Üçüncü Dünya Savaşı

YORUM | EKREM DUMANLI

Son birleşmiş milletler toplantısında bir konuşma yapan Amerika devlet başkanı Trump, önemli bir kavganın işaret fişeğini gösterdi. Trump’a göre gelecek global düşünceye sahip olanların değil; vatanseverlik duygusuna kapılanlarındır.

İşte dünyanın geldiği son noktayı fotoğraflayan cümle bu! Tam anlamıyla bir bamteli. Dönüm noktası. Keskin bir viraj…

Globalizm mi vatanseverlik mi?

Aslında son on yıldır derinden derine bir çatışma yaşıyor dünya. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra globalizm dünyanın en yükselen değeriydi: hatta pek çok insana göre dünyanın tek alternatifiydi. Artık demir perde yoktu. Komünizm çökmüş, soğuk savaş sona ermişti.

O günün fütüristlerine göre dünya artık tek kutuplu olmuş, mekanlar daralmış, zamanlar kısalmış, modern teknoloji sayesinde dünya “global bir köy” haline gelmişti. Kitle iletişim araçlarının açtığı yolda bireyler ve toplumlar daha hızlı iletişim kuracak, birbirine benzeyecek, birbirini değiştirecek ve dönüştürecekti. Bu öngörüyü destekleyecek o kadar çok faktör vardı ki…

Aslında kitleler için global umutlar, bir bakıma toplumsal bir eşitlenmeye işaret ediyor, daha adil, daha güvenilir, daha mutlu bir toplum mesajı taşıyordu. Daha şeffaf, daha denetlenebilir, daha paylaşımcı, daha kucaklayıcı bir sistem öneriyordu globalizm.

Gerçekten de ulusal sınırların zayıfladığı uluslararası ilişkilerin eski katı prensiplerden sıyrıldığı, toplumsal etkileşimin daha seri, daha kuvvetli olduğu bir dönem yaşandı. Bu dönem Dünya medeniyetlerinin ulaşabildiği son terkip gibi de algılandı.

Ne yazık ki teknoloji desteği altında ilerleyen ve ulusal sınırları oldukça zayıflatan bu süreç bazı beklentileri tam olarak yerine getiremedi. Mesela ‘zenginin daha zengin fakirin daha fakir’ olduğu ve dünyanın en eski isyan sebepleri olarak bilinen süreçleri ortadan kaldıramadı. Gelir dağılımındaki adaletsizlik teknolojinin sağladığı imkanlarla kapatılamadı. Günün sonunda kitleler kendi ekonomik durumlarına bakarak beklentileri ile gerçeklik arasında gelgitler yaşadı, yaşıyor…

Global hayallerin tastamam hayata geçemediği o süreçte beklenmedik bir gelişme de yaşandı: soğuk savaş döneminin bitişinin en büyük sembolü olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) kendi küllerinden yeniden canlanmaya başladı. Putin önce Rusya içindeki hakimiyetini tesis etti sonra Sovyetler Birliği’nden kopan Bağımsız Devletler Topluluğu’nu etkisi altına aldı. Kuşkusuz karşımızda Stalin döneminin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliği yok. Ama parlamentosuna ve seçim sistemine rağmen devlet başkanına çok fazla yetki veren bir sistem ve bu yetkileri kullanan bir lider var. Putin liderliğindeki Rusya, pek çok siyasi lider için gizliden gizliye bir imrenmeye yol açtı. Bu liderlere göre parlamento kalabilir, seçimler yapılabilirdi ancak otoriter bir liderin her şeye doğrudan müdahale etmesi devletin zayıflatmaz belki daha güçlü hale getirebilirdi.

Mesela Türkiye’deki Erdoğan krizinin temel sebeplerinden biri budur. Erdoğan, Avrupa Birliği (AB) üyesi bir Türkiye’de anayasayı paspas yapamayacağını ve bütün gücü elinde toplayamayacağını biliyordu. O yüzden AB yolunda yürümeye gözü kesmedi, gücü yetmedi. Kendi otoritesini tesis etmek için en kestirme bir yol, güçler ayrılığı prensiplerini ayaklar altına almaktan geçiyordu. Muhalif bütün sesleri kısmak, medyayı tamamen susturmak, bütün denetim mekanizmalarını ortadan kaldırmak istiyordu.

Ancak yanıldığı nokta şuydu: Türkiye, Rusya değildi, İran veya Çin de değildi. Mesela bu ülkeler gibi petrole doğalgaza sahip bir ülke değildi. Ayrıca Türkiye’nin demokrasi kültürü, Osmanlı döneminden başlayarak iyi kötü süregiden tarihsel bir şuuraltına sahipti.

Her neyse…

Ortak insani değerleri ikame etme yerine milliyetçiliğe sarılmaktan başka çare yok bazı liderler için. Özellikle Orta Doğu coğrafyasından başlayan büyük göçler, yabancı düşmanlığını da dönüşünce milliyetçilik, Batı ülkelerinin tamamında büyük bir rüzgâr yakaladı. Ne var ki milliyetçiliğin (özellikle aşırı/ırkçı milliyetçiliğin) sabıkası bir hayli kabarık Batı toplumunda. Sadece Batı’da mı? Tabii ki hayır. Milliyetçiliğin kitleler arasında zamanla nasıl bir çatışmaya yol açtığı ve kitlelerin birbirini yok etmek için nasıl kan döktüğü hafızalardan henüz çıkmamıştı.

Sabıkalı milliyetçiliği örtbas etmenin ve ona masum bir kılıf bulmanın tek yolu vatanseverlik kavramına sığınmaktır.

Baştan beri aşırı milliyetçilik ya da ırkçılık söz konusu olmasa; yani temelde mesele vatanseverlik üzerine kurulu olsa bile; bir zaman sonra toplumsal duygudaşlığın gidip ırkçılığa dayanamayacağını kim garanti edebilir?

İşte bugün karşı karşıya olduğumuz kavşağın nirengi noktası tam da budur: globalizm mi vatanseverlik mi? Teknolojinin hayata kolaylık getirmesi ve toplumsal kaynaşmayı sağlamasına rağmen toplumun bütün katmanlarına huzur getiremeyen globalizm mi; yoksa her an yabancı düşmanlığına dönüşmenin eşiğinde nefes alıp veren vatanseverlik mi?

Bu bir bakıma bugün yaşanan bir Dünya Savaşı’dır. Dünya demokrasiyi arkasına alarak faşizme doğru mu yürüyecek? Ya da toplumsal adaleti tesis eden çoğulcu demokrasi koruyan bir yapıya doğru yeniden bir evrim mi yaşayacak?

Anlaşılan o ki önümüzdeki iki seçenek arasında keskin çizgilerin icraatlarını daha 5-10 yıl göreceğiz, yaşayacağız. Tabii ki tartışacağız.

Aşırı kutupların karşı tarafı panikletecek atakları da olacak. Toplumsal evrilmeler tarihi hafızayı yok edecek şekilde zikzaklar da gösterecek. Hatta daha kötüsü toplumsal cinnetler diyebileceğimiz dışlamalar itişmeler kavgalar da yaşanabilir.

Her ne olursa olsun bir zaman sonra suların durulacağı aşikâr. Belli bir bedel ödense bile insanlar, hatalarının üzerine basa basa yeni bir senteze doğru yürüyeceklerdir. O sentezin içinde vatanperverliğin de bir yeri var; global düşüncenin de. En kotu senaryo, yeni bir model oluşurken yeni bir kanlı macera yaşanması.  Ancak dünyanın 20. yüzyıldaki gibi bir dünya savaşına tahammülü olmadığı kesin. Bu nedenle itişip kakışmalar, birbirine benzeyen rejimlerin ortaya çıkmasına neden olmakta. Tabii ki ortaya çıkan sistemler de yanlış icraatlarının neticesine katlanacak ve o uçtan bu uca savrulan dünya yeni bir sığınma noktası arayacak. Aşırı duyguların törpülenerek sosyal gerçekliğe İrca edilmesi zaman alacak almasına da tüm meselesini bir partiye, bir ideolojiye, bir ülkeye hasredenler istikbaldeki treni de kaçıracak.

Dünya yeni bir doğum sancısı yaşarken aydın diyebileceğimiz bazı insanların küçük meseleleri büyük; büyük meseleleri küçük görmesini anlamak mümkün değil.

Bütün bu herc u merciler yaşanırken kendini içinde bulunduğu daracık dünyaya hapsedene, üstelik kendini aydın, akademisyen veya gazeteci vs. sayana yazıklar olsun!

1 YORUM

  1. Merhaba.
    Rabbimizin gelişinden başka kurtuluş göremiyorum..yok da zaten…hem haşa olsa da mesela..harika bir hayat Dünyada…Barış içinde insanlar cıvıl cıvıl vesaire fakat Rabbena yok (HafizanAllah!)
    ..ne yapayım o cenneti! Bize SEN gerek demeyen hiç kimse Hizmert Gönüllüsü olamaz…veSelam* isLaM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin