Yürümek, modernitenin dayattığı hıza ve aciliyetlere karşı bir yavaşlama ve dünyayı yeniden keşfetme eylemidir. Aristoteles’in bahçede ders verdiği günden beri filozoflar fikirlerini adımlarının ritminde olgunlaştırmıştır. Kant’ın komşuları saatlerini onun yürüyüşüne göre ayarlar, Thoreau orman yollarında günde dört saat yürümeden neşesini koruyamazdı. Bediüzzaman ise Barla ile Çam Dağı arasındaki sarp yollarda Risale-i Nur’u telif etmiş, “Bu menzilleri Yıldız Sarayı’na değişmem” demiştir. Bir çocukla yapılan kısa bir yürüyüş bile kaybettiğimiz hayret duygusunu geri verir. Yürümek sadece bedeni değil, düşünceyi de aksiyona dönüştüren bir yolculuktur.
İLHAN YILDIRIM | YORUM
Güne çalar saat sesiyle başlayan bir medeniyetin bütün umutları tükenmiştir. Henry David Thoreau
Son zamanlarda yürümenin tarihi, felsefesi ve sanatı üzerine kitaplar yazıldı. Geçmişte yürümek, hayatın sıradan bir parçası olduğu için insanlar onun üzerinde pek düşünmezdi. Tersine, yürüyüş hakkında kitapların okunduğu bir toplum, yürümenin gözle görülür biçimde ortadan kaybolduğu bir toplumdur. Bu nedenle beden, dünya ve hayal gücü arasındaki kadim bağ da giderek zayıflıyor.
Fransız sosyolog ve antropolog David le Breton, Yürümeye Övgü kitabında, yürüyüşü modernitenin dayattığı aciliyetlerden kaçış, doğanın tadını çıkarma ve düşünmeye açık bir yol olarak savunuyor. Dışarı çıkmak, insanın hayatın ve iş yaşamının hızından uzaklaşmasına, kişiler arası ağlardan geçici olarak “kopmasına” ve sistemden biraz uzaklaşmanın heyecanını yaşamasına imkân verir. Mutluluğun sadece doyurucu bir ekmeğin, bir yudum serin suyun tadını almak ve ardından panoramik bir manzaranın keyfini çıkarmak olduğunu söylüyor. Yürümek, dünyayı tanımanın bir yoludur.
Le Breton bu kısa denemede; yürüyüş sayesinde dönüşen, artık eski kişi olmayan yürüyüşçünün adımlarına rehberlik edecek iç görüler sunuyor: “Yürümek dünyaya açılan bir kapıdır. (…) bedeni deneyimlemektir (…) kendini bulmak için bir dolambaçtır.” diye belirtiyor. Yürüyüşe duyulan hayranlığı anlatan, benliği merkezden uzaklaştırıp dünyayı yeniden keşfetmeyi sağlayan bu deneyim, geniş kitap listesindeki örneklerden sadece biridir.
Fransız düşünür Frédéric Gros ise Yürümenin Felsefesi kitabında modern anlayışa meydan okuyarak “yürüyüş egzersiz değildir. Yürüyüş yavaşlamakla ilgilidir” diyerek başlıyor. Yavaşlamak, hayatın gerginliğine ve hızlı temposuna bir tepkidir. Ancak günümüzün verimlilik odaklı çağında neden yavaşlamalıyız? Yavaşladıktan sonra ne yapmalıyız? Gros, gökyüzünün renklerinin yoğunluğuna ve çevredeki manzaranın parlaklığına dikkat kesilmeyi öneriyor. Acele ise dünyayı eritir ve onu Zygmunt Bauman’ın ifadesiyle onu “sıvı” hale getirir. Böylece hiçbir şeyin kalıcı olarak deneyimlenmediği bir hayat tarzı ortaya çıkar.
Yürüyen okul
Geçmişin birçok filozofu yürürken düşünmüştür. Antik çağlarda Aristoteles, derslerini öğrencileri arasında bir bahçede gezinerek verdiğinden, onun kurmuş olduğu felsefe ekolüne “Peripatetik” (yürüyerek ders yapanlar) adı verildi. Aristoteles’in peripatetik geleneğini İslam dünyasında sürdüren ve geliştiren İbn Sînâ, Fârâbî ve İbn Rüşd gibi düşünürler ise Meşşâîler (Yürüyenler) olarak anılmıştır.
Bugün, hiç durmayan bir çağda yaşıyoruz ve modern yaşam, düşüncenin ritmini aşan bir tempoda ilerliyor. Ludwig Wittgenstein’in “felsefe yarışında en yavaş koşanlar üstün gelir” sözüyle çelişiyor gibi görünüyor.
Yürüyen saat
Felsefenin ilk öğretmeni ayaklarımızdır. Jean-Jacques Rousseau
Felsefe ve sanat geliştikçe, yürüyüş ve düşünce arasındaki bağlantı giderek yakınlaştı ve daha sonraki filozofların ve yazarların çoğu da yürümeyi bir düşünme pratiği olarak benimsedi. Bu düşünce ile hareket arasında güçlü bir bağ bulunduğunu gösteriyor gibidir.
Immanuel Kant’ı tanıyan herkes onun sade ve sessiz bir tefekkür hayatı yaşadığını bilir. Königsberg’de doğan Kant, Königsberg’de öldü. Seksen yaşına kadar yaşadı. Hiç uzaklara seyahat etmedi; yaşamının neredeyse tamamını memleketinde geçirdi.
Kant her gün; aynı saatte (zaman), her gün aynı güzergahta (mekân) ve her gün aynı tempoda (fiziksel eylem) yürüyordu. Yani değişmeyen bir zaman, değişmeyen bir mekân ve sarsılmaz bir iradeyle yürüyordu. Yürüyüşleri zamanlama ve rota açısından o kadar düzenliydi ki, komşuları saatlerini Kant’a göre ayarlarlardı. Gri paltosunu giymiş, elinde İspanyol bastonuyla Kant evinden çıkıp ıhlamur ağaçlarıyla çevrili yola doğru yürüdüğünde saatin tam 15:30 olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bugün Filozof Yolu olarak bilinen bu güzergâh, Kant ile özdeşleşmiştir.
Kant, programına o kadar bağlıydı ki, hayatında rutinini sadece iki kez bozduğu söylenir: Birincisi Jean-Jacques Rousseau’nun Émile‘ini okumaya tam dalmışken, ikincisi ise Fransız İhtilali haberi şehre ulaştığında.
Vahşi adımlar
Kendimizi ancak kaybolduğumuzda anlamaya başlarız. Henry David Thoreau
Yürüyüş, yüzyıllardır övgüyle anılmış; pek çok kitaba, denemeye, şiire ve edebi esere konu olmuştur. Thoreau, medeniyetin hızını ve normlarını eleştirmek için doğaya çekildi ve yürüyüşü kişisel disiplinin ötesine, toplumsal bir pratiğe dönüştürdü. Onun Walking’i okurken, sadece Walden Gölü’nü ve etrafındaki manzarasını değil, aynı zamanda alternatif bir yaşam tasavvurunu da okuyoruz. Ona göre yürüyüş, medeniyetin prangalarından kurtulmanın ve doğanın nabzıyla yeniden bağlantı kurmanın bir yoludur.
Hayatının tamamına yakınını memleketi Concord’da geçiren ve uzaklara seyahat etmekten hoşlanmayan bu adam, gezi edebiyatının öncülerinden biri olan Walden’ı yayınladı. Bu yüzden Thoreau’nun yürüyüşü coğrafi değildi, aksine her yürüyüşü doğayı derinlemesine gözlemlemesine yönelikti. Ağaçların yüksekliğine, nehirlerin derinliğine ve dağların zirveleri arasındaki mesafeye sonsuz bir ilgisi vardı. Doğanın kalbine daldı, dolaştı ve düşündü. Yürüdüğü toprakların kâşifi oldu. Bir keresinde şöyle demişti: “Her gün en az dört saatimi tamamen dünya işlerinden kopmuş bir şekilde ormanlarda, tepelerde ve kırlarda yürüyerek geçirmezsem, sağlığımı ve neşemi koruyamam.”
Bacaklar hareket etmeye başlar başlamaz düşüncelerin akmaya başladığını kaydeden Thoreau’nun en az yazmaya vakit ayırdığı kadar yürümeye vakit ayırdığı rivayet edilir.
Metafizik adımlar
Dünyayı etkilemiş pek çok düşünür, filozof ve şairin derin tefekkürleri, adımların ritminde doğmuştur. Søren Kierkegaard, yürüyüş ve zihin arasındaki ilişkiye daha derin bir yorum getirdi. Thoreau için yürüyüş doğayla bütünleşmenin bir yoluysa, Kierkegaard için metafizik meseleler üzerine düşünmenin bir vasıtasıydı. Bu amaçla yürüyüşlerini son derece gürültülü, kalabalık yerlerde yapmayı tercih ediyordu. Kierkegaard 1837’de şöyle yazmıştı: “Tuhaf ama, kalabalıkta yalnız başıma oturduğumda, etrafımdaki kaos ve gürültü düşüncelerimin akmasını sağlıyor. Özellikle hayal gücüm zenginleşiyor. Bu ortam olmadan hayal gücüm fakirleşiyor. Sokakta insanlarla temas halindeyken hiç dikkatim dağılmıyor.” Tanıdık mekanlarda daha derin bir yabancılık duygusu yaşayan Kierkegaard, hareketli ve sürekli değişen şehir hayatını seviyordu. Kalabalıklar arasında dolaşıyor, insanlarla konuşuyor ve gürültü arıyordu. Ancak onlarla kaynaşmak yerine, biraz mesafeli duruyordu. Yürümek, bu mesafe duygusunu korumasını sağlayan eylemdi.
Kierkegaard günlüğünde, birçok fikrinin yürüyüşler sırasında şekillendiğini belirtmiştir. Günümüzde sessiz ortamlarda düşünüp fikir üretebileceğine inanan birçok insan için Kierkegaard, şüphesiz bunun tam tersinin en önemli örneğidir.
Hayreti artıran adımlar
Felsefe hayretle başlar. Sokrates
Yürümeye devam ediyoruz; bu kez filozoflarla değil, hayata merak ve hayretle bakan bir çocukla. Bir çocukla yapılan kısa bir yürüyüş bile insanı hayata yeniden hayretle bakmaya davet eden büyük bir neşe kaynağıdır. Çocuğunuzun elini tutarken, derin bir güven duygusu hissedersiniz. Sözcüklere ihtiyaç duymayan bir yakınlık oluşur ve ona özgürce koşma imkânı vererek çocukluğun coşkusunu paylaşırsınız.
Modern yaşamın sunduğu hız ve kolaylıklar sabrımızı daha da aşındırır. Yürürken bazen ebeveynler çocuklarının sabırla durmasını bekler, bazen de çocuklar ebeveynlerin temposuna ayak uydurmaya çalışır. Bu durum her iki taraf için de karşılıklı sabır ve anlayış geliştirme fırsatıdır.
Ayrıca çocuklar yürürken bir çiçek gördüklerinde dururlar. Rüzgârı hissettiklerinde gülümserler. Günün güzelliğine, güneşin parlaklığına, ağaçların ihtişamına ve gökyüzünün maviliğine hayran kalmaktan yorulmazlar. Onlarla yürümek, kaybettiğimiz hayret duygusunu ve saflığı yeniden kazanmamıza yardımcı olur.
Ne yazık ki, bu hayret yetisi sadece yaşın ilerlemesiyle değil, zaman eksikliğinden ve hayatın çılgın temposundan dolayı da kaybediliyor.
Hür adımlar
Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyesidir. Bediüzzaman
Sürgün edildiği Barla’nın kırsalı, dağları ve gölüyle olan manzarası Bediüzzaman’a ilham veriyordu. Zamanının çoğunu bu ortamda yürüyerek ve tefekkür ederek geçirirdi. Ayrıca Çam Dağı’na gitmeyi çok severdi. Barla ile Çam Dağı arası oldukça dik, sarp ve engebeli dağ yollarından oluşur. O dönem ilerlemiş yaşına rağmen bu dik yokuşları çoğu zaman yürüyerek çıkardı. Bazen haftalarca Çam Dağı’nda tamamen yalnız kalırdı. Dağın zirvesindeki iki büyük ağacı (Katran ve Çam ağacı) adeta bir açık hava medresesi ve menzil olarak kullanmıştır. Ağaçların dalları arasında yaptırdığı küçük kulübede geceleri sabaha kadar ibadet, dua ve tefekkürle vakit geçirirdi. Olağanüstü bir sükûn ve huzur bulduğu bu yerle alakalı “Ben bu menzilleri, Yıldız Sarayı’na değişmem.” derdi.
Sözler ve Mektubat gibi Risale-i Nur Külliyatı’nın en temel ve sarsıcı bölümlerinin bir kısmı, Barla ile Çam Dağı arasındaki yürüyüşlerinde veya doğrudan Çam Dağı’ndaki sessizlikte kaleme alınmıştır. Bediüzzaman, Barla’nın bahçelerinde ve dağlarında yaklaşık sekiz buçuk yıl kalmış ve bu süre zarfında Risale-i Nur’un yüz otuz bölümünün büyük bölümünü telif etmiştir.
Bediüzzaman, kalan ömrünü mağaralarda ve dağlarda geçirmek istediğini şöyle ifade etmişti:
“Ümidim kavîdir ki, çok mâsumların kalblerinden hararet-i hüzünle tebahhur eden “ay”, “vay” ve “ah” lar, rahmetli bir bulut teşkil edecektir.
Eğer medeniyet böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına mugalâtalara ve diyanette lâübâlicesine hareketlere müsait bir zemin ise, herkes şahit olsun ki, o saadet-saray-ı medeniyet tesmiye olunan böyle mahall-i ağrâza bedel, vilâyat-ı şarkiyenin, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zira bu mim’siz medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbesti-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kalb, şarkî Anadolu’nun dağlarında tam mânâsıyla hükümfermadır.
Bildiğime göre, edipler edepli olurlar. Edepsiz bazı gazeteleri nâşir-i ağraz görüyorum. Eğer edep böyleyse ve efkâr-ı umumî böyle karmakarışık olsa, şahit olunuz ki, böyle edebiyattan vazgeçtim. Bunda da dahil değilim. Vatanımın yüksek dağlarında, yani, Başit başındaki ecram ve elvâh-ı âlemi, gazetelere bedel mütalâa edeceğim.” (Divan-ı Harbi Örfi)
Bu harikulade “sessizlik” ve “görünmezlik”, muazzam hacmi ve hızlı temposu nedeniyle bizi duygusal ve epistemik olarak körelten bilgi selinden arınmamızı sağlar. Neredeyse herkesin neredeyse her şeyi görünür kıldığı bir dönemde, kendini görünmez kılmak da bir tür sistem ihlalidir. Toplumsal normlardan etkilenmemiş hür adamın yaşam ritmidir.
Düşünceden aksiyona
İnsanlık tarihine yön veren büyük fikirler, sadece zihinlerde kalmadıkları için kalıcı olmuşlardır. Batı dünyasında Aristoteles’in bahçelerde dolaşırken verdiği dersler, Kant’ın aklı geren rasyonel adımları, Thoreau’nun orman yollarında olgunlaştırdığı düşünceler, Kierkegaard’ın tanıdık mekanlarda şekillenen metafizik kaygıları ve doğu dünyasında Bediüzzaman’ın dağların sessizliğinde derinleşen tefekkürü, İbn Arabi’nin manevi seferleri, İbn Batuta’nın seyahatnamesi düşüncenin aksiyona dönüşmesinin farklı örnekleridir.
Bu nedenle yürümek, sadece bir yavaşlama eylemi değil, aynı zamanda düşüncenin aksiyona, aksiyonun “mesuliyet duygusuna” dönüştüğü bir yolculuktur. Nitekim Muhterem Fethullah Gülen’in şu sözleri bu dengeyi harikulade bir şekilde dile getirir:
“Aksiyon, düşüncenin canı, kanı ve varlığının dili; düşünce de aksiyonun esası, pusulası ve nurudur. Düşünceden mahrum aksiyonlar birer çılgınlık, aksiyona kapalı düşünceler ise sadece birer fantezidir.” (Yitirilmiş Cennete Doğru)
