Zaman, tarih ve karanlık çağ (3)

YORUM | SEYİT NURFETHİ ERKAL

Eşyayı, tabiatı ve eşlik eden kanunların kökenini anlayıp, değerlendirmede modern bilim anlayışıyla vahyi telakki arasında (zannedildiği veya umulduğunun aksine) telifi mümkün olmayan bir fark bulunduğu gibi zamanın ontolojik kökeni ve tarihi hadiselerin beraberinde işlediği mekanizmalar ve bunların değerlendirilişi hususunda da benzer bir farklılık söz konusudur. Bu farklılığın altında ise varlığa ve zamana bakış, değerlendiriş ve kabuldeki ayrılık yatmaktadır.

“Felsefe ve hikmet-i insaniye dünyaya sabit bakar, mevcudâtın mahiyetlerinden, hâsiyetlerinden tafsilen bahseder; Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de icmâlen bahseder. Âdetâ, kâinat kitâbının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, mânâsına ehemmiyet vermez. 

Kur’ân ise, dünyaya geçici, seyyâl, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılâbcı olarak bakar; mevcudâtın mahiyetlerinden, sûrî ve maddî hâsiyetlerinden icmâlen bahseder. Fakat Sâni’ tarafından tavzif edilen vezâif-i ubûdiyetkârânelerinden ve Sâniin isimlerine ne vecihle ve nasıl delâlet ettikleri ve evâmir-i tekviniye-i ilâhiyeye karşı inkıyadlarını tafsîlen zikreder. İşte, felsefe-i beşeriye ile hikmet-i Kur’âniyenin şu tafsil ve icmâl hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat hangisidir göreceğiz:…” (25. Söz)

“Ölüm ve hayatın değişmesiyle, seneler ve nesillerin dalgaları üstünde sayısız cenazeler binip yokluğa atılıyor gibi görünen dünyamız ve zeminimiz”e dair her felsefenin farklı biri görüşü ve kendince teselli arayışı olduğu gibi Kur’ân’ın dahi bir biliş ve haber veriş tarzı vardır. Tarih boyunca iman ile inkâr arasında devam edegelen münazara ve mücadele de bu iki farklı okuma biçiminin neticesidir denilebilir.

Varlığa dair bu bakma ve okuma, Yaratıcı inkâr veya göz ardı edilse dahi, bütün varlığın bütün unsurlarıyla bütün şuur sahiplerinin bilincinin farklı katmanlarına hep birden, kesintisiz yaptığı bir telkinin neticesi olduğundan; zavallı beşer bu çağrıdan yüz çevirmek, unutmak ve duymamak için zihnini oyalayıcı, sarhoş edici veya uyuşturucu meşgale ve maddelere sarılmaktan başka çare bulamaz. Ama yokluğa akıyor görünen varlığın resmi ve bir çağlayandan dökülen zamanın sesi gözü önünden bir an kaybolup, susmaz.

“İşte, nasıl elimizdeki saat, sûreten sabit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla, dâimî, içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ıztırapları vardır. Aynen onun gibi, kudret-i ilâhiyenin bir saat-i kübrâsı olan şu dünya, zâhirî sâbitiyetiyle beraber, dâimî zelzele ve tegayyürde, fenâ ve zevâlde yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-i kübrânın sâniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir, sene o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir, asır ise o saatin saatlerini tâdâd eden bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı, emvâc-ı zevâl üstüne atar, bütün mâzi ve istikbâli ademe verip yalnız zaman-ı hâzırı vücûda bırakır. Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber mekân itibâriyle dahi yine dünya, zelzeleli gayr-i sâbit bir saat hükmündedir. Çünkü cevv-i hava mekânı çabuk tağyir ettiğinden bir halden bir hale sür’aten geçtiğinden, bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla, sâniye sayan milin sûret-i tegayyürü hükmünde bir tegayyür veriyor.” (25. Söz)

Geleceği beklemek ve geçmişi hatırlamak arası korku, hüzün geriliminde zamanı ve varlığı idrak eden insan, her an ölüyor olduğu hakikatinden mutlak anlamda gafil olmak istese de her günün geceyle bitmesi, her baharın kışa dönmesi, her dirinin ölümle tanışıvermesi insanın dünyayı, ayakları altından kayan bir zemin olarak idrak etmesini netice vermektedir.

Bu en net hakikati görmezlikten gelmek için aklın mukteziyatını felsefe ile inkâr ve fıtri hissiyatını beşer icadı oyuncaklarla iptal etmek yoluna sapan insanoğlu, modern zamanlarda madde ve zamanın anlamı değil ancak hesabı olabileceğine dair net bir karara varmış görünmektedir. Modern aklın bakışında yerleşik bu kesin kararı bozan hatta anlamsız kılan ve her ne yapsa başa çıkılmaz görünen tek şey ise ölümdür ve kıyamettir.

“Şimdi, dünya hânesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden, dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin yüzü itibâriyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbât ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin çıkmaları ve hasflar vuku’ bulması, saatleri sayan bir mil gibi, dünyanın şu ciheti ağırca mürûr edicidir gösterir. Dünya hânesinin tavanı olan semâ mekânı ise, ecrâmların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufât ve husufâtın vuku’ bulmasıyla yıldızların sukut etmeleri gibi tegayyürât gösterir ki, semâ dahi sabit değil; ihtiyarlığa, harâbiyete gidiyor. Onun tegayyürâtı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi çendan ağır ve geç oluyor; fakat, herhalde geçici ve zevâl ve harâbiyete karşı gittiğini gösterir.

İşte dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde binâ edilmiştir; şu rükünler, dâim onu sarsıyor. Fakat, şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâniine baktığı vakit, o harekât ve tegayyürât, kalem-i kudretin mektubât-ı samedâniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahvâl ise, esmâ-yı ilâhiyenin cilve-i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifât ile gösteren, tazelenen aynalarıdır.” (25. Söz)

Zaman denilen, hakikati “Levh-i Mahv ve İsbat” olan ve kaynağı “Levh-i Mahfuz”da bulunan nehr-i azîmin içinde akmakla birlikte sanki kıyısındaymışçasına resmedilmesine benzetebileceğimiz “tarih”in akışına yön verdiği iddia edilen bütün iktisadi ve siyasî değişim ve dönüşümler, tarihin işlediği asıl fay hattı olan Hak ve batıl mücadelesi çizgisinde beliren kırıklardan ibarettir ve müspet veya menfi beşeri bilgi, plan ve güçlerin her türlü teşebbüsü de neticeleri itibariyle Rabb’in mutlak takdiri çerçevesinde yine O’nun bilinmesi istikametinde tarihin sahnelerinde istihdam edilen unsurlardır.

Beşer aklı tıpkı madde boyutunda eşya ve tabiata tabi olduğu kanunlar sebebiyle mevhum, müstakil bir şahsiyet verme eğiliminde olduğu gibi zaman buudunda hadiseler ve tarihe de bizzat tesir ve icracı hüvviyeti vermeye meyyaldir. Bu ise insanın gafletine örtülen ikinci kalın bir perdeden başka bir şey değildir.

“İşte dünya, dünya itibâriyle hem fenâya gider hem ölmeye koşar hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gaflet ile sûreten incimâd etmiş, fikr-i tabiatla kesâfet ve küdûret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefîhenin câzibedar lehviyâtıyla, sarhoşâne hevesâtıyla o dünyanın hem cümûdetini ziyâde edip gafleti kalınlaştırmış, hem küdûretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor.” (25. Söz)

Kâinatın sonlanmayan devinimi ve zamanın susmayan gürültüsünün anlamını tek hakiki metafizik bilgi olan Vahyin hikmet ve rahmet, Habercilerinin marifet ve muhabbet yüklü gür sesiyle tercüme edip, insana duyuran Hak Taala ve tekaddes Hazretleri ne yarattığı mahlukatı manasız ne de muhatabı İnsanı dünya denilen çölde Sahipsiz ve Hamisiz bırakmış değildir ve olamaz. İşte Din denilen değişmez İlke, beşerin yüzünü işaretten işaret edilene, yani maddeden manaya, hadiseden derse, eşyadan hakikate çevirip İnsan olma hedefine sevke etmenin adıdır. (Biz bunun harici beşeri zanların eseri nazariyeleri felsefe; bunu netice vermeyen dini tutum ve tarafgirliği ise yobazlık olarak tanımlamaktayız.)

“İşte Kur’ân’ın baştanbaşa kâinata müteveccih olan âyâtı şu esâsa göre gider, hakikat-i dünyayı olduğu gibi açar gösterir, çirkin dünyayı ne kadar çirkin olduğunu göstermekle beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sâni’e bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir, beşerin gözünü ona diktirir, hakiki hikmeti ders verir, kâinat kitâbının mânâlarını tâlim eder. Hurufât ve nukuşlarına az bakar; sarhoş felsefe gibi, çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurufâtın nukuşuyla insanların vaktini mâlâyâniyâtta sarf ettirmiyor.” (Sözler, s. 477)

Hamd Alemlerin Rabbi Allah’a, salat ve selam Resulu ve alinedir. Amin.

(devam edecek)

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin