Yarı otoriter ve otoriter rejimlerde üst yargı 

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Daha önceki yazılarda gücü sınırlanmamış iktidar konusuna sıklıkla değindim. Demokratik rejimlerin en başta gelen karakteristik özelliklerinden biri, iktidarın gücünün ve yetkilerinin kısıtlanması ve sınırlandırılmasıdır. Bu, iktidarın denetlenmesi ve keyfi yönetimin engellenmesi için mutlaka gerekiyor. Peki, iktidarın gücü nasıl sınırlandırılacak? Pratikte bu problemi işlevsel olarak çözmeksizin bir demokratik hukuk devletinin inşası da, devamı da mümkün olmaz. Hangi iktidar öğesinden bahsediyorum burada? Yürütmeden! Yürütme yanında yasama ve yargı da iktidar öğesidir. İlkesel olarak bu üç iktidar öğesi birbirinden ayrılmadan, demokratik hukuk devleti kuramsal olarak da pratik olarak da olanaklı değil. 

Bu hatırlatmadan sonra, uygulamaya ilişkin bir soruna değinmek istiyorum. Soru şu: yürütmenin yetkilerinin kısıtlanması pratikte ne anlama geliyor? Ya yürütme yetki aşımı yaparsa, o zaman prosedürel ve fiili olarak ne yapılabilir? 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Yürütme, iktidar üçlemesi (yürütme, yargı ve yasama) arasında en güçlü organdır. Çünkü devletin fiziksel kuvvetini kontrol etmekte, onları komuta etmektedir. Polis tamamen ve ordu büyük oranda, yürütme erkinin emrindedir. Yürütme bu nedenle icrai olarak en aktif organdır. İcrai özellikleri de bu fiziksel güç uygulanma olanağına dayanır. Yasama (parlamento) ve yargı (mahkemeler) bu tür bir fiziksel güce sahip değildir. Dolayısıyla, yürütme erki politik karar alıcıdır. Bu kararları sadece almakla kalmaz, onları uygulatır. Parlamento yasa yapıcı olarak yürütmenin politik karar alıcı özelliğini hızlandırabilir veya frenleyebilir. Mahkemeler (özellikle üst yargı) yürütmenin aldığı politik kararları ve onların uygulamasını denetler, anayasa ve yasalarla çelişen durumlarda “yürütmeyi durdurur”. Yürütme bu nedenle pro-aktif (aksiyoner), yargı ise tepkisel (reaksiyoner) hareket eder.

Demokratik sistemlerin çoğunda yürütme ile yasama birbirine daha uyumludur. Bunun nedeni parlamentoda çoğunluğa sahip grubun çoğu kez yürütme organını kontrol eden partiden olmasıdır. ABD gibi başkanlık seçimlerinde başkanlık seçimi ve ara dönem yasama seçimleri ayrı zamanlarda gerçekleştiğinden, bazen başkan (yürütme) ve parlamenter organ (Kongre-Senato) farklı partilerden olabilir. Bu durumda yasama organı yürütmeyi frenleyebilir ve daha efektif denetim yapabilir. Parlamenter sistemlerde yasama organında çoğunluğa sahip parti ile yürütmenin çıktığı parti aynı parti olduğundan, çoğu kez yürütme ve yasama arasında güçler ayrılığı daha az belirgindir. Her iki sistemin de gerçek fren mekanizması yargıdır. Özellikle de üst yargıdır!

Üst yargının en önemli öğesi, anayasa mahkemesidir. Bazı ülkelerde buna üst mahkeme de denir. Bu mahkemenin görevi, devletin şirazesini korumaktır. Her devleti kuran bir metin vardır. Britanya bunun bir istisnası olsa da, orada yazılı olmayan bir “anayasa” bulunmaktadır. Şimdilik bu istisnai örneği bir tarafa bırakalım. Dünyadaki devletlerin çok büyük bir çoğunluğu anayasal politik sistemlerden oluşur. Bu, çok farklı rejimler olmadığı anlamına gelmez. Aksine, birbirinden çok farklı politik rejimler de olsalar, ortak yönleri, anayasal metinlere dayalı olarak kurulmalarıdır. Şimdi bunu tespit ettikten sonra, bir üst aşamaya gelelim. Yazılı metinlere (anayasaya) dayalı rejimlerin bazıları bu anayasal metnin ruhuna uygun hareket ederken, bazıları formel olarak var olan anayasalarına riayet etmiyor ve fiili uygulamalarda bulunuyor. Türkiye, buna iyi bir örnek. Rusya, İran, Çin gibi birçok tanınan başka örneğe de burada değinmek mümkün. Neden bazı ülkelerde anayasal metinlere uyulmayabiliniyor? Şüphesiz ki anayasal metne uymayan, yürütmedir. Yürütmenin bu “hakkı” nereden geliyor? Mevcut oyunun kurallarına istisna yapma uygulaması, nasıl oluşuyor? Bu sorular, otoriter ve yarı otoriter (hibrit) rejimleri anlamamız için önemlidir.

Üst yargının başta gelen görevlerinden biri, yürütme ve yasal mevzuat arasındaki çelişkileri tespit etmek, bunları engellemektir. Alman Bundesverfassungsgericht (Federal Anayasa Mahkemesi) ve ABD’deki Supreme Court (Üst Mahkeme) böyledir. Yürütmenin yaptığı uygulamaların yasal mevzuatla çelişmesi demokrasilerde ciddi bir sorundur. Her iktidar buna eğilim gösterebilir. Turgut Özal “anayasa bir kez delinirse bir şey olmaz!” demişti. Hayır! Çok şey olur. Aslında anayasanın delinmesi bir politik sistem için her şeydir! Kendi anayasasına ve yasalarına uymayan bir devlet, devlet kavramı bağlamında bir oksimorondur. Devlet, kendi anayasası ve yasaları olan bir politik görüngüdür (fenomen). Bu tanıma göre, anayasa ve yasalarına uymadığı noktada devlet, devlet olma özelliğini yitirir ve başka bir şey halini alır. Bu tür devletlerin demokratikleştikleri görülmemiştir. Yani anayasaya uymamakla devletler anti-demokratikleşir ve faşizanlaşır. Keyfi yönetim, denetlenmemiş iktidarı doğurur. Bu bir sarmak gibi, giderek büyüyerek ve güçlenerek, devletin kurumsallaşmasını yutar. Böylece devlet, objektif ve kamu yararına tarafsız olma durumunu kaybederek, parti devletine dönüşmeye başlar. Bir parti veya siyasal odağa dâhil politik elitler sistem içinde serbestçe hareket ederlerken, o odağa dâhil olmayan politik elitler (başka partilere mensup olanlar veya tarafsızlar) politik özgürlüklerini aşamalı biçimde yitirir. Bugün Türkiye böyle bir aşamadadır. Selahattin Demirtaş ve onlarca Kürt milletvekili, bu koşullar altında hapishanede tutulmaya devam ediliyor. Kürtlerin çok azami oy oranlarında kazanmış oldukları belediyelere bu koşullar altında kayyum atanabiliyor.

Oysa bu tür yürütme tasarruflarının anayasaya aykırı ve gayrı kanuni olduğunu herkes biliyor. Burada esas söz söyleme hakkı anayasa mahkemesinin. Fakat Türkiye’deki en üst yargı organı olan bu mahkeme, bugün maalesef yürütmenin kontrolü altındadır. Bunun nedenlerinin teknik yönünü (yargıç atama prosedürleri ve “yetmez ama evet” sonrası HSYK konusunu) başka bir yazıda ele alabilirim. Şimdilik durum tespiti yapıyorum. 

Sezai Temelli, İnfaz Yasası’nın neden olduğu eşitsizliğe son vermek üzere Anayasa Mahkemesi’ni göreve çağırıyor. CHP’yi Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapmaya ikna etme gayreti içinde. Bunun gibi başka önemli konularda da Anayasa Mahkemesi görev almalı, sorumlu bir pozisyon sergilemeli. Bu mahkemenin varlık nedeni olan anayasa, bugün ayaklar altında. KHK’lar tam manasıyla anayasal hakların gasp edilmesi anlamına gelmekteyken, Anayasa Mahkemesi yargıçları bu “işe hiç bulaşmamayı” tercih ettiler. Bunun bir tür “hayatta kalma refleksi” olduğunun farkındayım. Amacım, buradan tarihe not düşmek ve olan durumu gelecek kuşaklara aktarmak. En azından ne oldu, 2020 itibarıyla genç kuşaklara bazı ipuçları sunmak. Bundan dolayı yazıyı çok kuramsal yazdım, ayrıca somut örneklerle bazı önemli noktaları vurgulamaya çalıştım. 

Bu sonuca giriş açıklamasından sonra, esas mesajı vereyim: Anayasa Mahkemesi fiilen yoktur. Anayasaya uyulmayan bir politik sistem tek anlama gelir, o da o sistemin artık sınırlı yürütmeden oluşan bir rejim olmadığıdır. Bu, Türkiye’nin yarı otoriter (belki de otoriter) bir rejim olduğunun sosyal bilimsel olarak gösterilmesidir. Recep Tayyip Erdoğan, Türk tipi başkanlık sisteminde hukuken yürütmenin ta kendisidir. Bu omni-yürütme, zaten yasama organını devre dışı bıraktı. TBMM bugün adet yerini bulsun diye var! Esas mesele yargı! Yargı erki, 17 Aralık 2013 sonrası yapılan sivil darbe ve bunu 15 Temmuz 2016 kontrollü darbesi sonrası gerçekleştirilen ikinci aşama sivil darbe sonrasında, tümüyle yürütmeye (Erdoğan’a) bağlandı. Sezai Temelli bu gerçeği sanırım görmüyor. Şaşkın ördek başlıklı yazımda muhalefetin anlaşılmaz (belki de anlaşılır!) tutumunu yazmıştım. Bu koşullar mevcutken, halen üst yargıdan medet ummak nasıl değerlendirilmeli? Bunu okura bırakıyorum. Fakat şunu söylemeden de geçemeyeceğim. Bugün, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına bile uymayan bir rejim var. Biliyorsunuz, 1982 Anayasası’na göre bu uluslararası yargı kararları anayasa hükmünde. Anayasa ile çelişen bir karar olursa, anayasa değil bu karar baz alınacak ve uygulanacak. Türkiye artık bu uluslararası bağıtın (taahhüdün ve garantinin) gereğini yerine getirmiyor. Bu, devletlerarası lügatte “ben artık devlet değilim!” demektir. Tabi Türkiye’de bunun ayırtında olan kim var, siyasetçiler arasında, bunu bilemiyorum.

Güçler ayrılığı olmadan gücü sınırlandırılmış ve denetlenebilen bir yürütme erki olamaz. Yürütme erkinin denetlenmediği bir yerde de adalet ve demokrasi olamaz. Bu gerçeği muhalefetin kabul etmediği ve buna göre pozisyon almadığı bir diktatoryal rejimde de gelecek için umut olamaz.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin