Yavru vatan vilayeti

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

KKTC seçimlerinin Ersin Tatar tarafından kazanılması, adanın birleşme umutlarına yeni bir darbe vurdu. KKTC 1974’te bölünen Kıbrıs’ta hiçbir zaman uluslararası bir aktör olarak tanınmadı. Hiçbir zaman da tanınamayacak. Ancak bundan daha da önemlisi, Ankara KKTC’yi asla bağımsız bir aktör olarak algılamadı. Onun kendi kaderini belirleme hakkına saygı göstermedi. Bilakis, Kıbrıs’a hep strateji ve “ulusal çıkarlar” perspektifinden yaklaşıldı.

Esasında 1950’lerde “keşfediliveren” Kıbrıs meselesinde, Ankara gizliden gizliye Kıbrıs için pusuda bekledi. Lausanne’da esamisi dahi okunmayan adanın Akdeniz’deki jeopolitik konumu ve malum milliyetçi ihtiraslar Ankara’daki güçlüleri hep büyüledi. Kıbrıs Rumlarının Yunanistan’la birleşme istekleri de Ankara’nın bu arzularını meşrulaştırmasına yardımcı olmadı değil. Böylece 1960’larda adada bağımsızlık hareketleri başladığında Kıbrıs Türkleri Ankara’nın yönlendirmesiyle örgütlendi, taksimci politikaları Enosis karşısında argüman olarak kullandı.

1970’lerde Yunan cuntasının EOKA’cıları aktive etmesiyle beraber genç Kıbrıs Cumhuriyeti için geri sayım başlamış oldu. 1974’te adanın yüzde kırkını ele geçiren Türkiye, adayı böldü, Türkleri kuzeyde topladı, ağır insan hakları ihlallerinde bulunarak Rumları adanın güneyine sürdü. Türk Yunan ilişkilerinde modern tarihin önemli bir bölümünü oluşturan zorunlu göç, böylece bu kez çoğunlukla — ama yalnızca değil! —  Rumları vurdu. Kıbrıs o zaman da bir iç politika konusuydu, bugün de öyle.

2000’lerin başında Annan Planı’nı önce Denktaş reddetti. Sonradan referandumlara kalan plan, bu kez Rumlar tarafından reddedildi. Türk tarafı AB süreci etkisiyle bu referandumda olumlu oy kullansa da, birleşme bu nedenle gerçekleşmedi. Oysa Kıbrıs’ın birleşmesi belki de Türkiye’nin AB üyeliğini otomatiğe bağlayacak, AB Türkiye’ye tarih verecek, tarihin seyri değişecekti. Kıbrıs küçüktü ama etkisi büyüktü! Ayrıca Kıbrıs Türk-Yunan anlaşmazlıklarının da en habis ve en eski merkeziydi. Bugün de öyledir. Fakat bugün bir şeyler artık farklı. Gelin ona bakalım.

Bakın, 1950’lerde de, 1960 ve 70’lerde de, bazı şeyler bugünkünden farklıydı. Türkiye Kıbrıs’ı bir dış politika davası olarak algılamamaya başladığında oyunu kurallarına göre oynuyor, en azından bu imajı korumaya özen gösteriyordu. Londra ve Zürih Antlaşmaları’ndan ileri gelen garantörlük hakları Ankara için önemli bir meşruiyet alanı sağlıyordu. Ankara dış politikasını büyük bir ciddiyet içinde yönetiyor, etrafa istikrarsızlık saçan bir aktör olarak hareket etmiyordu.

Yunanistan 1970’erde demokratik bir ülke değildi. Bir Albaylar Cuntası tarafından yönetiliyordu. Bu Türkiye’nin Kıbrıs’ta elini güçlendiren en önemli faktördü. Dahası, Kıbrıs’ta aşırı sağcı ve ırkçı EOKA gibi örgütlere Batı sıcak bakmıyor, bu aşırıları törpülemek istiyordu. Birleşik Krallık Kıbrıs’ın diğer garantörü olarak EOKA ve Enosis’çi darbeden ve özellikle de darbenin göstermelik lideri Nikos Sampson’dan nefret ediyordu.

Bununla birlikte Türkiye’nin NATO’nun güneydoğusu kanadındaki istikrarlı duruşu bir müttefik olarak saygıyla karşılanıyordu. Türk siyasetçileri Kıbrıs’ta bir fetih dili kullanmadılar. Ecevit’e takılan lakap asla devlet diskuruna girmedi veya Ecevit bu konulara sempati duymadı. Türkiye o dönemde cihatçı manyaklarla işbirliği yapan, sağa sola saldıran, başkalarının topraklarına asker yollayıp duran bir istikrarsızlık adası değildi.

Bugün Türkiye yayılmacı ve Neo-Osmanlıcı İslamofaşist nasyonalist jargonu gün be gün kullanıyor. Suriye’de IŞİD artıklarını besleyen ve onları arka bahçesindeki köpek olarak kullanan, dahası Libya’ya ve Karabağ’a bu paramiliter teröristleri yollayan, Suriye’de ve Irak’ta saha kontrolü yapmaya kalkan, başka ülkelerde yerleşimleri ve diğer paramiliter grupları aleni bombalayan, Doğu Akdeniz’de ve Ege’de aleni yayılmacılık yapan bir aktör konumundadır. Dış politikası bağlamında bu ülke ile 1970’lerdeki Türkiye arasında benzerlik bulmak güçtür.

Kıbrıs’ı stratejik olarak kontrolü altına almaya çalışmış olsa da, 1970’erde maksimalist hareket etmeyen, uluslararası rolünü dengeleri dikkate alarak oynayan bir ülke vardı. ABD-SSCB arasındaki gerginlikleri dikkate alırken, makro güvenlik konularını kumar masasına koymayan, temkinli ve istikrarlı bir NATO ülkesiydi. Bugün Rusya-Çin-İran üçgeninde hareket eden, Rusya’dan S-400 alan, Batı’yı düşman olarak lanse eden, her fırsatta retorik olarak İslam ve Türklük üzerinden hamaset yapan bir yönetim var.

Tehlikeli bir ortam!

İşte bu ortamda Türkiye çok tehlikeli bir yola çıktı. Kıbrıs’ı doğrudan kontrol ettiği yetmezmiş gibi, artık adanın işgal altında tuttuğu yüzde kırklık bölümüyle bir entegrasyona gideceği anlaşılıyor. İçeride iyi rezonans yapacak, ucuz bir fetih olarak planlıyorlar sanırım Kıbrıs’ın kuzeyi ile bütünleşmeyi. Fakat iç politik hesaplar, küresel siyaset çarşısına uymayabilir! İzah edeyim:

Kıbrıs konusunda 2005-2006’daki uluslararası olumlu hava tümüyle yitip gitmiş durumda. O dönem Türkiye demokrasiydi. Dahası Kıbrıs’ta Ankara bütünleşmeye itiraz etmiyordu. Referandum’da çıkan birleşme sonucu Türkiye’nin elini güçlendirmiş, Güney Kıbrıs’ı ise zor durumda bırakmıştı. AB, Kıbrıs’ı bölünmüş olarak aldığı için derin bir vicdan azabı içindeydi. Dahası o dönemde komşularla sıfır sorun gibi politikalar, Avrupa Dış ve Güvenlik Politikası ile gayet uyumlu görülüyordu. NATO üyeliğini bir tür istikrar kartına dönüştüren Türkiye, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nı gerçekleştiriyordu. Gelir seviyesini arttıran, demokrasisini ileri bir düzeye yükseltmeye başlayan, AB reformlarını hızla gerçekleştiren bir ülkeydi, söz konusu olan. Bugün bunların yerinde yeller esiyor!

Kıbrıs’a da statükoyu bozarak yaklaşmak isteyen Ankara rejimi, eğer bir oldubitti yapmaya kalkarsa – ki bu en ucuz dış politika zaferi olur diye umuyorlar! – bu sandıklarından çok daha pahalıya patlayabilir. Çünkü Kıbrıs AB toprağı ve bir bütünleşme hamlesi Türkiye’yi uluslararası bir müdahale ile baş başa bırakabilir. Kanımca ABD’de gerçekleşecek olası bir başka değişikliği, bunu Türkiye’nin kulağını çekmek için bir fırsat olarak görecek, başta Almanya ve Fransa olmak üzere bundan memnuniyet duyacaktır. Yunanistan, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan, Körfez Ülkeleri, Ermenistan, AB, etrafında kim varsa herkes Türkiye’ye karşı birleşmiş durumdayken, rejimin tek derdi reytingini artırmak, halkına gaz vermek, insanlara “güçlü Türkiye” propagandası yapmak.

Kıbrıs’ı bu amaçla kullanmak istiyorlar. Kıbrıs’ın kuzeyi ile Antalya Körfezi arasını Türk gölü ve Mavi Vatan ilan etmek istiyorlar. Ekonomik çöküntüyü kamufle etmek istiyorlar. Kıbrıs’ın zaten garabet “yavru vatan” statüsünü, Kıbrıs Vilayeti’ne çevirmek hezeyanındalar. Kıbrıslı Türkler de asla umurlarında değil! Gözlerini karartmış ve kendi bekalarının derdine düşmüş durumdalar ve biz ülkenin seri adımlarla nasıl göçtüğünü ve çöktüğünü canlı olarak izliyoruz!

4 YORUMLAR

  1. Azerbaycan bugun Karabagda hakli mucadele ederken, neden Ermeni ve Fransizlarin Karabağda paramiliter teröristler yalanini yaziniza aliyorsunuz? Eylul 27 den bashlayan savashin Amerikanin tetikledigini ve Avrupanin destekledigini anlayacak kadar analiz etme kabiliyyetiniz yoksa, bize tarihi olaylari copy past yaparak boyle seviyyesiz makala servis etmeyin, onu kendimiz de internetden bula biliriz. Bu kadar Avrupaya, Amerikaya, Kanadaya gideniniz oldu hala ordaki liderlerin ve siyasetin nasil sapik oldugunu gormediniz mi? Turkiyedeki problemleri yazarkan biraz Avropa ve Amerikadaki problemlerden de yazin.

  2. Birak konussun!! Yezide kizip Cehil den yana olanlar. Polyanaciliga devam. Batinin hegomonyasi azaliyor Asya cikista. 5-10-20 yilda durumlar cok farkli olacak.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin