Zulümde neden aşırıya kaçıyorlar?

YORUM | UĞUR TEZCAN

İslami literatürde münafıklar ele alınırken şahıslar değil, karakter özellikleri ön plana çıkarılır. Hatta Kur’an üslubunun özsuyu olmuş yöntemde de kafirlerin eylemleri, şirkin göstergeleri ve müminlerin hasletleri irdelenirken de benzer bir yöntem takip edilir ve mikroskobun altına, sembolik birkaç isim dışında, daima karakter özellikleri konulur. Mercek altında dikkatlerimize sunulan şey insanın mahiyetidir. Hatta bizzat “Yahudi” örneği üzerinden anlatılan kıssalarda bile aslında Kur’an’ın mesajını okuyan Müslümanlara “siz de aynı duruma düşebilirsiniz, dikkat edin” mesajı vardır; ancak çoğu Müslüman bunu da anlayamadığı için o ayetlerden bir şekil Yahudi düşmanlığı çıkarır.

Çünkü, ne yazık ki, günümüz cahil Müslümanı sürekli olarak kimlikler üzerinden düşmanlık üreten İslamcı ekollerin derin etkisi ve hipnozu altındadır. O nedenle de aslında kendisine hitap eden o kıssalardan bile sürekli olarak ‘ırkçı’ ve ‘kabileci’ yorumlar çıkarıp durur! Zihin dünyası sürekli patinaj yapıp durur.

Münafık karaktere geri dönelim. Kur’an’da münafıklar ele alınırken onların her sözlerinde yalana sarıldıkları, emanete hıyanet ettikleri, zulümlerinde ve kinlerinde aşırıya kaçtıklarına işaret edilir. Bu özellikler aslında ciddi ruh hastalıklarına, kişilik bozukluklarına ve karakter yoksunluklarına dair göstergelerdir. Bu karakterdeki insanların gücü ve yönetimi ellerinde tuttukları toplumlar da kısa süre zarfında içten içe çürümeye başlarlar. Öyle bir toplum, tıpkı fertleri gibi, artık hastalıklı ve karakteri bozuk bir toplum haline çoktan gelmiştir. Bu tarz bir toplumda işler hep yaranma dürtüleriyle, yalanlarla, algı yönetme kurnazlıklarıyla, güç gösterileriyle, yalakalıklarla, rüşvetlerle, kabilecilik ve grupçuluk refleksleriyle, tacizlerle, tehditlerle ve türlü türlü zulümlerle geçer. İnsanlar güce tapmaya, korku ile yönlerini bulmaya, sürekli düşman arama ve üretme şeklinde kendini gösteren histeri nöbetlerine dûçar olurlar. Günümüz “Müslüman” toplumlarının adeta bu tür bir hastalıklar bataklığında çürümekte olduğu bir gerçektir.

O tarz bir toplumun idarecileri o kadar çok suça batmışlardır ki artık isteseler de tövbe edip geri dönemezler. Beraber suça bulaştıkları insanların ve çevrelerin de zaten buna izin vermeyeceklerini gayet iyi bilirler. Kibir beyinlerini sarmış olsa da kalpleri sürekli bir korku ve gelecek endişesi içine hapsolmuştur. Toplum da zaten bunları ne duymak ne de hesap sormak ister. Başlarına bir şey geleceğinden, kolay yoldan temin ettikleri birtakım kazançların kaybolacağından, çıkarlarının zedeleneceğinden endişe edip dururlar. Köpek balığı avını parçaladığında etrafta dolaşıp küçük artıkları toplayan balıklar gibidir onlar!

Onların kaderi artık ancak ahiret medyalarında, o da yine korku ve acizlik duygusundan, biraz olsun cesaretlenip, o zalimlere “biz sizin yüzünüzden bu hallere düştük” demek ama dünyada iken kendilerini aşağılayan ve aldatan o zalim münafıklar tarafından “Biz sizi zorla mı o yola soktuk; her şeyi bilerek ve isteyerek peşimizden geldiniz” tarzında bir savuma ile ahiret meydanlarında da yine bizzat o zalimler tarafından aşağılanmak ve küçük düşürülmektir. Sanırım böyleleri için ahirette en acıklı an böyle aşağılayıcı bir muameleye maruz bırakılmaları olacaktır.  

Türkiye özelinde bakarsak çoğu siyasi lider ve devlet denilen siyasi ve bürokratik aygıt, dini literatürün dışında bile, ‘münafık’ karakterlidir. Yani Türkiye’de münafıkane bir siyaset ve devlet yönetimi anlayışı hakimdir. Halkı sürekli olarak duygular, semboller ve (çoğu yalan olan) algılar üzerinden aldatan ve hizada tutan, onları bölerek, daima bir korku ve gelecek endişesi çemberinin içerisine hapsederek yönetmeye çalışan bir zihniyet mevcuttur. Ergenekon ile ilgili yazdığım yazılarda kullandığım ‘ahtapot’ benzetmesini hatırlayın. Hâkim güç, bir ahtapotun kolları gibi siyasi partiler ve bürokrasi aracılığı ile hayatiyetini devam ettirir. Bu yönetim çarkına giren çoğu insan o münafık karakterli aygıtın boyası ile boyar kendisini ve sistem içerisinde kamufle olur, vicdanını ve ahlakını o ortamda eritip o kirli karışımın bir parçası, ‘kurnaz’ bir neferi haline gelir.

Hep işaret ettiğimiz gibi bugünün Türkiye’sinde Erdoğan ve AKP aracılığı ile Hizmet Hareketine bağlı Müslüman insanlara karşı büyük bir zulüm ve soykırım uygulanıyor ve bu, kendilerine Müslüman diyen geniş bir kitle tarafından iştahla yürütülüyor. Haksız yere suçlanıp hapse tıkılan, görevlerinden atılan, göçe zorlanan ve kaçırılıp işkence edilen insanların mallarına da iştahla el konuluyor. Erdoğan, ülkeyi böyle bir soykırım makinesi haline getirirken Ergenekon denilen büyük suç örgütünden de her türlü desteği alıyor. Erdoğan’ın artık toplumun gözü önünde sergilediği, ileride belki de tarih ve ekonomi kitaplarında bile okutulacak olan büyük yolsuzluk ve hırsızlık pastası, kısmi oranda kendi tabanı ile önemli oranda da Ergenekoncu çevreler ile pay edildiği için “yüzük kardeşliği” şimdilik bozulmadan devam ediyor.

Erdoğan ve Ergenekon kendi pislik ve soygun düzenlerine en büyük tehdit olarak gördükleri dürüst, eğitimli ve “ahtapotun kollarından” bağımsız kalarak organize olabilmeyi başarabilmiş olan bu insanlara karşı inanılmaz bir hınç ve kin besliyorlar. Çünkü dürüst ve ahlaklı insanın varlığı bile ahlaksız ve hırsız insanların endişe, korku, kıskançlık ve aşağılık kompleksi duyguları altında yaşamaları için yeterlidir. O temiz insanların oldukları yerlerdeki duruşları ve bakışları dahi yok edilmeyi hak etmeleri için yeterli bir sebeptir o zalimlere göre. Böyle gerçek Müslümanların ağızlarından çıkabilecek ve halkı uyandırıp bir araya getirebilecek değerde tek bir hakikat sözcüğünün çıkma ihtimali bile, Firavun’un rüyasında gördüğü ve ileride doğup alternatif bir güç olacak ve Yahudileri Mısır’dan çıkaracak o ‘erkek çocuk’ gibi görülür adeta. Zaten o yüzdendir ki Erdoğan ve Ergenekon ile temsil edilen zihniyetin Hizmet Hareketinden insanlara hamile kadın, bebek demeden aşırı derecede zulmetmelerinin önemli bir sebebi budur. O doğacak ‘erkek çocuğu’ bulup öldürme hırsı ve korkusunun günümüze yansıyan şeklidir. En zayıflara kadar ezerek yok etmeye, korkutup dağıtmaya çalışırlar.

Evet! Erdoğan da Ergenekoncular da aşırı derecede korkuyorlar. Kendi algı operatörü olan gazeteciler, siyasiler ve ‘aydınlar’ aracılığı ile her gün ısrarla ve hırlayarak “Fetö” diye bağırıp durmalarının nedeni, o yalan balonunun sönme ihtimalinden korkuyor olmalarıdır. O balona her gün yalan ve algı üflemek zorundalar. O nedenle de her gün bir yerleri basıp birkaç öğretmen, iş adamı ve kadın tutuklamaları ve ‘kermes düzenlemiş’, ‘soyadı Gülen’, ‘cevşen okumuş’, ‘uygulama indirmiş’ gibi basit nedenlerle onlara kelepçeli yürüyüş yaptırıp halka ezberletecek sıklıkla haber yapmaları elzem. Şimdilerde bazı isimlerin çıkıp Batı insanına hitap edecek şekilde bunlar ‘kült’ demelerinin altında bile bu çabalar yatıyor.

Çok büyük yolsuzlukların, hırsızlıkların ve ahlaksızlıkların bataklığına düştüler. Kurdukları sistem sırf algılar ve yalanlar üzerine inşa edildi. Yüz yıldan fazla bir süredir kazandıkları güç ve imtiyazları kaybetmemek adına bir siyaset tiyatrosu oynayıp duruyorlar. Erdoğan ile sadece yeşil gömlek giymiş olan, Erdoğan ve AKP gibi kullanışlı bir maşa vitrinde iken içindeki tüm kini ve (aslında) korku ve beceriksizliği kusan münafık bir sistemden bahsediyoruz. Varoluşsal bir korku hali ile titriyorlar ve o nedenle de gözlerini karartmışlar. Çoluk çocuk demeden yok etmeye, sindirip dağıtmaya çalışıyorlar. Bir yandan aşırı derecede zulmederek diğer yandan da Müslüman imajından insanları tiksindirmeye çalışarak aslında şunu başarmaya çabalıyorlar: Bu alternatif güç olabilecek karakterdeki gerçek Müslümanları yok etmeyi beceremezsek bile ortama öyle bir korku ve nefret havası salalım ki insanlar bu topraklarda bir daha bir araya gelip böyle birliktelikler gerçekleştiremesinler ve hatta Müslüman ve Cemaat imajından nefret edecek hale gelecekleri için de bir daha bir araya gelmek bile istemesinler ve birbirlerinden hep uzak dursunlar!

Örnekler uzatılabilir ve mevzu daha da derince ele alınabilir. Şimdilik bu kadarı ile iktifa edelim. İşte bu yazıda işaret ettiğim hususlardan ötürü bu zihniyet ile ve Erdoğan kavramı ile ilim, söz, hakikati temsil, yerinde durma, dağılmama, daha iyi organize olup daha sistemli hareket etme ve yeni nesiller yetiştirme şekilleriyle mücadele etmek dini ve insani bir vazife ve hatta cihattır.

Onların karakteri hırsla ve hınçla sürekli parçalamaya, tüketmeye, şişip büyümeye, korkutmaya ve yok etmeye; sizlerinki ise azimle, sabırla ve inançla sürekli birleştirmeye, üretip inşa etmeye, tevazu ile derinleşmeye, ümit ve şevk aşılamaya ve yaşatmaya programlanmıştır. Her varlık karakterinin gereğini sergiler!

4 YORUMLAR

  1. Bu yazıda Ebubekir(r.a) sadakati, Ömer duruşu, Osman hilim ve tevazusu, Ali mertliği ve dahi sahabi ruhu buldum.Çerçeve ile duvara asılsa sezadır.İlim tefekkür strateji metod ne arasan bulabileceğim bi metin kaleme almışsınız.teşekkürlerr.

  2. Bir insanın annesi, babası, çocuğu, dedesi, torunu da cezalandırılıyorsa bu insanlar arasında bir bağdan kaynaklanmaktadır. Bu bağın akrabalık bağı olması kadar değer yargıların da bu akrabalık yoluyla geçmesi nedeniyledir. Bu da düşmanlığın insanlardan ziyade değer yargılara yapıldığını göstermektedir. O yüzden bir çocuk da cezalandırılmaya muhatap olmaktadır. Cezalandırma yöntemi ise o kişiyi tamamen devletten, toplumdan soyutlamak şeklindedir. Toplumdan bile soyutlaması göstermektedir ki o değer yargıların toplum içinde bile bulaşması istenmemektedir. Cezalandırma yöntemi hizmet yönteminin tam tersidir. Bu da düşmanın değer yargıları olduğunu kanıtlamaktadır. Korkulan şey değer yargılarıdır, o yargıların yayılmasıdır. Peki neden korkulmaktadır? Bence korkanlar sadece tayyip ve ergenekon değil, dışarıdan da korkanlar var. İçerde türklere hakim olan güçler kontrollerin ellerinden çıkmasını istemiyor. Dış güçler ise kendi hesaplarına göre türkleri yönlendirmeye çalışıyor. Bu kadar çıkar hesabı içinde birileri çıktı ve kendi değer yargılarını uygulamaya başladı. Aslında anayasasına bağlı, çalıştığı kuruma, yasalara bağlı insanlar, devlet ile kendisi arasındaki ilişkiyi zedeleyecek, emanete ihanet edecek konularda çok hassas davrandılar. Devletlerine kuvvetle bağlıydılar ve devletin çıkarını zedeleyecek şeylere değer yargıları ölçüsünde fırsat vermiyorlardı. Bu bağlılık yukarıdakileri rahatsız etti. Dolayısıyla aslında fetöden kastedilenler bu insanlardır. Devlete bağlı olmak suç olmuştu. Yani devlete bağlılık yada değer yargılara bağlılığın adı terör bağı olmuştu. Bunlarla yani ‘terör’ ile mücadele anayasa çerçevesinde yapılamazdı. Zaten adamlar anayasaya sımsıkı bağlılar, koparamıyorsun oradan. Hukuk dışına çıkmak gerekiyordu. Aynı toplumun hukuktan nefret etmesi gibi bunlar da hukuktan nefret etmekteydiler. Bu iki taraf arasında normalde toplum vicdanı ağır basar, kötüler azınlıkta olurlardı, yani öyle olması gerekirdi. Ama tablo o kadar kötüydü ki insanların çoğu hukuktan nefret edenlerin yanında yer aldı. Yani hukuktan yana değil güçlüden yana yer aldılar. İşin garip tarafı insanlar da bunu suç kabul ettiler. Hukuk dışına çıkabilirsin dediler. Bu insanların hukuk anlayışının olmadığını göstermektedir ve bu çok kötü birşey. Toplum içinde kalabalıklar arasında hukuku hiçe sayan insanlarla birlikte yaşıyorsun. Dinimizin hiçbir değerini ortaya koyamadılar. Hiçbir ahlaki değer ortaya koyamadılar. Toplum kesinlikle güce tapıyor. Allahın kendini neden gizlediğini anladım. Eğer Kendini göstermiş olsa bu durumdaki insanlar daha büyük bir güç gördüklerinden Allaha yönelecekti. Dar dairede, küçük dünyalarında yada beyinlerde güç odağı olarak tayyipi görmektedirler. Biri güçlü olmayı diğerleri de güce tapmayı sevmektedir. Güç ise devlet. Devleti ayinlerinde kullanıyorlar. Haliyle devlete bağlı vazifesini yapmaya çalışanlar rahatsız edilmektedir. O devlet elbet bu gidişle başına birşey gelir. O zaman oynayacak oyuncağınız olmayacak.

    • “Dolayısıyla asında fetöden kastedilenler bu insanlardır. Devlete bağlı olmak suç olmuştu.”
      Bu yanliş,

      “Bu da düşmanın değer yargıları olduğunu kanıtlamaktadır. Korkulan şey değer yargılarıdır, o yargıların yayılmasıdır.”
      Bak bu doğru

  3. Ben, Hizmet hareketine yıllardır artarak ve azgınlaşarak yapılan bu vahşı soykırımı anlamakta hadsız zorlandım.
    Zülmü iliklerine kadar yaşamiş bir Kürt olarak, Hizmet hareketine islamcılar eliyle yapılan bu zülmü anlamak ve algılamak için gece gündüz konuyu okumaya- takip etmeye çalıştım.

    Ve yıllardır bunu yapıyorum.

    UĞUR TEZCAN beyefendinin bu

    “Zulümde neden aşırıya kaçıyorlar?”

    başlıklı makalesi bu konuda yaşadığım susuzluğu tam olmasada büyük ölçüde gidermiş oldu.

    Kendisine susuzluğumu giderdiği için teşekkür ediyorum.

    Ve bu makaleyi Bilgisayarima kopyaladım.
    Olur ya bir gün bir takibata uğrar ve bu makaleyi bilgisayarimda görürler sonrada müebbet verirler diyede derinden de olsa korktum. Yani korku bu kadar güncel ve de genelleştirilmiş….

    Gerci bizim gibi Kürtler TC de anadan doğma sabıkaliyiz.

    Bir de Fetö den olsa

    Çifte sabıkalı oluruz.

    Biliyorum gülüyorsunuz ama Ahmet Altan gibi bir delikanlı hem fetöcü hemde pkk lı ve de darbeci diye müebbet aldığınıda hatırlatmak istiyorum.

    Tuaf ama TC de darbelere EN YÜKSEK SESLE karşı çıkan Ahmet Altan darbeden müebbet aldı.
    Çünkü Hizmet hareketi ile ortak evrensel değerlere inanıyordu. Ve dışarıda kalsa idi, darbeyi en can alıcı cümlelerle ve mantikla irdeleyecekti,…
    mahkumiyetinin yegane sebebide budur aslında…

    Uğur Tezcan beyden birde RN cemaatından insanların Hizmet ehline yapılan bu zülümlere niçin kayitsiz kaldıkları, HATTA onayladıkları ıle ilgili bir yazı yazmasını istirham ediyorum.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin