Zalim Müslüman Cennete, mazlum Gayr-i Müslim Cehenneme mi? (1)

cennet cehennem

YORUM | Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN

Bu soru, bir taraftan müslümanların yaşadığı coğrafyalardaki yaşanan problemler ve haksızlıklar, diğer taraftan gayr-i müslimlerin ağırlıkta olduğu bölgelerde müşahede edilen güzellikler, hak ve hukuk adına alınan mesafeler karşısında, insanların sık sık düşündükleri ve sorguladıkları bir konuya tercüman olmaktadır.

Buna benzer bir diğer soruyla ilgili değerlendirmesinde Fethullah Gülen Hocaefendi konuya şu şekilde bir giriş yapmaktadırlar: “Bu soru, öteden beri sorulagelen meselelerden biridir ve zannımca, diyalektik yapılmak istenmektedir. Yani “Biz, Allah’a ve O’nun Peygamberine inandığımızdan dolayı Cennet’e gireceğiz; ama İslâm dünyasına çok uzak memleketlerde, meselâ, Paris’te, Londra’da, Moskova’da doğan kimseler bizim sahip bulunduğumuz imkânlara sahip olamadıklarından erdiğimiz nura eremeyecekler ve dolayısıyla bütünüyle Cehennem’e mi girecekler?” sorusunda iki husus var:

Merhamet-i ilâhiyeden daha fazla merhamet gösterme; İslâm’a karşı sinsice bir tenkit…

Evvelâ, soruda belirtildiği ve çoklar tarafından zannedildiği gibi “Bize uzak diyarlarda bulunan kimseler, Cehennem’e girecekler.” şeklinde umumî bir hüküm yok. Şöyle bir hüküm var: Efendimiz’in (sav) davasını duymuş, davetini işitmiş, O’nun neşrettiği nura şahit olmuş kimseler, inatlarından bu işi kabul etmiyor ve kulaklarını kapıyorlarsa, evet bunlar Cehennem’e gireceklerdir. Burada Allah’ın merhametinden daha fazla merhamet ileri sürerek, başka türlü iddialarda bulunmak ukalâlıktan başka bir şey değildir. Evet, Cehennem’e gireceklerdir. Hem Kur’ân’a ve hadis-i şeriflere göre; sadece yabancı ülkelerde olanlar değil, Müslümanların yaşadığı memleketlerde de, Efendimiz’in (sav) davasını işitip O’na icabet etmeyenler, getirdiği esaslarda O’na başkaldırıp arkasından gitmeyenler de Cehennem’e girecek ve ebedî hüsrana uğrayanlardan olacaklardır.”

Hocaefendi yazının devamında, Kur’ân ve Sünnet’in meselelerini akıl, mantık, muhakeme, saf düşünce ve felsefe yoluyla ispat, teyit ve takviyeye çalışan kelâmcılar tarafından bu konunun bütün detayları ile tahlil ettiklerini ifade ederek, onların düşüncelerini özetlemektedir: “Akidede, iki önemli Ehl-i Sünnet akımından Eş’arîler derler ki: “Cenâb-ı Hakk’ın adını duymayan, O’na dair hiçbir tebliğe şahit olmayan kimse, nerede, nasıl yaşarsa yaşasın, ehl-i fetret, dolayısıyla da ehl-i necattır.”

Sizler, Ümmet-i Muhammed olarak Efendimiz’e ait mesajları alıp, dünyanın karanlık iklimlerine götürmemiş iseniz, Eş’arî’ye göre o karanlıktaki kimseler ehl-i necattırlar ve kurtulmuşlardır. Cenâb-ı Hak, belli bir ölçüde onları mükâfatlandıracak ve Cennet’ten istifade ettirecektir…

Maturîdîlere gelince -ki bir noktada Mutezile’nin düşüncesi de aynıdır- derler ki: “Bir insan, aklıyla Yaratıcı’sını bulursa, adını unvanını bilsin bilmesin kurtulur. O’nun kitap ve elçilerini bilmese de böyle birisi ehl-i necattır. Ama aklıyla -mücerret olsun- Yaratıcı’yı bulamamışsa o kurtulamaz. Aslında bu iki görüş aynı olmasa bile, birbirinden çok uzak da sayılmaz.

İşte bu itibarladır ki, başka memleketlerde yaşayan insanlar hakkında hemen ulu orta, “İnanmadı, öyle ise Cehennem’e gidecektir.” demiyoruz, diyemeyiz de. Zira, mezhep imamlarının bu şekildeki nokta-i nazarı en azından sükut etmemizi gerektirmektedir…

İmam Eş’arî Hazretleri elde ettiği hükmü, “Biz Peygamber göndermedikçe (hiçbir millete) azap edecek değiliz.” gibi âyetlerden istinbat ediyordu. Evet, Allah Kur’ân’da: “Peygamber göndermeden azap etmeyeceğiz.” diyordu. Öyle ise peygamber görmemiş, duymamış kimselere azap edilmese gerek.”

Hakkı temsil edemeyenlerin de sorumlu oldukları unutulmamalıdır…

Hocaefendi bu açıklamalardan sonra sorunun cevabını şöyle özetlemektedir: “Evet, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) duymuş, Kur’ân’ı işitmiş ve Peygamberimiz’in peygamberliğine şahit olmuş, ama bunların hakikatini araştıracağına inadına karşı çıkıp mücadele etmiş olanlar Cehennem’e girecekler. Fakat bu kadarcık olsun herhangi bir imkâna sahip olamamış, karanlıkta yetişmiş, karanlıkta kalmış, hep karanlık soluklamış, karanlık içinde yatmış-kalkmış kimselere gelince, ümit ederiz ki, Cenâb-ı Hakk’ın merhametinden istifade ederek muaheze görmesinler…

Yoksa bir kısım muvazenesiz kimselerin, dış ülkelerde yaşayan herkesi Cehennem’e doldurup, kapısına bekçi gibi dikilmesi gibi bir anlayıştan biz fersah fersah uzağız. Keza, Müslümanlık adına ortaya çıkıp yarım yamalak mesajlarını sunar sunmaz, âlemin koşup onları takip edeceklerini bekleme hayalperestliklerinden de fersah fersah uzak bulunuyoruz.”

Önemli hizmetlerde bulunan bilim adamlarının durumu nedir?

Hocaefendi bir diğer yazısında insanlığa önemli hizmetleri olmuş ilim adamlarının akibetlerinin ne olacağı hakkında şunları söylemektedir: “Keza Einstein’ı, her ne kadar materyalistler kendi karanlık adeseleri ile karanlık görmüş ve göstermişlerse de, o da ileri seviyede dindar bir Yahudi’dir. Evet o da Allah demiş ve peygamber demiştir ama, onun Allah, Peygamber demesi, havradaki hahamların demelerinden çok farklıdır. O, şu kainatı görüp de, onun bir yaratıcısının olduğunu düşünmemezlik edemez.

Her ne kadar Ehl-i Sünnet ulemasından bazılarının, bu insanlar hakkında, ‘cehennemliktir’ şeklinde bir mütalaa ve mülahazaları olsa da, onlar hakkında farklı fikir beyan eden insanlar da olmuştur; mesela onlardan bazıları, ‘Günümüzde Efendimiz’i tanımadan vefat eden insanlar, cehenneme gider’ diyenlere karşı, ‘Acaba suç sadece onlarda mı, yoksa İslam’ı kâmeti kıymetince temsil edemeyip onlara anlatamadığımızdan dolayı bizde midir? diyenler de var. Sir James Jeansler, Edisonlar, Einsteinler hayata gözlerini yummadan Efendimiz hakkında geniş malumat sahibi olmadıkları ve yine onların anlayacağı dille Allah’ı, Peygamber’i anlatacak Üstad gibi, İmam Gazali gibi insanlar yetiştiremediğimizden ötürü acaba biraz da biz suçlu sayılmayız mı?.

Üstad’ın onlar hakkında yaklaşımı ise daha farklıdır; o, Kastamonu Lahikası’nda, günümüzde adeta bir fetret döneminin yaşandığını söyler. Dolayısıyla kalbinde zerre kadar imanı olan insanların kurtulabileceğini dile getirir. Ancak kurtulanların kim olduğunu belirlemek bizi aşar… Bizim gönlümüz herkesin kurtulmasını arzu etse de bu böyledir…Bilemeyiz, Mevla neyler, ama değil mi ki güzellere peyrev olan elbet güzeldir.”

Gayr-i müslim mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır…

Üstad Bediüzzaman Hazretleri de aynı konuyu risalelerde ele alarak, günümüzdeki gayr-i müslimlerin ehl-i necat olup olmadıkları konusunu net bir şekilde ortaya koymaktadırlar. Mektûbat’ta ehl-i fetret hakkındaki genel hüküm şöyle ifade edilmektedir: “Fakat zaman-ı fetrette  وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bilittifak, teferruattaki hatiatlarından muahezeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eşarîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i ilâhî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür, etmezse azap görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.”

Üstad Hazretleri, rahmet-i İlâhi ve adl-i İlâhi’nin bir neticesi olarak, mazlum olan gayr-i müslimlerin ahirette mükafatlandırılacaklarını  Kastamonu Lahikasında iki ayrı yerde ifade etmektedirler: “Hattâ o mazlumlar kâfir de olsa, âhirette kendilerine göre o dünyevî âfattan çektikleri belâlara mukabil rahmet-i İlâhiye’nin hazinesinden öyle mükâfatları var ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görüp, ‘Ya Rabbi, şükür elhamdülillâh’ diyeceklerini bildim ve kat’î bir surette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.

On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmin’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum.

Üstad Hazretleri, eğer masum ve mazlum iseler, ehl-i fetret olanların ehl-i necat olacaklarını ve bu dünyada hem çektiklerinin karşılığını ahirette alacaklarını, hem de yaptıkları iyiliklerin mükafatlandırılacağını beyan etmektedirler.  Ehl-i necat olmayanlara ise yaptıkları iyiliklerin karşılığı bu dünyada verilmektedir.

İnşaAllah sonraki yazıda zulüm işleyen ve kötü sıfatlar taşıyan müslümanların akibeti konusunu ele almaya çalışalım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin