Vahidiyet umumî, Ehadiyet hususî tecellidir

Yorum | Cemil Tokpınar

Geçen haftaki yazımızda, “Nur-u tevhid içinde sırr-ı Ehadiyetin inkişafı” konusunu işlemiş ve yazıyı şöyle bitirmiştik:

“Nur-u tevhid içinde sırr-ı Ehadiyetin inkişafı” hakikatine, “Vahidiyet içinde Ehadiyetin tecellisi” de denebilir. Ancak bir kulun Ehadiyetin tecellisine mazhar olabilmesi için sebeplerden yüzünü çevirip ibadet, itaat ve dua ile tamamen Allah’a yönelmesi gerekir. Peki, Vahidiyet ve Ehadiyetin farkı nedir? Ve bu konunun yaşadığımız süreçle ne ilgisi var ki Hocaefendi her fırsatta bu konuyu hatırlatıyor?

Bu iki sorunun cevabını bugünkü yazımıza bırakmıştık. Önce Vahidiyet ve Ehadiyetin anlamı ve farkları üzerinde duralım.

Tıpkı Fettahiyet, Rezzakiyet, Rahmaniyet gibi Vahidiyet ve Ehadiyet de Esma-i hüsnadan yapılan sıfatlardır. Vahid bir, Vahidiyet birlik; Ehad tek, Ehadiyet de teklik anlamına gelir.

Vahidiyet, Allah’ın birliğinin bütün kâinatta tecelli etmesi, Ehadiyet ise birliğin her varlıkta, her bir hücrede, hatta her bir zerrede ayrı ayrı tezahür etmesidir. Bir bakıma Vahidiyet küllî ve umumî tecelli, Ehadiyet ise cüz’î ve hususî tecellidir.

Risale-i Nur’da bu ifadeler defalarca kullanılır. Bediüzzaman bu iki kavramı şöyle açıklar:

“Kâinatın heyet-i mecmuasında tezahür eden haşmet-i Rububiyet, vahdâniyet-i İlâhiyeyi ispat edip gösterdiği gibi, zîhayatların cüz’iyatlarına mukannen (düzenli) erzaklarını veren nimet-i Rabbâniye dahi ehadiyet-i İlâhiyeyi ispat edip gösterir. Vâhidiyet ise, bütün o mevcudat Birinindir ve Birine bakar ve Birinin icadıdır demektir. Ehadiyet ise, her bir şeyde, Hâlik-ı Külli Şeyin ekser esmâsı tecellî ediyor demektir. Meselâ, güneşin ziyası bütün zeminin yüzünü ihata ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misalini gösterir. Ve her bir şeffaf cüzde ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması, ehadiyet misalini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zîhayatta ve bilhassa her bir insanda, o Sâniin ekser esmâsı onda tecellî ettiği cihetle, Ehadiyeti gösterir. (Mektubat, 20. Mektub, 2. Makam, 4. Kelime, 6. Fıkra)

Ehadiyet perdesiz tecelli eder

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, yukarıda ortaya koyduğu tanımları biraz daha açarak şöyle der:

“Belki iki nevi tecelliyat ve sıfâtı var: Biri, Vâhidiyet sırrıyla ve vesait ve esbab perdesi altında ve bir kanun-u umumî suretinde tasarrufatıdır. İkincisi, Ehadiyet sırrıyla, perdesiz, doğrudan doğruya, hususî bir teveccühle tasarruftur.

“İşte, Ehadiyet sırrıyla, doğrudan doğruya olan ihsanı ve icadı ve kibriyâsı ise, vesait ve esbabın mezâhiriyle görünen âsâr-ı ihsanından ve icad ve kibriyâsından daha büyük, daha güzel, daha yüksektir demektir. Meselâ, nasıl bir padişahın -fakat velî bir padişahın- ki, umum memurları ve kumandanları sırf bir perde olup, bütün hüküm ve icraat Onun elinde farz ediyoruz. O padişahın tasarrufat ve icraatı iki çeşittir:

“Birisi, umumî bir kanunla, zâhirî memurların ve kumandanların suretinde ve makamların kabiliyetine göre verdiği emirler ve gösterdiği icraatlardır. İkincisi, umumî kanunla değil ve zâhirî memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya ihsânât-ı şahanesi ve icraatı, daha güzel, daha yüksek denilebilir.” (32. Söz, 2. Mevkıf, 3. Maksat, 5. İşaret)

Mesela, ülkede meydana gelen bir afet üzerine padişahın bütün millete yönelik bir geçmiş olsun ve taziye mesajı yayınlaması vahidiyet tecellisidir. Ancak padişahın katında çok önemli hizmetleri ve kıymetleri olan bazı kimseleri telefonla araması veya bizzat hastanede ya da evlerinde ziyaret etmesi ise ehadiyetin tezahürüdür. Birincisi genel, ikincisi özeldir.

Cenab-ı Hakkın da bütün kullarına ikramda ve ihsanda bulunması Vahidiyet tecellisidir, ancak katında itibarlı veya duası makbul bazı kullarını sıra dışı ikramlara mazhar etmesi ise Ehadiyet tecellisidir.

Celal Vahidiyet, cemal Ehadiyet tecellisidir

Konuyu celal ve cemal bağlamında ele alan Bediüzzaman Hazretleri farklı bir açılım daha getirir:

“İsm-i Celâl, alelekser nevilerde, külliyatta tecellî eder. İsm-i Cemal ise, mevcudatın cüz’iyatına tecellî eder. Bu itibarla, nevilerdeki cûd-u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz’iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri cemalin tecelliyatındandır.

“Ve keza, celâl, Vahidiyetin tecellîsinden, cemal dahi Ehadiyetin tecellîsinden zahir olur. Bazan da cemal, celâlden tecellî eder. Evet, cemalin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemal o kadar celîldir.” (Mesnevi-i Nuriye, 10. Risale)

Son üç yazımızda geçen altı sıfatı (celal-cemal, Rahmaniyet- Rahîmiyet, Vahidiyet-Ehadiyet) iki gruba ayırmak gerekirse şöyle diyebiliriz:

  1. Tecellisi umumî ve küllî olanlar: Celal, Rahmaniyet ve Vahidiyet.
  2. Tecellisi hususî ve cüz’î olanlar: Cemal, Rahimiyet ve Ehadiyet.

Yunus (a.s.)’ın yaşadığı hal ve balığın karnından kurtulması bu hakikatlere en zirve misallerdendir. Şimdi konuyla ilgili birkaç örnek daha verelim.

“Allah kurtaracak”

Sahabe efendilerimizin anlattığına göre, Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) Muharip bin Hasafe oğulları ile savaş yapmıştı. Bu savaş Medine´den iki günlük mesafede bulunan hurmalık bir Necid arazisi idi. Bir ara müslümanlar istirahate çekilmişti. Müşriklerden Gavras bin Haris adında birisi, uyumakta olan Resûlullah Efendimizin başucuna gelip dikilmiş ve kılıcını sıyırarak: “Söyle bakalım ey Muhammed, şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” diye bağırmıştı. Peygamberimiz de derhal doğrularak: “Allah” cevabını vermişti. Adam korkuya kapılıp kılıcı elinden düşmüş, Peygamberimiz de bu kılıcı eline alarak: “Söyle bakalım, şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” demişti. Adam: “Sen bilirsin ya Muhammed, sen bana iyilik ve afv ile muamele eyle!” diye yalvarmıştı. Peygamber Efendimiz de adamı serbest bırakmıştı. Daha sonra bu adam kavminin yanına gidip: “Biliyor musunuz, ben bütün insanların en hayırlısı olan zatın yanından geliyorum” diye konuşmuştur.

Bütün mucizeler gibi bu mucize bir Ehadiyet tecelllisidir.

O emrederse ateş yakmaz

Yine Hz. İbrahim (a.s.) ateşe atılınca Allah’ın emretmesi üzerine ateşin onu yakmaması, alevlerin gül bahçesine dönüşmesi, cemalden gelen bir Rahimiyet ve Ehadiyet tecellisidir.

İbrahim (a.s.) mancınıktan fırlatılınca, havada ateşe doğru ilerlemeye başladı. Cenabı Hak, Cebrail (a.s.)’a şöyle emretti:

“Yetiş! İbrahim havadayken tut! Ona, ‘Ben Cebrail’im, benim yapabileceğim bir dileğin var mı, diye sor.”

Hz. Cebrail hemen o anda İbrahim’e yetişti.

“Ey İbrahim! Ben Cebrail’im!  Allah’ın emriyle sana geldim. Benden ne dilersen dile!”

Hz. İbrahim:

“Benim dileğim, Allah’adır, sana değildir. Ben O’nun kölesiyim! Ateş de O’nundur! Nasıl dilerse öyle yapsın!”

Hz. İbrahim, Allah’tan başka kimseden yardım dilemeyerek, “Ben sadece Allah’tan yardım isterim” dediği için Allah da ona, “Halilim” (dostum) dedi ve adı “Halilullah”(Allah’ın dostu) oldu.

Allah, o zaman ateşe şöyle emretti:

“Biz söyledik: Ey ateş, İbrahim’in üzerine soğuk ve selâmetli ol!” (Enbiya: 69)

Katran Ağacındaki ekmek

Bediüzzaman Hazretleri yaşadığı bir ikramı şöyle anlatır:

Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günüydü, dedim ona: “Git, ekmek getir.” İki saat, her tarafımızda kimse yok ki oradan ekmek alınsın. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum” dedi. Ben de dedim: “Tevekkelnâ alâllah, kal.”

Sonra, hiç münasebeti olmadığı halde ve bir bahane yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şekerle çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.”

O ona başladı. Ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfi-kalb adama ne diyeceğim diye düşünmedeyken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim. Gördüm ki, koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: “Süleyman, müjde! Cenâb-ı Hak bize rızık verdi.”

O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvânât-ı vahşiye, hiçbiri ilişmemiş. Yirmi otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek ikimize iki gün kâfi geldi. Biz yerken, bitmek üzereyken, dört sene sadık bir sıddîkım olan müstakim Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi. (Mektubat, 16. Mektub)

Bu olay da bütün evliya kerametleri gibi Ehadiyet tecellisine güzel bir örnektir.

Burada ihmal edilmemesi gereken şöyle bir husus vardır: Nur-u tevhid içinde sırr-ı Ehadiyetin inkişafı için sebepleri terk etmek gerekmez. Eğer faydalı olacak bir sebep varsa ona başvurmak gerekir. Ancak bazen bütün sebepler etkisiz hâle gelir. Yukarıda verdiğimiz misallerde olduğu gibi.

İşte Hocaefendinin beş yıldır Nur-u tevhid içinde sırr-ı Ehadiyetin inkişafı konusunu sık sık dile getirmesinin hikmeti budur. Çünkü sebepler etkisiz hâle gelmiş, adeta bütün dünya ya zulmü destekler ya da göz yumar durumda iken biz bütün gücümüzle Rabbimize teveccüh edip rahmet ve cemaline layık hâle gelmeli ve inşallah Ehadiyet tecellisine mazhariyetle kurtuluşa ve huzura ermeliyiz.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin