Yolsuzluk “Humus” adıyla meşrulaştırılabilir mi? (1)

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Erdoğan’ın, daha İstanbul büyükşehir belediye başkanı iken ihalelerden aldığı komisyon ve rüşvetlerle kurduğu, iktidara geldikten sonra da devam ettirdiği havuz sistemi uzun yıllardır gündemden düşmüyor. Zikredilen hırsızlık ve yolsuzluklar mücerret bir iddia olarak da kabul edilemez. Zira hakkında açılan yolsuzluk davaları, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarında hazırlanan binlerce sayfalık iddianameler, AKP’li isimlere yapılan operasyonlar, soruşturmalar, gözaltılar, medyaya yansıyan haberler, atılan manşetler, muhalif parti liderlerinin yönelttiği suçlamalar, AKP’ye yakın köşe yazarlarının uyarı ve ikazları, internete düşen ses kayıtları ve tapeler bu konuda şüpheye mahal bırakmıyor.

2019 yılı itibarıyla “Kamu İhale Yasası”nda 17 yıllık süre zarfında 187 defa değişiklik yapılması, çıkarılan kanunlarla Sayıştay’ın âdeta iğdiş edilmesi ve Sayıştay raporlarının meclise gönderilmesinin önünün kapatılması da kamu ihalelerine fesat karıştırıldığı ve yolsuzluk yapıldığı noktasında önemli karinelerdir.

Süleyman Soylu, 10 Aralık 2008’de yaptığı bir konuşmasında, “Paçalarından yolsuzluk akıyor. Türkiye’de ihale ve yandaş belediyeciliği yapılmaktadır.” diyor. 25 Şubat 2009’daki başka bir konuşmasında ise AKP’ye şu suçlamaları yöneltiyor: “Yolsuzluklarla mücadele edeceğim diyen hükümet, Türkiye’yi yolsuzluk çukuru içine batırdı. Bu ülkeyi rant ülkesi yapmayacağım dedi sayın Başbakan, rantın babasını getirdi.” Numan Kurtulmuş’un, “Harun gibi geldiler, Karun oldular.” sözü ise günlerce medyada konuşulmaya devam etti.

Ahmet Taşgetiren, 2003-2004 yıllarından itibaren kaleme aldığı birçok yazısında, AKP iktidarına virüs bulaşmasından, yolsuzlukların AKP iktidarını zayıflatmasından, her iktidar gibi AKP’nin de kendi zenginlerini yaratmasından, malın şehvetine kapılmaktan, misyon kaybına uğramaktan, kirlilikten bahsediyordu. Aynı şekilde Abdurrahman Dilipak, yazdığı yazılarında para, kadın ve koltuk ihtirasına kapılmama üzerinde durdu. “Gelin işi ehline verelim. İhaleyi hak eden alsın. Hemşericilik, din, mezhep, tarikat, milliyetçiliği yapmayalım! Partizanlık yapmayalım!” uyarılarını sıraladı.

Mehmet Şevket Eygi’nin 7 Ağustos 2010 tarihinde kaleme aldığı “Allah cezanızı versin” başlıklı yazı ise çok daha sert eleştiriler içeriyordu: “İslam’da devlet ve belediye bütçelerini hortumlamak var mıdır? Rüşvet almak var mıdır? Haram yemek var mıdır? Her türlü emanete hıyanet etmek var mıdır? Yalan söylemek, halkı aldatmak var mıdır? Arsa ve arazileri yapılaşmaya açarak, binalara fazla kat çıkma izni sağlayarak haram komisyonlar almak var mıdır? İhalelere fesat karıştırmak var mıdır? Haram yollarla süper zengin olmak var mıdır?” sorularını sıralayan Eygi, sonrasında da şu beddualara yer veriyordu: “Size beddua ediyorum. Allah belanızı versin! İki yakanız bir araya gelmesin! Haram servetlerinizi huzur içinde yiyemeyin emi! Müslümanların yüzünü kara çıkarttınız. Başınız beladan kurtulmasın.”

Ahmet Dönmez’in Yüzde On kitabında bahsettiği şu hâdise, yolsuzlukların çok daha erken dönemde başladığını gösteriyor. İki yıldır İstanbul belediyesi şirketlerinden sorumlu olan Ömer Dinçer, şahit olduğu olumsuzlukları 1996 yılında şu sözlerle Ali Bulaç’a nakleder: “Ali Abi, çok yanlış işler oluyor. Başkan’ın talimatıyla ihalelerden pay alınıyor. Alınan paylar bir yerde toplanıyor. Bize yakın dernek ve vakıflara aktarılıyor.” Duyduğu rahatsızlığı defalarca Erdoğan’a ilettiğini fakat işe yaramadığını söyler ve aynı şeyi bir de Bulaç’tan yapmasını ister. Tabi ki yine değişen bir şey olmaz. Erdoğan’a göre havuz sistemi kurulmaksızın “büyük hedeflere” yürünmesi mümkün değildir. (s. 37-38)

Ali Bulaç’ın uzun yıllar sonra kaleme aldığı “Havuzun Suyu” başlıklı makalesinde yer alan şu ifadeler de bu yazılanları destekliyor: “Türkiye’de hem siyasetin finansmanı hem iktidar yanlısı cemaat ve grupların malî yönden desteklenmesinin neredeyse 20 senedir takip edilen yolu artık son günlerde açıkça ortaya çıkmış bulunan “havuz sistemi”nden geçmektedir. Buna göre belediyelerden veya merkezi yönetimden iş alan firma, şirket, holding veya şahıslardan belli bir yüzde alınır.”

Rüşvet, zimmet, irtikap, ihtilas gibi çeşit çeşit yolsuzlukların konuşulduğu hemen her yerde akıllara takılan bazı sorular var: Nasıl oluyor da dindar ve muhafazakâr kimlikleriyle bilinen insanlar kamu malına el uzatabiliyor? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyebiliyor? Hazine arazilerini, kamusal kaynakları, ihaleleri, özelleştirmeleri istismar ederek dudak uçuklatan servetler elde edebiliyor? Yandaşlarının vergi cezalarını affeden, vergi kaçırmalarına göz yuman, onlara kamu ilan ve reklamlarından en büyük payı veren yöneticiler vicdanlarını nasıl rahatlatıyorlar?

Ahmet Dönmez, “Gerçekten de gazetecilik hayatımda karşılaştığım yüzlerce yolsuzluk hikayesinde, muhatapların genellikle kendilerini savunduklarına ve yaptıklarının yanlış olmadığına inandıklarına şahit olmuşumdur.” diyor.

Rasyonelleştirme ve meşrulaştırma, insanoğlunun vicdanını rahatlatma adına sıkça başvurduğu şeyler. Fakat nasıl olur da bu kadar büyük günah ve haramlar, şöyle böyle dinî hassasiyeti olan insanlar tarafından “normal” ve “meşru” görülebilir? Hakikaten bu tür yolsuzluklara bulaşanlar, bunun “fetvasını” arıyorlar mı? Daha vurucu soru şu: Bunca haramın fetvasını veren birileri var mıdır?

Öteden beri belli çevrelerde, “halifenin ‘humus’ adı altında ‘ganimetten’ pay alabileceği” konuşuluyor. Bu ne derece gerçektir bilemiyorum. Fakat her halükârda devlet başkanının, kamusal gelirler ve devlet malları üzerinde bir hakkı olup olmadığının, bunlardan ne ölçüde istifade edebileceğinin ele alınması, akıllara gelebilecek bir kısım şüpheleri izale edecek, sorulara cevap olacaktır.

Ayrıca mesele dinî kaynaklarıyla ortaya konulduğu takdirde, zorba yönetimlerin halkın mallarına çökebilme adına zorlama bir kısım fetvalarla dini nasıl kullandıkları, menfur emellerine nasıl alet ettikleri de anlaşılmış olacaktır. Daha da önemlisi, uzun yıllardır AKP’nin yolsuzluklarına, hırsızlıklarına, ahlâksızlıklarına, yalan ve dolanlarına şahit olan insanlar, bu yapılanların İslâm’la bir alakasının olmadığını göreceklerdir.

Bazılarının aklına, “Türkiye’de İslam fıkhı mı tatbik ediliyor?” “Ortada savaş mı var?” “Ganimet nereden çıktı?” gibi sorular gelebilir. Fakat 2016’da İsmailağa cemaatinin tanınmış hocalarından birisi olan Metin Balkanlıoğlu’nun, Hizmet hareketine ait mülkleri kastederek bunların “ganimet” olduğu ve “tepe tepe kullanılabileceği” şeklindeki sözlerini veya Ahmet Akgündüz’ün Hizmet hareketini “halifeye isyan suçu işlemiş baği” ilân ederek ölümüne ferman veren konuşmalarını ya da Hayrettin Karaman’ın ihaleler karşılığında alınan rüşvet ve komisyonların dinî vakıflara aktarılabileceği şeklindeki fetvasını göz önünde bulundurduğumuzda; halife, infak, itaat, bağy, savaş ve ganimet gibi çok önemli dinî kavramların nasıl çerçevesinin dışına çıkarıldığını ve suiistimal edildiğini görebiliriz.

Aynen bunun gibi pekâlâ birileri de Şiîlerin humus ahkâmından hareketle ihalelerden alınan komisyonlara fetva vermiş olabilir. Dolayısıyla öncelikle İslam’ın humusla ilgili hükümlerini, sonrasında da devlet başkanının kamu malları karşısındaki konumunu ele almak ve nihayetinde yapılan yolsuzlukların dinî hükmünü ortaya koymak istiyoruz.

Ehl-i Sünnet’e Göre Humus

Humus sözlük anlamı itibarıyla “beşte bir” demektir. Fıkıh ıstılahında da devletin savaşta ele geçirilen ganimetlerden ve bu hükümde olan mallardan alacağı beşte birlik (yüzde yirmilik) payı ifade eder. Humusla ilgili hükümlerin temel dayanağı Enfâl sûresinde yer alan şu âyet-i kerimedir: وَاعْلَمُوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ “Bir de malumunuz olsun ki, savaşta elde ettiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ındır. Yani Resûlullah’a, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara (gariplere) aittir.” (el-Enfâl, 8/41)

Bu ayet, Bedir savaşından sonra nazil olmuştur. Bazı siyerciler, humus hükmünün ilk defa Bedir’de ele geçirilen ganimetlerde tatbik edildiğini ifade etseler de, çoğunluk ulemaya göre âyet-i kerime ganimet taksiminden sonra nazil olmuştur. İbn Sa’d’a göre ilk humus uygulaması Beni Kaynuka ganimetlerinde gerçekleşmiştir. (İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-kübra, 2/29/30) Daha sonraki savaşlarda elde edilen ganimetlerde de Allah Resûlü (s.a.s) tarafından humus hükümleri tatbik edilmiştir.

Ayetin hükmüne göre savaşta elde edilen ganimetler öncelikle beş (veya altı) paya ayrılmalı, bunun beşte dörtlük kısmı savaşan gaziler arasında pay edilmeli, bu beş paydan birisi de yine beşe ayrılarak  bunların her bir payı Resûlüllah’a, O’nun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara verilmelidir. Buna göre ayette zikredilen gruplardan her birisi ganimetten 1/25 pay almış olacaktır. Bir yönüyle bunun anlamı, ganimetlerin beşte dördünün savaşan gazilerine, kalan beşte birin ise kamusal hizmetlere harcanması demektir. Dolayısıyla tıpkı zekât ve fey gibi humus da devlet gelirleri arasında yerini almıştır.

İslam âlimleri bu ayetin hükmünden hareketle, devletin ganimet mallarının beşte birini alarak, ayette zikredilen yerlere harcaması gerektiği konusunda görüş birliği içerisindedir. Fey (savaşılmadan elde edilen mallar), seleb (öldürülen düşman askerinin üzerindeki malları), cizye (zimmilerden alınan baş vergisi) ve rikazdan (define ve madenler) humus alınacağı konusunda ise ihtilâf edilmiştir. Bazı alimler fey ve cizye gibi gayrimüslimlerden alınan mallardan da humus alınması gerektiğine hükmetseler de, çoğunluk ulema buna karşı çıkar ve humusun sadece ganimet mallarına münhasır olduğunu ifade eder.

“Rikazda humus vardır.” (Buhari, Zekât 66) ayeti gereğince, define ve madenlerden beşte birlik vergi alınacağı hususunda ittifak vardır. Fakat çoğunluk ulemaya göre alınan bu beşte birlik pay, zekât mahiyetindedir. Yer altında bulunan definelerin rikaz kapsamına girdiği hakkında genel kabul vardır. Fakat madenlerin de aynı hükme tâbi olup olmadığının hükmü ihtilaflıdır.

Humus mallarının harcama yerleri ayette açıkça beyan edilmiştir. Buna göre humus mallarının; Allah’a, Peygamber’e, O’nun yakın akrabasına, yetimlere, yoksullara ve yolculara verilmesi gerekir. Fakat konu etrafında bazı farklı görüşler zikredilmiştir. Ulemanın çoğunluğuna göre ayetin başında Allah’ın ismi teberrüken zikredilmiştir. Bu sebeple ona bir pay ayrılmasına gerek yoktur. Nitekim Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre Allah Resûlü zamanında humus beş hisseye ayrılmış ve bu hisseler Hz. Peygamber’e, O’nun yakın akrabalarına, yetimlere, yolculara ve yoksullara verilmiştir. Dolayısıyla onlar, Allah’a ve Resûlüllah’a ayrılan iki payı tek pay olarak anlamışlardır.

Hz. Peygamber’e verilen payın (1/25) mahiyeti hakkında da ihtilaf edilmiştir. Başta Hanefi ve Malikiler olmak üzere ulemanın çoğunluğu bu payın veriliş sebebini, O’nun nübüvvet sıfatına bağlarken, İmam Şafiî ise devlet başkanı olma sıfatına bağlamıştır. İlk görüşteki âlimlere göre Nebiyy-i Ekrem’in vefatından sonra bu pay düşecektir. Zira O’ndan sonra başka bir peygamber gelmeyecektir. İmam Şafiye göre ise bu pay Allah Resûlü’nden sonra gelecek olan devlet başkanlarına intikal edecektir.

İmam Şafiî, Allah Resûlü’nün, gelen heyetlere ve elçilere hediyeler verme şeklinde bazı harcamalarda bulunması gibi, O’ndan sonra gelecek halifelerin de bu tür harcamalara ihtiyaç duyacaklarını belirtir. Ne var ki ona göre, fey ve ganimetlerden gelen bu hisse, devlet başkanına şahsî bir mülk ve hak olarak intikal etmez. Bilakis bu hissenin kamu hizmetlerine harcanması gerekir. Hanbeli fakihler de Resûlüllah’a ait hissenin O’nun vefatından sonra doğrudan amme hizmetine ve kamu harcamalarına tahsis edileceği görüşündedirler.

Allah Resûlü’nün yakın akrabaları anlamına gelen “zevi’l-kurba”nın kimleri kapsayacağı konusunda da değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısım ulema “zevi’l-kurba” vasfıyla ganimetten pay alacak kimseleri sadece Haşimoğullarıyla sınırlamıştır. Bir kısmı ise sınırı oldukça genişleterek zevi’l-kurba’nın Kureyş kabilesi olduğunu ifade etmiştir. Alimlerin çoğunluğuna göre ise bununla kastedilen Haşimoğulları ve Muttaliboğulları’dır. Efendimiz’in yakın akrabalarına böyle bir ayrıcalık tanınmasının sebebi ise, onların zekât ve sadaka almaktan menedilmesidir.

Humus verilmesi gereken son üç sınıf (yetimler, miskinler ve yolcular) hakkında ise önemli bir görüş ayrılığı olmamıştır. Bu üç sınıfın humustan pay almasının illeti, fakirliktir. Hanefiler, dört halife dönemi uygulamalarına dayanarak, Allah Resûlü’nün vefatından sonra Hz. Peygamber’in ve akrabalarının payının düşeceğini belirtmiş ve humusu bu üç sınıfa hasretmişlerdir.

Şafiiler ve Hanbeliler ise tıpkı Allah Resûlü’nün hayatında olduğu gibi, vefatından sonra da humusun beşe bölüneceğini belirtir. Onlara göre Allah Resûlü’ne ait olan kısım, kamu yararına harcanır. Maliki mezhebi ise fey ve humus mallarının dağıtılmasıyla ilgili tasarruf hakkını devlet başkanına bırakmış; devlet başkanının bunu, uygun gördüğü şekilde Müslüman toplumun yararı istikametinde kullanabileceğini belirtmişlerdir.

Şianın Humus Ahkâmı

Sünnî fıkhında dar kapsamlı tutulan humus, Şiî fıkhında ve uygulamasında ise çok daha geniş kapsamlı değerlendirilmiş, ayrı bir önem kazanmış, fıkıh kitaplarında zekâttan sonra müstakil bir bölüm halinde ele alınmış ve giderek kurumsallaşmıştır. Murtaza el-Ensarî, Murtaza el-Hâirî, Ebu’l-Kâsım el-Hûî, Muhammed Takî gibi birçok Şiî âliminin humus ahkâmıyla ilgili müstakil kitaplar telif etmeleri de onların humusa verdiği önemi gösterir.

Şiî fakihler (İmamiyye), ganimetin “kazanç ve kâr” manasına geldiğinden hareketle âyet-i kerimede yer alan humusun sahasını olabildiğine genişletmişlerdir. Onlara göre ganimet, maden ve definelerin yanı sıra, yıllık gelirlerin ihtiyaç fazlası da humusa tâbidir. Yani bir kişinin yıl içinde elde edip, yılsonunda ihtiyacından arta kalan ticarî, sınaî, ziraî vs. elde ettiği her türlü gelirin beşte birini humus olarak vermesi gerekir.

Aynı şekilde onlar, denizden çıkarılan malların, mülkiyeti zimmîye intikal eden arazilerin, haramla karışmış helâl malların da humusa tâbi olduğunu söylemişlerdir. Yani Şiî fakihlerine göre bütün bu sınıflara dâhil olan malların beşte birinin devlete verilmesi gerekir. Define ve madenler dışında kalan humusa tâbi mallarda nisap da aranmaz. Kişi ister az, ister çok kazanç elde etsin bunun humusunu vermesi gerekir. Humusun, zekâta ilave bir vergi olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Şia’ya göre mal ve kazançlara terettüp eden humus mükellefiyetini yerine getirmek öyle önemli bir dinî görevdir ki, bunu ihlâl eden bir kimse Ehl-i Beyt’e zulmetmiş ve onların hakkını gasp etmiş olacaktır. (Şeyh Nâsır, Kitâbu’l-hums ve’l-enfâl, s. 15-271; Mustafa Öz, “Humus”, DİA, 18/369)

Şiî uleması, ayette ifade edilen Allah’ın payının doğrudan Allah Resûlü’ne (s.a.s) intikal edeceğini, ondan sonra ise vekâleten imama kalacağını söyler. Aynı şekilde onlar ayette yer alan “zevi’l-kurba” lafzının da, Nebiyy-i Ekrem’in vefatından sonra masum imama kalacağı görüşündedirler. Dolayısıyla onlar, ayetin Allah’a, Resûlüllah’a ve O’nun akrabalarına tahsis etmiş olduğu üç payın imamın hakkı olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Şia’ya göre geri kalan üç pay ise Haşimilerin yetimlerine, yolcularına ve yoksullarına verilir. Şia, humus alacak kişinin on iki imama inanmasını şart koşmuş, bu şartı taşımayan fakirlerin humustan pay alamayacağını ifade etmiştir.

İmamın gaybetinden (göğe kaldırılmasından) sonra ise humus adı altında alınan bu büyük meblağların tasarruf hakkı, gizli imamın naipleri ve temsilcileri olarak görülen adil müçtehitlere bırakılmıştır. Sonuçta Şia, humus adı altında imamlara büyük bir servet tahsis etmek suretiyle onları malî bakımdan siyasi otoriteye bağımlı olmaktan kurtarmış ve müçtehitleri yüksek meblağlara ulaşan bütçelere malik kılmıştır. (Tabersî, Mecmeu’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân, 4/345)

Abdülaziz Sachedina’nın da belirttiği gibi, humus etrafında cereyan eden tartışmalar, hukukla ilgili bütün Şiî çalışmaların ayrılmaz bir parçası olmuş; Şiî ve Sünnî hukuk ekolleri arasındaki en temel farklılıklardan biri haline gelmiştir. (Abdülaziz Sachedina, “İmamî Şiî Hukuk Sisteminde Humus”, Marife, yıl: 4, sayı: 3)

Hiç şüphesiz sadece Şia fakihlerinde görülen bu yorum ve tevil, ayet-i kerimenin açık ve sarih hükmüne zıttır. Zira ayetin açık lafzı, humusu savaş ganimetlerine tahsis ederken, ayetin bağlamı da (siyakı) buna işaret etmektedir. Şia’nın söz konusu görüş ve içtihatlarını destekleyen herhangi bir hadis de rivayet edilmemiştir. Hatta Şia’nın muteber gördüğü hadis kitaplarında dahi, humusun genişletilmiş bu anlamını destekleyen bir rivayet bulunmadığı ifade edilmiştir.

Allah Resûlü’nün, ondan sonra gelen Raşid Halifeler’in ve hususiyle de Hz. Ali’nin zekâttan ayrı olarak “humus” adı altında kâr ve kazançların beşte birini almaması da, Şia’nın bu uygulamasının şer’î bir nassa dayanmadığını gösterir. Bu uygulamanın, hicretin beşinci yüzyılının sonlarına doğru ortaya çıkması ve daha önce yazılan fıkıh kitaplarında Şia’nın anladığı manada bir humusa yer verilmemesi de bunun farklı gerekçelerle sonradan ortaya atılan bir bid’at olduğunu gösterir. (Musa el-Musevî, Şia ve Şiîlik Mücâdelesi, s. 83)

Bir sonraki yazımızda Raşit Halifeler’den vereceğimiz misallerle devlet başkanının “halife/imam” vasfıyla kamu malları üzerinde herhangi bir hakkının bulunup bulunmadığını ele alacağız.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin