Ya Rab! Sana gücenmedik, kırılmadık, gönül koymadık!

Yorum | Cemil Tokpınar

Kim bilir 30-40 yılınızı okumakla geçirip doktor, hâkim, öğretmen, subay veya polis oldunuz. Mesleğinizi o kadar çok seviyordunuz ki, aşkla şevkle çalışıyordunuz. Ama çok kapsamlı ve planlı bir komplonun kurbanı olarak iftiralara uğradınız. Bir anda işsiz kaldınız, kendinizi hapiste, hicrette veya gaybubette buldunuz.

Allah’a kırgın mısınız?

Ev hanımı veya çalışan bir kadındınız. Sohbetlere, programlara koşturuyor, fakir öğrenciler için kermesler yapıyor, Afrika’daki kardeşlerimiz için kurban topluyor, su kuyuları kampanyaları düzenliyordunuz. İhanetin ve terörün zerresiyle bile ilişkiniz yok. Ama tarihte görülmemiş biri iftira kampanyasının kurbanı oldunuz. Elinize kelepçe takıldı, eviniz arandı; işinizden, aşınızdan, belki eşinizden oldunuz.

Allah’a dargın mısınız?

Esnaftınız, pastacı, kebapçı, bakkal veya eczacıydınız. Türlü oyunlarla itibarsız ve iş yapamaz hale getirildiniz. Memurdunuz, işçiydiniz, belki iş adamıydınız. İşsiz kaldınız, malınız gasp edildi. Pazarda limon, turşu, salça ya da yöresel ürünler satar hale geldiniz.

Allah’a gönül mü koydunuz?

Çocuksunuz, gençsiniz, öğrencisiniz! Bir zamanlar mutlu bir yuvanız, düzenli bir hayatınız vardı. Bir nifak rüzgârı esti, ailenizi darmadağın etti. Anneniz, babanız işsiz, belki hapiste, belki de ailece gurbet diyarlarında, bilinmezlikler girdabında hayata tutunmaya, yeni şartlara uyum sağlamaya çalışıyorsunuz.

Allah’a kızgın mısınız?

Saydığımız türden veya daha ağır imtihanlara uğramış olabilirsiniz. Tarih boyunca “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çeşitli zulümlere uğrayan hak yolun yolcuları gibi sabır ve tahammül göstermek, takdire razı olmak, dua ve ibadetle Allah’ın rahmetini ve inayetini istemekten başka bir şey yapamayız, Allah’tan şikâyetçi olamayız, Ona kırılamayız, gücenemeyiz, gönül koyamayız, kızamayız, sorgulayamayız.

Çünkü O bize öğretti ki:

“Ey mülk ve hâkimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın! Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın! Her türlü hayır yalnız Senin elindedir! Sen elbette her şeye kadirsin!” (Al-i İmran: 26)

Çünkü biz çeşitli imtihanlara uğrayacağımızı biliyorduk:

“Müminler sadece “İman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılacaklarını, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?” (Ankebut: 2)

Çünkü Cennete girmek ucuz değildi ve bir bedeli vardı:

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara: 214)

Çünkü yaşadıklarımız sürpriz değildi. Cenab-ı Hak, bizi nasıl imtihan edeceğini bütün detaylarıyla açıklamıştı:

“Biz mutlaka sizi biraz korkuyla, biraz açlıkla yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!” (Bakara:155)

Çünkü hamlar haslardan, bakır altından, münafıklar müminlerden ayrılacaktı:

“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmrân, 3/142)

Biz Kur’an’ın tümüne iman etmiştik. Sadece müjde ayetlerine değil aynı zamanda haktan taviz vermemek uğruna katlanacağımız mağduriyetleri, mahrumiyetleri, hicretleri, hapisleri, gaybubetleri anlatan tüm ayetlere inanmazsak, nasıl mümin olabilirdik?

Yolumuz sahabe yoluydu. Bu yolda cefa ile sefa arasında fark yoktu. Bu bakış açısıyla çile asrı “Asr-ı Saadet” olmuştu. İşte o çilekeşlerden biri olan Habbab bin Eret (r.a.) anlatıyor:

“Allah Resûlü, Kâbe’nin duvarının dibine oturmuştu. Başını da örtmüştü. Yanına vardım, ‘Ya Resûllallah, Cenâb-ı Hakk’a dua etmez misin, bize yardım eylesin!’ dedim. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz. Bir gün gelecek, bir kadın Hîre’den Hadramût’a kadar tek başına yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe etmeyecek.” (Buhârî, İkrah 1)

Yine Mekke’nin zengin bir ailesine mensup olup Allah yolunda her şeyinden vazgeçen ve türlü belalara göğüs geren, Uhut şehidi Musab bin Ümeyr (r.a.) tüm çile ve ıztırap kahramanlarına rehber olacak şu cümleyi sarfetmişti:

“Rıza yolunda biraz cefa gördük diye Rahman’a naz mı edeceğiz?’’

Evet, Allah’a naz edemeyiz, “Neden bu belaları verdin? Bir elimiz yağda bir elimiz balda, ne güzel hizmet ediyorduk, bu imtihan da nereden çıktı” diyemeyiz.

Üstelik bu sıkıntılı yolu biz seçtik ve razı olduk. Çünkü hakkın hatırını yüksek tutmayıp kula kulluk etmek, makam mevki sahibi olmak, para içinde yüzmek yerine hakta sebat etmek uğruna acıyı, çileyi, ıztırabı, işkenceyi, mahrumiyeti biz tercih ettik, razı olduk. Dünyada değil ahirette gülmeyi, tüm zamanların çilekeşleri olan nebilere ve velilere arkadaş olmayı seçtik ve pişman da değiliz.

Bela ve musibetler karşısında alacağımız tavır, şikâyet değil sabır ve şükürdür. Bakın ömrünün 35 yılında hapis, sürgün, baskı, işkence, zehirlenme, suikast, esaret ve mahrumiyet gören Asrın Çilekeşi ne diyor:

“Ey insan-ı müştekî! Sen madum kalmadın, vücud nimetini giydin; hayatı tattın, camid kalmadın, hayvan olmadın; İslâmiyet nimetini buldun, dalalette kalmadın; sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkeza…

“Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücud mertebelerine mukabil şükretmeyerek; imkânat ve ademiyat nev’inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden bâtıl bir hırsla Cenab-ı Hak’tan şekva ediyorsun ve küfran-ı nimet ediyorsun? Acaba bir adam; minare başına çıkmak gibi âlî derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: ‘Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım’ diye şekva ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran-ı nimete düşer, ne kadar büyük divanelik eder, divaneler dahi anlar.

“Ey kanaatsız hırslı ve iktisadsız israflı ve haksız şekvalı gafil insan! Kat’iyyen bil ki: Kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasaretli bir küfrandır. Ve iktisad, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsraf ise, nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır. Eğer aklın varsa, kanaata alış ve rızaya çalış. Tahammül etmezsen ‘Ya Sabûr’ de ve sabır iste; hakkına razı ol, teşekki etme. Kimden kime şekva ettiğini bil, sus. Her halde şekva etmek istersen; nefsini Cenab-ı Hakk’a şekva et, çünkü kusur ondadır.” (Mektubat, 26. Mektub, 1. Remiz)

Tüm bu gerçekler ışığında tekrar tekrar diyoruz ki:

Allah’ım! Yaşadığımız acı ve ıztıraplar, uğradığımız mağduriyetler ve mahrumiyetler, verdiğimiz maddî ve manevî kayıplardan dolayı Sana kırılmadık, asla gücenmedik, gönül koymadık, haşa kızmıyoruz, alınmıyoruz, sitem etmiyoruz. “Hoştur bize Senden gelen” deyip duaya, ibadete, hizmete sarılıyor, sabır ve şükrediyoruz.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin