Yağma ve talan: Dipsiz Göl’ün bize anlattığı öykü

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Talancı ve yağmacı bir zihniyet, devletin adalet mekanizması yok olduktan sonra Türkiye’nin normali haline geldi. Dipsiz Göl adındaki doğa harikasının kaderinin de, basit bir yurttaşın banka hesabına el konulmasının da, vergisini kusursuzca beyan etmiş ve sicilinde leke bile bulunamamış bir iş insanının da, üzerine çöktükleri üniversitelerin de, tabelasını yumrukladıkları ve çekiçledikleri okulların da derdi budur. Yağmacılık ve talan, sadece sıklaşmadı; bu yolsuzluk rejiminde kurumsallaştı.

Ermenilerden bir şey kalmış mıdır diye evlerinin bodrumlarını ve arka bahçeleri delik deşik eden, Haliç’te, Boğaz’da, Ege’de ve Van Gölü’nde define arayan, Rum evlerinin duvarlarını kırıp “gâvur altını” bulmaya çalışan, Varlık Vergisi ve 6/7 Eylül olaylarında insanların dükkânlarına, mallarına, birikimlerine göz diken, yolda bulduğu kumaşlardan üzerine elbise diken, Ermenilerden tokatladıklarıyla Türk burjuvazisi oluşturmak için sosyal mühendislik yapan, İzmir’de Yunan Ordusu’nun çekilmesinden sonra bugünkü Fuar Alanı’ndaki Rum mahallerini kundaklayan, sonra da “Yunan’ı denize döktük!” gibi bir faşist cümleyi ilkokul ve ortaokul ders kitaplarına sokarak masum çocukların arı zihinlerine kin tohumları eken, bu talancıların ve yağmacıların zihniyetidir. Süryanilerin kilisesinden de, eski Osmanlı Arap illerindeki şehir ve kasabalarından da çekilirken talan edilen, ganimet olarak alınan, yağmalanan mallar, bu zihniyete bel bağlar. Fahrettin Paşa’nın İstanbul’a getirdiği kutsal emanetlerden, Edirne ve İstanbul’un fethinden sonraki yağma ve tecavüzlere, devşirme oğlanlarının analarından kopartılmasından, İstanbul’daki cariye pazarının modern zamanlara kadar kadın ticaretinin ve köle alım-satımının merkezi olmasına kadar, canlı ve cansız her şeyin yağmalanması ve talanı, hiç sorgulanmadı. Hatta bunlardan bahsedilirken, hafif bıyık altı gülerek, anakronizm yapılmaması, Türk akademiyasında kahve molalarında sıklıkla görülen bir durum oldu. Başka ülkelerde yapılan talanlar çalışıldı ki, kendi yağmacılığımız ve barbarlığımız bizi daha az rahatsız etsin!

Bugün Dipsiz Göl’ün bu talancılara nasıl peşkeş çekildiğini görüp şaşırıyoruz da, sanki geçmişimizde yaşanan ayıplara bizim atalarımız değil, bir usta yazar tarafından maharetle uydurulan roman kahramanları neden oldu. Kolayca stereo-tipik genellemelere gider, Yunan mezaliminden, Ermeni ihanetinden, Arapların “bizi arkadan vurmasından”, “cimri” ve “korkak” Yahudilerden ve onların “hepsinin nasılsa zengin olmasından”, daha birçok ırkçı, etnosentrik, pejoratif, saldırgan düşünce kalıplarını bugünlere kadar sorgulamadan kabul eden Türk toplumunun, bugün “FETÖ’cülerden kalan altınları” aramak istemesini cidden yadırgıyor musunuz? Bugün yaşananlara hayret mi ediyorsunuz? Cidden size anlatılan Ömer Seyfettin öykülerindeki şahsiyetli ve prensipli Türk kahramanlarına, Dede Korkut hikâyelerindeki Boğaç Han’lara, popüler film tarihimizdeki İlyas Salman, Zeki-Metin ve Kemal Sunal tiplemelerine inanıyor musunuz? Bu prototiplerin gerçek bir karşılığı cidden var mıydı Türkiye toplumunda? Ben Mahmut Hoca veya Köroğlu figürleriyle pek az karşılaştım doğrusu Türkiye’de. Belki sizler daha bir şanslıydınız, kim bilir! Ama ortak noktamız sanırım şudur ki, toplumun büyük çoğunluğu, ahlaken olması gereken pozisyonları almakla fazla ilgilenmedi. Örneğin trafikte emniyet şeridini bilinçle ve ısrarla kullanmamış olmamı, birçok akrabam ve dostum (doğrusu dost sandıklarım!) alıklık ve “Almanlaşmış olmak” olarak gördü. Canları cehenneme ayrıca, önemli değil de, bize toplumun bir fotoğrafını çekmiyor mu bu saydıklarım sizce de sahi?

Talanla hayatımda ilk önce ilkokul yıllarımda karşılaşmıştım. Yatılı okuyordum. Taşmektep, ya da modern adıyla Göztepe Pansiyonlu İlkokulu günleriydi. Altı yaşında, öğle teneffüsünden sonra büyük kara dikdörtgen tepsiler içinde avuç içi büyüklüğünde, içi sarı kabuğu kahverengi kurabiyeler dağıtılırdı. Doğrusu anneannemin veya babaannemin yaptıklarının yanında yüzüne bile bakılmayacak, özensizce ve sevgisizce yapılmış, şekerinden çalındığı ilk ısırışta belli olan şeylerdi de, o günlerin devamlı aç gezilen çocukluk yıllarında her gün sabırsızlıkla beklediğimiz, tek tatlımızdı – kırk yılın başında yemekhanede çıkan tulumba tatlısı hariç! O ilk öğlen teneffüsünden sonra kurabiyeler dağıtıldı. Herkese birer tane düştükten sonra, geriye kalanlar tüm okula yetmeyecek sayıdaydı. Ben merakla ne olacak şimdi diye beklerken, öğretmenlerden biri sadistçe gülümseyerek, “kapış!” diye bağırdı! Tüm okul, yüzlerce farklı sınıflardan çocuk tepsinin üzerine balıklama atladı. Benim ufak tefek cüssemle hiç şansım yoktu. Rasyonelce bunu anladıktan sonra, ilerleyen haftalar ve aylarda bu “talan ve yağma” ritüelini, onun nasıl bizleri vahşileştirdiğini, insanlığımızı nasıl her gün bira daha öldürdüğünü, paylaşım yerine nasıl Darvinci bir savaşkanlığı aşıladığını ve hepsinden önemlisi, bana güçsüzlüğümü nasıl ağır şekilde kafama kazıdığını görecektim. Aynı acımasızlık, alt sınıflara masa abisi olunca da devam etti. Küçüklerin hakkını kendine almak gibi bir davranış, okulda kurumsallaştırılıyordu. Ve bizler bu davranışı sorgulamıyorduk bile. İşin garibi bir gün öğretmenlerden birine bu konuyu anlattığımda bana “işine bak sen!” demişti.

Talan ve yağma, senin olmayan, hak etmediğin, başkasına düşen bir şeyi fırsatçı bir yaklaşımla elde etmektir. Hırsızlıktır ve haksızlıktır anlayacağınız. Bize öğretilen değerlerde, buna “gözünü açmak” derler. Açgözlülüğün fırsatçılıkla birleştirilmiş halidir. Sosyolojik bir dramdır. Ahlaken çöküştür. “Selam verdik, rüşvet değildir diye almadılar” faciasının nasıl sosyalleştiğini ve bir toplumu nasıl içten içe çürüttüğünü göstermesi bakımından ciddi önemli bir şeydir. Babası erotik (veya seks) filmleri çevirdi diye aşağılanılmaya çalışılan biri tarafından söyleniyor olması size enteresan gelebilir, yadırgayabilir de belki. Ama size peder beyin Teşvikiye ve Kadıköy’de fakir babası olarak anıldığını, kendi tok gezerken etrafında – sokaktaki dilenciden kitap satan üniversiteliye kadar – hiç kimseyi aç gezdirmediğini anlatırsam, belki benim neden ilkokulda hiç kapışa katılmadığımı daha iyi anlarsınız. Talan ve yağma, iliklerine işlemişse bir toplumun, oradan adalet de, bağışlamak da, şefkat de, sevgi de, saygı da çıkmaz.

Şimdi define aramak için içişleri bakanına gidiyormuş talancılar. Ne arayacaklar? “FETÖ’cülerden kalan altınları”, belki de boşalan fakir Kürt köylerindeki mezarlıklarda hasbelkader altın dişi olan bir ihtiyarın iskeletini, ha bir de dağ başında yirmi bin yıllık göllerin dibini! Esasında Dipsiz Göl’ün suyunun boşaltılması, sonra üzerine toprak dökülerek içinin doldurulması, ardından da gözüne sokar ve nispet yapar gibi sit alanı ilan edilmesi, bugünkü talancı ve yağmacı berbat toplumun ve onun sonuna kadar hak ettiği bu yolsuz-hırsız yönetici sınıfının sembolik olarak ifadesi gibidir. Türkiye, coğrafya, insan ve başka ne varsa talan edilen, yağmalanan, hoyratça üzerinden geçilen ve onarılmayacak oranda değiştirilen bir yerdir. Bir kötülükler laboratuarıdır. Bu laboratuarda, olan yağmacılık ve talancılık bugün kurumsallaşmış durumda artık. Biz ona rejim diyoruz.

6 YORUMLAR

  1. Merhaba abi
    1+ Her varlık gibi insanda ihtiyaç duyduğunu istediği için özgürlük diye haykıran birisi özgür değil ki özgürlüğü istiyor gerçekten.. işte hem bu yüzden o bahsettiğiniz özlenen..istenen..ihtiyaç duyulan fakat sahip olunmayan o karakterler filmlerde kitaplarda öykülerde anılıyor devamlı olarak…çünkü yok.. KÎ çağırılıyor…
    2+ GözTepedeKÎ o okul sonradan ilkokul ortaokul karışık birşeyler oldu.. bi arkadaşım İsmail orada okudu… bi gün okulda kalmışlar eve dönmemişler.. on kasım mı yirmidokuz ekim mi ne ertesi… okulun cephesinde köy caman adıbatatirk posteri bezden.. indiriyorlar abi posteri… AFedersin üzerine büyük küçük pisleyip yakıt döküp okulla beraber yaktılar!
    3- Gözünü açmak deyimine daha da argoda ayık olmak derler.. Gazoz veriyorlar onlara…*LimonAta* Yağ Sârah

  2. Evet hakiki muslumanın devletle degil devlete sızmıs ve ele gecirmis ahlaksiz birilerinin islettigi rejimle sorun yasadıgını cok guzel ortaya cıkarmıs bu yazı. Konunun uzmanından bunları ogrenmek cok faydalı. Neden cemaate ve diger namuslu durust insanlara ( hak ve adalet pesindekilere) saldırıp tuzak kurup yok etmek istedikleri de boylece cok acik bir sekilde anlasiliyor, Aslinda hakiki musluman hayatini ulkesinde dogruluk durustluk ve hakkaniyet olculerinde yasamaya calisiyordu nefsine uyanlara ilismeden ama bu durum milleti suistimal edip aldatmak isteyenleri ( rejimlerini isletmek isteyenleri) rahatsiz etti ve tuzak kurup onları heryerden tecrit ediyorlar ta ki istedikleri gibi yasamaya devam etsinler, nasıl yasamak istedikleri de gun gibi ortada . Yasadigimiz olayların gercek arka planını cok guzel anlatıyor ortaya koyuyor bu yazı. Buyuk resim budur. Musluman allahı hakkıyla bilip tanıyabilmek icin hayatını dogru duygularını ( heva ve ehevese sapmadan) kontrollu yasamak zorundadir ki rasyonel dusunce ve dengeli davranısı elde edebilsin, Iste o zaman aklı selim kalbi selim ruhu selim seviyesinde yasar gercegi gorur bilir zaradan emin olur … kendinden gecmis hevesatın kor istikametinde kosan nefsini olcusuzce tatmin den baska bir sey dusunemeyen muptela sadece kendine isabet edecek her turlu haksiz menfaatin pesine duser rezil bir seye doner, nefsinin esaretine dusen de ahlaksiz rejimin kolesi ve savunucusu olur, boyle ortamda dogru ve durust insan zor hayat surer.

  3. Ne yani birisi bizleri ana dolunun aziz, cefakar, vefakar, fedakar v.s insanları ninnileriyle
    yıllarca uyutmuşta biz de iynenin ucu bize dokundugundamı aklımız başımıza gelmiş.

  4. Rabbinden başkasına değer vereni bu bekler.. verilenin yüzüne bir şaplak çarpılması! la ilahe illAllah diye bir ömür geçir fakat O*ndan başka herşeyi düşün fakat O*nu hiç düşünme! ne olacaktı ya?
    iki yerde konuşmuş;
    1- Kişi…
    2-Fedek Hâdisesi
    ne dediğine bakarsak Otistik olduğunu ANlarız BiBi Betül FatimatüZZEHRÂMın
    OkumaYazması Aliyanca olan Babasının Anası

  5. Zeyneb Sultanım da öyle! bir buçuk iki yaşındayken babası Ali Dizlerine oturtmuş sayıları öğretiyor.. Bir de Kızım… İki de.. *Bir Diyen Bu Dudaklar(BDBD) hiç şeytana kanıp(senin tuzağına düşüp) şirke düşer mi(Muhammedden başka sever mi!)
    diyor… parantez araları açıklama Amedu Aliyan AA

  6. Bir de diyor.. Bir diyor…
    İki de diyince.. Bir diyen bu dudaklar hiç Hakkı inkar eder mi! diyor…
    1buçuk İki yaşındayken nasıl böyle konuşurlar? Otistikler işte belli!
    ben O Dudakların Sahibesini de inkar edemeyeceğim için İki dedim

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin