Zorba yönetimler ve işkence

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

İşkencenin tarihi, insanlık tarihî kadar gerilere gider. İnsanlık tarihi aynı zamanda şahıslar veya devletler tarafından işlenen vahşet ve gaddarlıklar tarihidir. Çok basit gerekçeler ileri sürülerek veya küçük suçlar bahane edilerek niceleri insan haysiyetini beş paralık eden işkencelere maruz bırakılmıştır. Daha birkaç asır öncesine kadar varlığını devam ettiren engizisyon mahkemeleri, sapkınlıklarını, bâtıl itikatlarını veya işledikleri bir kısım suçları gerekçe göstererek yüzbinlerce insanı akla hayale gelmeyecek işkence yöntemleriyle infaz etmiştir. Dünyanın daha farklı ülkelerinde de insanlar, okumaya ve duymaya bile tahammül edilemeyen nice korkunç işkencelere katlanmak zorunda kalmışlardır. İşkence ve kötü muamele, özellikle kölelerin ve savaş esirlerinin ayrılmaz kaderi haline gelmiştir. İşin tuhaf yanı da işkenceciler, insanlıkla telif edilmesi mümkün olmayan en vahşice muameleleri dahi meşrulaştırmanın bir yolunu bulmuşlardır.

Günümüzde soykırım, ayrımcılık ve şiddet gibi suçların yanı sıra işkence de en büyük insanlık ayıbı olarak kabul ediliyor. Öyle ki bu tür suçların “insanlık suçları” olarak isimlendirilmesi yaygınlık kazandı. Günümüzde işkenceyi meşru gören neredeyse hiçbir mevzuat yok. Ülkelerin medenileşmesi ve uygarlaşması, insana ve insan haklarına verdiği değerlerle ölçülüyor. Bu yüzden insanlık onuruyla bağdaşmayacak bütün kötü muamele biçimlerine şiddetle karşı çıkılıyor. Savaş da dâhil olmak üzere hiçbir durumun işkenceyi meşrulaştıramayacağı ısrarla vurgulanıyor. Bir kısım hukukî gerekçelerin işkencenin mazereti olarak öne sürülmesi kabul edilmiyor. İşkenceye karşı “sıfır tölerans politikası” önem kazanıyor. Uluslararası kurum ve kuruluşlar, işkencenin önüne geçme adına  kanunlar çıkarıyor, işkencecileri bundan caydırma adına tedbirler alıyor, onlara en ağır cezaları takdir ediyor.

Acaba bu konuda alınan tedbirler işkenceyi önlemeye yetiyor mu? Modern ve medeni dünyada artık işkencenin ortadan kalktığı iddia edilebilir mi? Devletlerin yasal mevzuatları ile fiilî uygulamaları birbirine muvafık mı? Kanunlarında işkenceyi yasaklayan devletler, kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda onu lanetleyen liderler, fiilî uygulamalarında kendileriyle tutarlı davranıyorlar mı? Ağızlarından insan haklarını, demokrasiyi ve adaleti düşürmeyen devletlerin nezarethanelerine veya hapishanelerine düşen insanlar, gerçekten adil yargıya, insanca muamelelere muhatap oluyorlar mı?

Maalesef bütün bu sorulara olumlu cevap vermek mümkün değil. Yapılan çalışmalar, hazırlanan raporlar, medyaya yansıyan haberler, görgü tanıklarının veya işkenceye maruz kalan mağdurların ifadeleri bize tersini söylüyor. Geçmiş dönemlere nispeten işkence ve kötü muamelenin yoğunluk ve yaygınlığı azalmış olsa da perde arkasında, gözden uzak mekânlarda varlığını devam ettiriyor. Sanık ve suçluların yanı sıra çoğu zaman masumlar da cezalandırma, itirafa zorlama, bilgi alma, göz dağı verme gibi maksatlarla en aşağılayıcı ve alçaltıcı kötü muamelelere maruz kalabiliyor. Kaybolanlar veya işkenceden ölenler için başka mazeretler uyduruluyor. Dolayısıyla normlar ile realiteler, söylem ile eylemler arasında ciddi bir uçurum olduğu muhakkak.

İşkencenin Sebepleri

İnsanlar nasıl oluyor da bir başkasının, dayanılmaz acı ve ıstıraplar çekmesine sebep oluyor veya buna rıza gösteriyorlar? Gerçekten işkenceyi meşrulaştıran bir kısım dinî, siyasî, sosyolojik veya psikolojik sebeplerden bahsedilebilir mi? Bu sorular üzerinde ciddî kafa yormadan ve bunlara net cevaplar vermeden işkencenin önüne geçilmesi çok zor.

Tarihte veya günümüzde uygulanan işkencelere bakılacak olursa buna sebep olan pek çok faktör olduğu görülür. Mesela bunlardan birisi cezalandırmadır. Bir kısım devletler bazı suçlar işleyen, otoriteye karşı gelen veya heretik ilân ettikleri kişilere ölüm cezasını dahi az bulmuş olacaklar ki; ya onlara ölümden önce insanlık dışı işkenceler yapmış; ya da çarmıha germe, canlı olarak asma, diri diri ateşte yakma, kaynar suya atma, derisini yüzme, parçalara ayırma, hayvana bağlayıp sürükleme, aç ve susuz bırakma gibi onları acılar içinde öldürecek akıl almaz metotlar uygulamışlardır. Yani işkence, devletin, koyduğu yasaların çiğnenmesi karşısında “adaleti” sağlama adına başvurduğu bir yol olmuştur.

İnsanların düşman ilan ettikleri kişi veya halklara karşı içlerinde biriken kin ve nefret duyguları da fırsat ele geçirdiklerinde onları işkence yapmaya sevk eden diğer bir faktördür. Savaşları buna misal verebiliriz. Gerek savaşılan kimselerin normal yollarla öldürülmeyip daha fazla acı veren yolların tercih edilmesi gerekse savaşta ele geçirilen esirlere karşı yapılan türlü türlü işkenceler bu tür olumsuz duyguların dışa vurmasıdır.

Öç alma isteği de zaman zaman bazı insanları işkence yapmaya sevk etmiştir. İşkence uygulanan muhatabın dayanılmaz acılar içinde kıvrandığını ve çığlıklar attığını görmek, içte yanan intikam ateşinini söndürmede en etkili ve tatmin edici çözüm olarak görülmüştür. Mesela haksızlık ve zulme uğradığını veya şahsına ya da ailesine saldırıda bulunulduğunu düşünen bir kimsede öç alma ve cezalandırma duygusu gelişmiş ve bu da işkenceyle teskin edilmeye çalışılmıştır. Aynı şekilde işkenceye uğrayan birisi, gücü ele geçirdiğinde veya fırsatını bulduğunda kendisi de aynısını yapmıştır. Çünkü işkence gören bazı bireylerin kendileri de potansiyel birer işkenceci haline gelir. Zulüm yeni zulümler doğuracağı gibi, vahşet de yeni vahşetlere sebep olur.

Bazı toplum bireylerinin sahip olduğu sadist ve mazoşist eğilimler de işkencenin ortaya çıkmasının ve yaygınlaşmasının diğer bir sebebidir. İşkence uygulamaktan veya işkence uygulanan kimselerin acıyla inlemesini seyretmekten zevk alan sadistler; veya kendi kendine işkence yapmaktan dahi zevk alan mazoşist tipler neredeyse her toplumda var olmuştur. Bazen de toplumda devam ede gelen şiddet ve işkenceler bazı bireyleri sadizmin veya mazoşizmin kucağına atmıştır. Her ne olursa olsun neticede bu tür aşırı eğilimleri olan kimselerin varlığı her zaman için başkaları için bir tehdit olmuştur.

İşkencelerin Baş Sorumlusu: Ceberut Devlet

Elbette daha farklı sebepler üzerinde durulabilir. Fakat hepsinden de önemlisi gerek tarihte gerekse günümüzde işkencenin sürüp gitmesinin en önemli sebebi kanaatimizce devletin totaliter ve ceberut bir karaktere bürünmesi veya idarecilerin zorbalık ve despotluğa meyletmeleridir. İşkence, bütün tiran ve diktatörler tarafından kitleleri otoriteye boyun eğdirmenin, aykırı sesleri kısmanın, düşmanları ezmenin, muhalifleri sindirmenin en etkili yolu olarak görülmüştür. Söz konusu muhalifler, ister siyasi parti üyeleri, ister farklı ideoloji mensupları, ister etnik, mezhepsel veya dinî azınlıklar olsun, türlü türlü eziyet ve işkencelerle onların direnci kırılmış ve iflahları kesilmiştir. Zira zorba yönetimler; baskı, zorbalık, şiddet ve işkenceyi, saltanatlarını korumanın ve devam ettirmenin en etkili ve pratik vasıtaları olarak görmüşlerdir.

İstibdadın yoğunlaşması ve devlet gücünün tekelleşmesi nispetinde halk üzerinde baskı ve işkenceler de artmıştır. Hiç şüphesiz bu tür devletlerde onur kırıcı her tür işkencenin reva görüldüğü kimseler daha ziyade siyasi suçlular olmuştur. Bırakalım devlete karşı başkaldırı ve isyanı, resmi devlet ideolojisini benimsememe ve devlet politikalarını eleştirme dahi en ağır cezaların uygulanması adına yeterli bir sebep olarak görülmüştür. Devletin, bütün farklılıklara savaş açan tektipleştirici politikasının faturası halk açısından çok ağır olmuştur. Zira farklı fikirlerin suç sayıldığı, “düşünce suçlularının” arttığı bir ülkede hiçbir vatandaşın şeref ve onuruyla bir hayat sürmesi mümkün olmadığı gibi, can ve mal güvenliği de kaybolacaktır.

İşkencenin tarihini yazan George R. Scott, Engizisyon işkencelerini anlatırken şöyle bir vakıadan bahseder: “Suçlamaların büyük çoğunluğu şu ya da bu biçimde engizisyoncuların veya Kilise ile bağlantılı yüksek bir görevli ve nüfuz sahibi kişilerin husumetine uğramış bireylere karşı kasten uydurulmuştu. Engizisyoncuların büyük gücü ve özellikle de tutuklulara işkence yapılması için emir vermede yetkili olmaları, diş biledikleri herkesi mahkum etmelerini kolaylaştırıyordu.” (Scott, İşkencenin Tarihi, s. 92)

Scott’un bu tespitleri bize totaliter yapıların nasıl bir canavara dönüşebildiklerini ve en başta da kendi vatandaşlarını yemeye başladıklarını gösteriyor. Zira adalet ve hukukun etkisiz hâle geldiği, insanların can ve mal güvenliğinin baştaki zorbaların insafına bırakıldığı bir yerde “suçun şahsiliği”, “masumiyet karinesi” ve “cezanın suça uygunluğu” gibi ceza hukukuna ait en temel ilkelerin dahi bir önemi kalmaz. Oldukça vahi sebeplerle insanlar mahkum edilebilir. Bir kişi hakkındaki şüphe ve iftiralar dahi işkence için yeterli görülebilir.

Zorba idareciler, gerek kendi vicdanlarını rahatlatma, gerekse halkı ikna etme adına, uyguladıkları insanlık dışı işkence ve kötü muameleleri makul gösterme ve meşrulaştırmada da oldukça ustadırlar. Onlar kendi vatandaşlarına uyguladıkları eziyet ve işkencelerden ne yapıp edip aklanmanın bir yolunu bulurlar. Onlar açısından zorbalık ve işkencenin asıl sebebi, halk arasına saldıkları korkuyla her türlü itaatsizlik ve muhalefetin önüne geçmek olsa da; halka başka hikayeler anlatırlar. En çok itibar gören söylem ise devletin yüceltilmesi, kutsanması ve devletin âlî menfaatleri gereği fertlerin feda edilebileceğidir. Yani onlar buldukları “sevimli adlarla”, “makul gerekçelerle” bir şekilde zalimliklerinin üstünü örtmeyi, her türlü barbarlığı haklı çıkarmayı başarırlar.

Tabi bu arada gerek işkencecilerin gerekse halk yığınlarının, eziyet ve işkence gören kimselerin fazlasıyla bu tür kötü muameleleri hak ettiklerine inandırılması gerekiyor ki muhtemel tepkilerin önüne geçilebilsin. Bunu sağlama adına çeşitli iftira ve karalamalarla en başta “mücrimler”in itibarıyla oynanır; onlar halk nazarında “değersiz kimseler” haline getirilir. Sonrasında isnat edilen asılsız bir kısım suçlarla söz konusu kimseler kriminalize edilir, ötekileştirilir, şeytanlaştırılır ve hakkından gelinmesi gereken düşmanlar haline getirilir. Haliyle bu tür “canilere” yapılan işkence toplum vicdanında da meşruiyet kazanmaya başlar. Gerek tarihteki gerekse günümüzdeki pek çok vaka incelendiğinde hemen hemen aynı yolların takip edildiği hayretle müşahede edilecektir.

İşkencenin Vahim Neticeleri

İşkencenin söz konusu olduğu bir devlette öncelikli olarak bundan zarar görenler elbette işkenceye maruz kalanlardır. Onun zararı ne sadece bedene verdiği dayanılmaz acı ve ıstıraplarla, ne de işkence neticesinde ortaya çıkan sakatlanmalar, travmalar, akıl kayıpları ve ölümlerle sınırlıdır. Bütün bunların yanında o, onur kırıcı ve küçük düşürücü bir muamele olması itibarıyla insan şahsiyetine yöneltilmiş en büyük saldırıdır; insanın haysiyetini kıran ve kişiliğini zedeleyen bir vahşettir. Yeryüzünde halife olarak yaratılan, bütün varlıklar üzerinde tasarruf yetkisi olan oldukça şerefli ve mükerrem bir varlığın aşağılanması ve küçük düşürülmesi demektir. Dolayısıyla işkence, insanın hem bedensel ve maddî hem de ruhî ve manevî varlığını yıkan, tahrip eden bir suçtur.

Ne var ki işkencenin zararı sadece buna maruz kalan fertlerle de sınırlı değildir. Özellikle sistematik bir şekilde gerçekleştirilen işkencenin negatif tesirleri bütün toplumda görülür. İşkenceciler, bu fiilleriyle toplumun geri kalan kesimlerine de göz dağı verirler. İnsanların sosyal, iktisadi ve siyasi hayata müdahale etme şevklerini kırarlar. İnsanların akılları ve vicdanları üzerinde baskı oluştururlar. Toplumu suskunlaştırırlar.

Dahası vatandaşlarına zulmeden, şiddet ve işkence uygulayan bir devletin bu tavrı, zamanla halk tarafından da örnek alınır. Bu tür zorbalık ve barbarlıklar insanlar nazarında normalleşmeye başlar. Kamusal vicdan yaralanır,  toplumun ruh sağlığı bozulur. Şiddet, taciz, tecavüz, işkence gibi kötü muameleler vatandaşlar arasında kendine daha fazla yer bulur.

İşkence çoğu defa itiraf, iftira ve suçlamaları da beraberinde getirir. Çoğu kişi, çektiği eziyet ve acılar tahammül edilemez boyutlara ulaşınca en yakınlarını ele verir, şikayet eder. Bu da insanlar arasındaki güveni yıkar, toplum fertlerini birbirine düşürür. Bölünmelere, kutuplaşmalara ve düşmanlıklara sebep olur. Bu açıdan işkence ahlakî ve etik değerler açısından da önemli bir tehdittir.

Bütün bunların yanı sıra yapılan işkenceler önemli haksızlıklara sebep olur, hukuku yozlaştırır. Her ne kadar zaman zaman delillerin ortaya çıkarılması ve gerçek suçluların bulunması gibi hukukî gerekçelerle işkenceye başvurulsa da işkence hiçbir zaman hak ve adaletin sağlanması adına bir yol ve yöntem olamaz. Onun hukuka verdiği zararlar, umulan faydalardan çok daha büyüktür. Her şeyden önce insanların işkence altında verdikleri beyanlara, yaptıkları itiraflara hiçbir zaman tam olarak güvenilemez. Zira işkence belirli bir eşiği aştıktan sonra çoğu insan işkencecilerin duymak istediklerini söyler, içeriğine bakmadan önüne konulan belgelere imza atar. Bu tür tehdit, icbar ve zorlamayla alınan beyanlar ise gerçek rıza ve iradenin dışa vurumu değildir. Çoğu kişinin işkence altında söylediği sözleri mahkemede yaptığı savunmada değiştirmesi de bu yüzdendir.

Ayrıca işkencenin olduğu bir yerde yargısız infazlar olur; masumlar ile suçlular birbirine karışır; daha önce de zikrettiğimiz en temel hukuk ilkeleri ayaklar altına alınır. Bu sebeple siyasi hedefler, intikam duygusu, kin ve nefretler vs. işkence uygulanması adına bir gerekçe olarak görülse de; hak ve adaletin sağlanması adına işkence uygulanmasının gerçekle bir ilişkisi yoktur. Hukukta her suç, delillerle sabit olur. Suçluluğu ispat edilmediği sürece her insan masumdur, dokunulmazdır. Suçluluğu sabit olduktan sonra ise sadece kanunlarda öngörülen cezalar uygulanabilir. Bu cezaların da işlenen suça uygun, adil, suçlu için ıslah edici, başkaları için de caydırıcı olması gerekir. Üstelik devletin vazifesi işkenceyle gerçek suçluları bulmak değil, suç delillerine bakarak kanunları tatbik etmek, adaleti yerine getirmektir.

İslâm işkenceye müsaade eder mi?

Buraya kadar yapılan izahlardan da anlaşılacağı üzere işkence haksız bir fiildir, kul hakkını tecavüzdür, büyük bir zulümdür, korkunç bir vahşettir. Bunların tamamı ise dinen yasaklanmıştır. Bu sebeple İslam’ın genel öğretisine muttali olan bir insan, dinî hükümlerin hiçbir şekilde işkenceye geçit vermeyeceğini bilir. İnsanlık için bir rahmet ve şefkat dini olan İslam’ın işkence gibi bir barbarlığa müsaade etmesi düşünülemez. Zira bugüne kadar hiçbir din veya din görünümlü organizasyon, insan haklarına, insanın şeref ve haysiyetinin korunmasına İslam kadar önem vermemiştir. İslam’ın insan hayatına kast eden, onun ırz ve namusunu lekeleyen, şahsiyet ve kişiliğini zedeleyen kimselere karşı en ağır cezaları öngörmesinin sebebi de budur.



İşkence, hem fert ve toplum açısından ciddi zararları olduğu, hem İslam’ın korunmasını hedeflediği can güvenliğini tehdit ettiği, hem de pek çok zulüm ve haksızlıklara yol açtığı için din nazarında en merdut fiillerden biri kabul edilmiş ve haram kılınmıştır. Efendimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde, “Allah’ın kullarına işkence etmeyiniz!” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 35/382) buyururken, başka bir hadiste ise işkencecilerin akıbetini şu sözleriyle haber vermiştir: “Dünyada insanlara işkence edenlere Allah da ahirette azap eder.” (Müslim, Birr 117-119)

Hişam b. Hakîm bir gün Şam bölgesinde dolaşırken bir kısım çiftçilerin güneş altında bekletildiğini görür ve bunun sebebini sorar. Cizye ödemedikleri için kendilerine böyle bir ceza verildiği söylenir. Bunun üzerine Hişam da Hz. Peygamber’in yukarıdaki hadisini hatırlatır ve onları serbest bıraktırır. (Müslim, Birr 118)

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, normal şartlarda değil, savaş şartlarında dahi işkence yapılmasını yasaklamıştır. Onun, savaş için tayin ettiği komutana yaptığı tavsiyelerden birisi de şudur: “Savaşta aşırı gitmeyin, anlaşmaları bozmayın, işkence yapmayın.” (Müslim, Cihad 3) Daha başka hadislerinde de Efendimiz, esirlere iyi davranılmasını emretmiş, bilgi almak maksadıyla bile olsa onların dövülmesini yasaklamış, onlara eziyet ve işkence yapılmaması gerektiği üzerinde hassasiyetle durmuştur. (Buhari, Mezalim 31; Vâkıdî, 2/514; İbn Hişâm, 1/616-617) Nitekim bir savaşta Nebiyy-i Ekrem’in azılı düşmanlarından birisi esir alınınca bazıları ona işkence yapılmasını teklif etmiş fakat bunu şiddetle reddeden Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ben ona işkence yapmam. Aksi takdirde Peygamber dahi olsam Allah beni de aynı şekilde cezalandırır.” (Vâkıdî, 1/107)

Bütün bunların yanında, “Merhamet edene Allah da merhamet eder. Siz yerdekilere merhamet edin ki gökteki de size merhamet etsin” (Ebû Davud, Edeb 66); “Allah yumuşak davranır, yumuşak davrananları sever. Şiddetli ve kaba davranmaktan dolayı vermeyeceklerini yumuşak davranmaktan dolayı verir.” (Müslim, Birr 77) hadislerinde olduğu gibi çok sayıda beyanıyla mü’minlere sürekli affı, merhameti ve şefkati tavsiye etmiştir.

Bırakalım işkence gibi insanlığa sığmayan vahşi davranışları, İslam, bundan çok daha hafif olan eziyet verici ve incitici bir kısım fiilleri dahi yasaklamıştır. Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Mü’min erkek ve mü’min kadınlara haksız yere, kötü söz ve hareketleriyle eziyet edenler, bir iftira ve aşikâr bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzâb sûresi, 33/58) Gıybet etme, su-i zanda bulunma, kusurları ifşa etme, insanlara zorluk çıkarma gibi tavırlar da bu cümledendir. Konuyla ilgili bir hadis şu şekildedir: “Kim başkasının kusurlarını ifşa ederse Allah da kıyamet gününde onun kusurlarını ifşa eder, kim insanlara meşakkat ve zahmet yüklerse Allah da kıyamet gününde ona meşakkat yükler.” (Buhari, Ahkam 9)

Hatta Allah Resûlü (s.a.s) bir gün camide, sonradan gelen bir kişinin insanların sırtları üzerinden atlayarak kendisine yakın bir yere gelip oturduğunu görünce, namazdan sonra onu şu sözleriyle ikaz etmiştir: “Cemaatin omuzları üzerinden atlayarak geldiğini ve onlara eziyet ettiğini gördüm. Kim bir Müslümana eziyet ederse bana eziyet etmiş olur. Kim bana eziyet ederse Allah’a eziyet etmiş sayılır.” (Taberanî, el-Mu’cemu’s-sağîr, 1/284) Efendimiz’in, mü’minlere eziyet verici bir nesnenin yoldan kaldırılması gibi basit bir fiili, imanın bir cüzü olarak beyan etmesi ise meselenin ehemmiyetini göstermesi adına oldukça dikkat çekicidir. (Müslim, İman 58)

Eziyet etmeme yasağı sadece Müslümanlarla da sınırlı değildir. Efendimiz’in (s.a.s) şu sözleri gayrimüslimlere yapılan eziyetler hakkında da ağır tehditler ihtiva etmektedir: “Kim bir zimmîye (gayr-i müslime) eziyet ederse onun hasmı benim. Ben kimin hasmı olursam kıyamet gününde onu mağlup ederim.” (Kenzü’l-ummâl, 4/362)

Yaşanan şu hadise de İslam’ın işkenceye bakışı adına önemli dersler verir. Yemen’de valilik yapan Numan b. Beşir’e hırsızlık suçlamasıyla birkaç kişi getirilir. Numan, onları birkaç gün hapsettikten sonra delil yetersizliğinden ötürü serbest bırakır. Bunu öğrenen mal sahipleri Numan’a şüphelileri dövüp baskı yapmadığı için sitem ederler. O da, “İsterseniz onları döveyim. Eğer mallarınız ortaya çıkarsa bir problem yok. Ancak çıkmazsa onlara attığım dayağın aynısını size de atarım.” der. Mal sahipleri bu hükmün kime ait olduğunu sorduklarında da, bunun Allah ve Resûlü’ne ait bir hüküm olduğunu bildirir. (Nesâî, Katu’s-sârik 2)

Hayvanlar hakkında dile getirilen eziyet ve işkence yasağına dair hükümler ise İslam’ın konuyla ilgili tavrını daha da netleştirmektedir. Mesela hadislerde bir kediyi hapsederek açlıktan ve susuzluktan ölmesine yol açan bir kadının bu yüzden Cehennemlik olduğunun bildirilmesi oldukça dikkat çekicidir. (Müslim, Tevbe 25) Bunun yanında Allah Resûlü, hayvanlarını aç bırakan ve onlara eziyet eden kimseleri Allah’tan korkmaya çağırmış (Ebu Dâvud, Cihad 47), yavruları alındığı için acı içinde kanat çırpan bir kuşu görünce bunu yapanları ikaz ettikten sonra yavrularının geri verilmesini emretmiş (Ebu Dâvud, Cenaiz 1), sağma esnasında koyunların memelerinin incinmemesi için tırnakların kesilmesini istemiş (Kettanî, 2/369), hayvanların atış hedefi yapılmasını, dövüştürülmesini ve zevk için avlanılmasını yasaklamıştır. (Buhari, Zebaih 25; Müslim, Birr 80; Ebu Davud, Cihad 55-58)

Efendimiz’in, konuyla ilgili yasakları sadece maddî işkenceyle de sınırlı kalmamış O, hayvanlara lanet ve beddua okunmasını dahi yasaklamıştır. Nitekim bir yolculuk esnasında bir devenin sahibi tarafından lanetlendiğini duyunca devenin üstündeki yükü indirtmiş ve ona binilmesini yasaklamıştır. (Ebu Davud, Cihad 55)

Allah Resûlü’nün şu hadisleri de gerek hayvanlar gerekse insanlar hakkında işkenceyi yasaklayan önemli bir delildir: “Şüphesiz Allah her şeyde iyiliği farz kılmıştır. O hâlde siz (öldürülmeyi hak etmiş birisini) öldürdüğünüz vakit, öldürmeyi iyi yapınız. Kestiğiniz zaman da kesimi en güzel şekilde yapınız. Sizden birisi bıçağını bilesin ve kestiği hayvana rahat ettirsin.” (Müslim, Sayd 57) Burada mesela savaş esnasında karşılaşılan veya kısas gibi bir sebeple öldürülmesi gereken bir kişinin dahi eziyet edilmeden, işkence görmeden en kolay ve en hızlı bir şekilde öldürülmesi emredilmektedir.

İslam hukukçuları da cezanın ancak adil bir yargılama sonucunda tahakkuk edeceğini, yargılamanın objektif ve zahiri delillere bağlanmasını, şüpheden sanığın istifade edeceğini, iddia edilen suçlar ispatlanmadığı sürece hiç kimseye ceza verilemeyeceğini, suç ile ceza arasında mutlaka dengenin olması gerektiğini, baskı, zorlama ve işkenceyle yapılan ikrar ve itirafların geçersiz olduğunu, bu tür beyanların itibara alınması için mahkeme önünde serbest iradeyle tekrar edilmesi gerektiğini hükme bağlamışlardır. Nitekim Hz. Ömer de emniyet içinde olmayan sanığın açlık, korku ve hapis tehdidi altında kendi aleyhine verdiği ikrara güvenilemeyeceğini ve buna dayanarak hüküm vermenin doğru olmadığını dile getirmiştir. (Ebu Yusuf, Kitabü’l-harac, s. 191) Böylece işkence hukukî açıdan sonuçsuz bırakıldığı gibi, işkencecilerin de maksadına ulaşmasının önü alınmıştır. Kaldı ki bizzat âyet-i kerimeyle ikrah altında Allah’ı inkâr etmenin bile bir hüküm ifade etmeyeceği bildirilmiştir. (Nahl sûresi, 16/106)

Ayrıca İslam hukukçularının, had cezalarının ispat ve infazını çok sıkı şartlara bağlamaları ve akla gelebilecek her türlü ayrıntıyı tek tek tespit etmeye çalışmaları; takdir yetkisi hakime bırakılmış olan tazir cezalarının üst sınırını belirleme adına ciddi gayret göstermeleri; yargılamaların ve cezaların infazının aleni yapılması üzerinde durmaları da cezalandırmada suiistimalleri, aşırılıkları ve hukuk dışı kötü muameleleri önlemeye matuftur. Hadislerde, cezaların infazı sırasında suçluya herhangi bir aşağılayıcı muamelede bulunulmasının yasaklanması da ayrı bir incelik olarak karşımıza çıkmaktadır. (Buharî, Hudûd 5)

Fıkıh kitaplarında daha önce herhangi bir suçtan ötürü hüküm giymiş sabıkalı kişilere, adaleti sağlama veya hakları yerine ulaştırma adına, tutukluluk halinde suçunu itiraf etmesi için aşırıya kaçmadan hapis ve dayak gibi yollarla baskı uygulanmasını ve eziyete maruz bırakılmasını tecviz eden bazı içtihatlara yer verildiği de bir gerçektir. Fakat bu içtihatlar işkenceyi tecviz etmediği gibi, onların bütün zamanlar için bağlayıcı objektif hükümler olduğu da söylenemez. Bu tür hükümlerde zamanın şartlarının da göz ardı edilmemesi ve onların İslamî esaslar ve günümüzün insanî değerleri ışığında yeniden gözden geçirilmesi gerekir.

Son olarak şunu da ifade etmek gerekir ki tarihin bazı dönemlerinde kurulmuş İslam devletlerinde de bir kısım işkence uygulamalarına rastlanmaktadır. Mesela Emeviler dönemindeki çeşitli işkencelerle ilgili bize ulaşan çok sayıda rivayet vardır. Hemen ifade etmek gerekir ki bunların İslam’a mâl edilmesi doğru değildir. Bu gibi kötü örnekler tamamıyla dönemin şartlarıyla ve şahıslarla ilgilidir. Nitekim İslam uleması da kendi dönemlerinde mevcut olan bu tür kötü muameleleri eleştirmiş ve mahkumların maruz bırakıldıkları hukuk dışı uygulamalardan misaller vererek yöneticileri uyarmışlardır. (Bkz. Ebu Yusuf, Kitâbü’l-harac, s. 164-166)

Hasıl-ı kelam, işkencenin, uluslararası hukuk belgeleri tarafından insan hakkı ihlali ve ağır suç olarak kabul edildiği ve ona uygulanacak cezaların uluslararası bir boyutta ele alındığı bir dönemde herkesten fazla onunla mücadele etmesi gerekenler Müslümanlar olmalıdır. Zira İslam, asırlarca önce her türlü eziyete ve işkenceye karşı kesin ve net bir tavır almış ve mü’minlere şefkat ve merhametin yolunu göstermiştir. Şayet Müslümanlar işkence ve kötü muamelelerin önüne geçmek istiyorlarsa, her şeyden önce hukukun üstünlüğünü sağlama, insan haklarını geliştirme,  zulüm ve istibdadın her türlüsünü toplumdan bertaraf etme konusunda fevkalade gayret göstermelidirler. İşkencenin hiçbir çeşidine müsamaha göstermemeli, işkencecilere en ağır cezaların takdir edilmesi noktasında gereken önlemleri almalıdırlar.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin