Vergiler ve iktidarlar

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Bir deprem ülkesi olan Türkiye, Elâzığ depremiyle birlikte yine çok acı günler yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Elâzığ ve Malatya halkı, kışın en şiddetli zamanında depremin ne denli ağır bir faturası olabileceğini bir kez daha anladı.

Halkın yaşadığı acılara karşılık tek parti iktidarı olmanın verdiği imkanları sonuna kadar kullanan AKP’nin yaptığı ilk icraat, bölgede yaşanan dramların basında yer almasını engellemek oldu.

Depremle birlikte doğal olarak 1999 Adapazarı-İzmit-Gölcük depremi sonrasında yaraları sarmak için konulan deprem vergilerinin nereye harcandığı gündeme geldi. Erdoğan’ın bu sorulara verdiği cevap, bu dönemde Türkiye’de nasıl bir rejim olduğunu ortaya koyuyor ve iktidarın yaptığı her şeyin “bir hikmeti olduğunu” ve dolayısıyla icraatlarının sorgulanamayacağını gösteriyordu. Halbuki gerek Avrupa ve Osmanlı tarihinde gerekse Cumhuriyet döneminde vergiler, çok önemli değişimlerin yaşanmasına yol açmıştı.

Magna Carta’dan Fransız İhtilali’ne

Bizim tarihlerimizde “Yurtsuz John” olarak bilinen İngiltere Kralı John mutlak bir iktidar kurarak ülkesini istibdatla yönetmek istiyordu. Bu durum feodal beylerle karşı karşıya gelmesine yol açtığı gibi aldığı vergiler ve yaptığı hukuksuz uygulamalar hem feodal beylerin hem de şehirli halkın tepkisine neden oldu. Ancak Kral Fransa ile savaşı sürdürebilmek için yeni vergiler koymak zorundaydı.

Buna karşı çıkan feodal beyler daha önce kendilerine verilen hakların Kral tarafından tanınmasını aksi halde ayaklanacaklarını ilan ettiler. Tekliflerinin kabul edilmemesi üzerine de ayaklandılar. Kral, Londra halkının da feodal beylere destek vermesiyle Magna Carta adı verilen belgeyi kabul etti.

Kral John böylece feodal beylerin haklarını tanıyor ve onların onayı olmadan yeni vergiler koymamayı kabul ediyordu. Magna Carta kralların yetkilerini sınırlaması yönüyle İngiltere’de demokratik rejim alanında önemli bir adım olacak ve bütün dünyaya örnek teşkil edecektir.

Ağır vergilerin yol açtığı ikinci önemli hadise ise Fransız İhtilali oldu. Fransa’da Ancien Régime  döneminde halk sınıflardan oluşuyor ve bu sınıflar 14. Yüzyıldan itibaren États Généraux adı verilen mecliste temsil ediliyordu. Ancak bu Meclis, 1614 yılından 1789 yılına kadar toplanmamış ve bu dönemde Fransa mutlak monarşiyle idare edilmişti.

Hatta önceki krallar gibi emirlerinin “Tanrı’nın buyruğu” olduğuna inanan Kral XIV. Louis kendisini “Güneş Kral (le Roi-Soleil)” ilan etmiş ve l’État c’est moi (devlet benim)” sözüyle de kendisini nasıl konumlandırdığını ortaya koymuştu.

İhtilalden önceki kral, XVI. Louis ise Yedi Yıl Savaşları ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın da etkisiyle ülkenin içinde bulunduğu mali sıkıntıları aşabilmek için yeni vergiler koymak istedi. Bu sırada sarayın skandalları ve Kraliçe Marie Antoinette’in gösteriş ve israfa dayanan hayat tarzı halkın tepkisini artırıyor, Saray harcamalarının Kraliçe’nin harcamaları hariç bütçenin %7’sini oluşturması, durumun vahametini gösteriyordu.

İşte böyle bir ortamda XVI. Louis yüz yetmiş beş yıl sonra États Généraux’yu toplamak zorunda kaldı. Bu süreç Fransız İhtilali’nin çıkmasıyla sonuçlanacak ve “vergi koymak için meclisi toplayan” XVI. Louis ve eşi Marie Antoinette, 1793’de giyotinle idam edilecektir.

Osmanlının Vergileri 

Osmanlı Devleti deyim yerindeyse “uçan kuştan vergi alan” bir devletti. Devletin gelirleri arasında şer’î vergilerin yanında örfî vergiler de önemli bir yer tutmaktaydı.

Klasik dönemde halk için önemli bir yük oluşturmayan vergiler, uzun süren ve yenilgiyle sonuçlanan savaşlar ve ekonominin bozulmasıyla halk için dayanılmaz bir hal aldı. Özellikle 16. Yüzyıl sonlarından 17. Yüzyıl ortalarına kadar Anadolu’yu kasıp kavuran Celali isyanlarının önemli bir nedeni, halkın vergileri ödeyemeyecek bir duruma düşmesiydi.

Bu vergiler içerisinde “Avârız” önemli bir yer tutmaktaydı. Bu vergi savaş, kıtlık gibi olağanüstü durumlarda alınan bir vergi olsa da mali yapının bozulması sonrasında normal bir vergiye dönüşmüştü. Nakit ya da buğday, un ve yağ olarak alınan avarız vergisinin payı, 828 milyon akçe olan 1692 yılı bütçesinde 188 milyon akçeye ulaşmıştı.

Avârız vergisi zamanla çok ağır bir hal almış ve fakir halkı bu yükten kurtarmak için köyler ve mahallelerde “avârız vakıfları” kurulmuştu. Bu vakıflar vasıtasıyla vergisini ödeyemeyecek durumdaki halka yardım edilerek avarız vergisini ödemesi sağlanıyordu.

Osmanlı Devleti’nin önemli bir vergi kaynağı da gayrimüslim erkeklerden “kafa başına” tahsil edilen “cizye” idi. Ancak Tanzimat Fermanı ile askerlik bir vatan hizmetine dönüştürülmüş ve bir “şer’i vergi” olan “cizye” vergisi 1856’da Islahat Fermanı ile kaldırılmıştı.

Bütçede önemli bir yer tutan böyle bir vergiden vazgeçmek mümkün olmadığından bunun yerine gayrimüslimlerden askerlik hizmeti yapmama karşılığında bir nevi cizye olarak “bedel-i nakdi” alındı ve bu uygulama 1907’ye kadar devam etti.

Tanzimat döneminde vergi sisteminde yapılan değişiklikler de halkın tepkisine neden olmuş ve birçok yerde isyanlar çıkmıştı. Bu isyanları, 1875’de Bosna-Hersek’te giderek artan vergilere ve fakirliğe karşı çıkan büyük köylü ayaklanması izledi. İsyana Hırvat, Boşnak ve Sırp köylüleri iştirak ettiler. İsyan, milliyetçi bir görünüm aldı ve Rusya’nın müdahalesiyle Abdülhamit’in saltanatının başında büyük bir savaşa dönüştü.

Osmanlı Devleti tarihe 1877-1878 Savaşı olarak geçen savaşta büyük bir yenilgiye uğrayarak Kafkasya ve Balkanlarda 287.510 kilometre kare arazisini kaybetti.

19. yüzyılda Osmanlı ekonomisinin bozulmasının sonuçları her alanda görülüyor, çözüm olarak ya önceki vergiler ağırlaştırılıyor veya yeni vergiler konuluyordu. Hatta alkollü içkilerden alınan vergiler önemli bir vergi kalemi olarak görülüyordu. Nitekim 1860’tan itibaren %10 olarak uygulanan alkollü içkiler vergisi, mali krizin derinleştiği Abdülhamit döneminde %15’e çıkarıldı ve daha sonra da Düyun-u Umumiye İdare’sine bırakıldı.

Abdülhamit devrinin başlangıcında 1881-1882’de 160.000 lira olan alkollü içkiler vergisi gelirleri, 1906-1907’de 283.301 liraya çıkmış ve bütçe içindeki payı da Abdülhamit devri boyunca %1 ile 1,5 arasında değişmiştir. Bu durum “İslamcı Padişah” Abdülhamit’in de böyle bir gelirden vazgeçemediğini, bunun yerine içki içilen mekanlarla ilgili düzenlemeler yapmakla yetindiğini gösteriyordu.

“Haraçoğlu” Vergileri

Osmanlı Devleti döneminde halk için büyük bir yük oluşturan vergiler, bazılarının adı değiştirilerek cumhuriyet döneminde de devam etti. Özellikle Tek Parti iktidarının II. Dünya Savaşı sırasındaki ekonomik şartlara çare bulabilmek için koyduğu vergiler, halkın CHP’den nefret etmesine ve “gizli oy, açık tasnif” esasıyla yapılan ilk seçimde iktidarı kaybetmesine neden oldu.

Tek Parti devrinin en çok bilinen vergisi, Varlık Vergisi idi. Vergi, savaş zenginlerine karşı çıkarılmış gibi gözükse de asıl amaç sermayenin el değiştirmesiydi. Nitekim Başbakan Şükrü Saraçoğlu bir konuşmasında “Biz bu vergiyi Türk tüccarını ön plana çıkarmak için ihdas ettik. İstanbul’da dolaştığım zaman her nereye baktım ise azınlıkların çok gösterişli işyerlerini gördüm” diyordu.

Vergiyi ödeyemeyenlerse, Islahat Fermanı “angaryayı” yüz sene önce yasaklamış olsa da yol inşaatlarında çalışmaya götürülüyordu. Tek Parti iktidarı Varlık Vergisi uygulamasından ancak Batılı devletlerin tepkisiyle vazgeçecektir.

Azınlıkları hedef alan Varlık Vergisi’nin yanında, çıkarılan Toprak Mahsulleri Vergisi çiftçileri hedef alıyor, Milli Korunma Kanunu da Hükümete vergiden de öte ürünlere el koyma ve zorunlu çalıştırma yetkisi veriyordu. Dönemin Başbakanı Saraçoğlu, bu uygulamalarıyla halk arasında “Haraçoğlu” olarak anılacak, vergi olarak toplanan ürünlerin bir kısmı da depolarda çürüyecektir.

Deprem Vergilerinden “Vergiden Kaçınmaya”

Cumhuriyet döneminin halka sıkıntılar yaşatan vergileri elbette bununla sınırlı kalmadı. Örneğin Turgut Özal 1985’te Katma Değer Vergisi (KDV) uygulamasını getirerek bütün ürünlerin %10 zamla piyasaya sürülmesine neden olmuş, acı faturayı da Özal’ın deyimiyle “orta direk” ödemişti.

En son hafızalarda kalan vergi ise 1999 depreminin yaralarını sarmak için ANASOL-M hükümetinin çıkardığı ve halk arasında “Deprem Vergisi” denilen “Özel Tüketim Vergisi” oldu. Verginin çıkarılma nedeni haklı gerekçelere dayansa da harcandığı yerler, önce Ecevit Hükümeti sonra da AKP döneminde tartışma konusu oldu. Ayrıca ÖTV, Osmanlı’nın “avârız” vergisi gibi olağanüstü şartlar için çıkarılsa da bugüne kadar alınmaya devam etti.

Elbette önemli olan bir başka husus, bu vergilerin nereye harcandığının şeffaf bir şekilde ortaya konulması olsa da hükümetler bu konuda hiçbir zaman açık davranmadılar. Özellikle halkın, birçok zenginin daha da zenginleşmesine neden olan vergi aflarını ve toplanan vergilerin harcandığı yerleri sorgulamaması, iktidarlar için çok büyük bir avantaj oluşturdu.

Bugünse muhalefet ve basın bu tür konuları sorgulayamıyor. En son Başkent Gaz’ın “vergiden kaçınmak” için Kızılay’a, Kızılay’ın da Ensar Vakfı’na para aktarma usulsüzlüğünü de bir Twitter fenomeninin açıklaması, halkın duyarsızlığının nedenini yeterince açıklıyor.

Diğer yandan halkın tepkisizliğinin önemli bir nedeninin “algı” olduğu düşünülebilir. CHP’nin tek parti iktidarı döneminde Arapça ezan yasağından dolayı minarelerde “Türkçe ezan” okunuyor ve halk bunun da etkisiyle olsa gerek; ağır vergiler, karaborsa ve yolsuzluklar karşısında daha duyarlı davranıyordu.

Bugünün otoriter rejimi ise bu uygulamaları “dindar” bir görünümle gerçekleştirerek muhafazakâr kitlelerin desteğini almaya devam ediyor.

Kaynakça: H. Sahillioğlu, “Avârız”, M. İpşirli, “Avârız Akçesi”, TDV İA, C. 40; H. İnalcık, “Cizye”, TDV İA, C.8; Ş. K. Akar, 1876-1908 Bütçelerine Göre II. Abdülhamit Devri Maliyesi, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul, 1998; M. K. Aydın, “Savaş Yıllarının Olağanüstü Bir Uygulaması: Toprak Mahsulleri Vergisinin Hayata Geçirilmesi”, Türkish Studies, Volume: 12/26, F. Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Ankara, TTK, 1997.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin