıca onların ifadesiyle ‘’kaçmak’’ veya ‘’vatansız ölmek’’ bizlerin bakış açısıyla da özgürlüğünü, insan ve kul olma onurunu korumak adına hicrete maruz kalmak; çıkarları ve korkuları uğruna zalimlere alkış tutup onların zulümlerine ortak olmaktan çok daha iyidir ve karlı bir ahiret yatırımıdır. En baştaki ayete dönersek; hicret etmek yerine zalimlerin kucağına kendisini salmak nasıl meleklerin itirazına ve (belki de) ahirette kaybetme noktasına götürüyorsa bir insanı, bunun aksini yapıp hicretle onurunu kurtarmak aynı meleklerin iltifatlarını da celbedebilir. Kim bilir belki de o ayetin dolaylı yoldan vermek istediği böyle bir ders ve mesaj da vardır bizler için!

1 YORUM

  1. Elinize sağlık.
    Bu yazılar zulüm diyarında da rahatlıkla okunabilse keşke. Bu kardeşlerimiz zulüm karşısında hicret yolunu tercih etmelerini kolaylaştıracaktır

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin