Türkiye’nin otoriterizmle sınavı (1)

YORUM | MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’nin demokratikleşme macerasının bu denli problemli ve gelgitlerle dolu olmasının nedeni nedir? Sakın bu sorunun yanıtı otoriterlik ve otoriterizmin Türkiye’deki uzun, upuzun tarihi ile ilgili olmasın?

Genel kanının aksine, otoriterizm salt politik değil, sosyolojik ya da toplumsal bir problem. Otoriter yapılardan kurtulamamanın en önemli nedenlerinden biri budur. Dahası, otoriterizmin toplumsal nedenlerle ortaya çıkması, problemin yukarıdan aşağıya önlemlerle çözülmesini zorlaştırır. Üstüne üstlük, siyasetin de otoriterliğin büyüsüne kapılıp demokratikleşmeyi yarıda kesmesi için zemin oluşturur. Sorun eğer sadece politik olsaydı, otoriter ara dönemler dışında pürüzsüz ve onlardan çok daha uzun süre devam eden demokratik dönemler olurdu. Fakat gayet iyimser bir tarih okumasıyla bile Türkiye’de demokratik dönemlerin otoriter dönemlerden daha uzun süreli olduğunu ileri sürmek kolay değildir. Tabi eğer amacınız rejimi aklamak için çamaşır makinesi rolünü üstlenmek ve manipülasyon yapmak değilse.

Türkiye’de otoriterlik ve otoriterizm, AKP veya Erdoğan ile başlamadı. Bu gidişle AKP ve Erdoğan ile beraber de son bulmayacak. Kaşlarınızı yukarı kaldırıp bana itiraz etmeden önce, bırakın izah etmeye çalışayım.

Türklerin tarihi M.S. 700’lerde göçebe toplumun yağmacı ve istilacı step devletlerinden, İslamiyet’e geçişin ardından, 1000’li yılların başlarında yerleşik toplumun yağmacı ve istilacı imparatorluklarına doğru evrildi. Geç 1800’lere dek bu sistemde fazla bir değişiklik olmadı, olan değişiklikler de palyatif oldu ve derin sosyolojik etkilerde bulunmadı. Tüm bu sistemin ana döngüsü – ekonomi politiği – devletin elde ettiği veya kontrol ettiği topraklarda yaşayan halklardan topladığı vergilere dayanmaktadır. Ortada üretim değil, bir vergi toplama ve toplanan verginin bu ekonomik döngünün devamı için kullanılması vardır. Devletten kast edilenin salt hanedan olduğunu sanırım vurgulamaya gerek yoktur. Çünkü gerek İslam öncesinde, gerekse İslamiyet’le beraber, kağanların, beylerin ve sultanların devletleridir söz konusu olan. Bu tür monarşik yapılarda – tıpkı dünyadaki diğer örneklerinde görüldüğü gibi – devlet ve tebaa arasında kurallı ilişkiler yoktu. Dolayısıyla devletin “iyi” olması kurumsal bir yapıyla değil, monarkın iyi niyetiyle alakalıydı. Monark üzerinde zorlayıcı etkinin olmamasından bahsediyorum. Sınırlanmamış güçtür (iktidardır) bu.

Magna Carta ile beraber 1215’te İngiltere’de monarkın gücünün sınırlandırılmaya başlandığını görüyoruz. Dahası kıta Avrupa’sında Batı Hristiyanlığında – Katoliklerde ve Reformasyon sonrasında Protestanlarda – iktidarın bölüşülmüş yapısından kaynaklanan fiili bir güç sınırlanması söz konusuydu. Kilise ve politik otoriteler (imparatorlar, krallar, prensler vs.) arasında paylaşılan iktidar, birbiri içine geçmiş ve doğudaki gibi mutlak olmayan ve güç dengelerine açık bir siyasal yapı ortaya çıkartmıştı. Fakat 1299’da kurulan Osmanlı Beyliği (ve onun öncesindeki tüm Türk-İslam veya İslam öncesi Türkî devlet örgütlenmeleri) merkeziyetçi bir devlet tasavvuruydu.

Türklerin kendi yönetsel geleneklerinde de İslamiyet’te de iktidarın sınırlandırılması kurumsal değildi. Batı Hıristiyanlığı ve doğudaki Müslüman-Türk devlet oluşumları, bu anlattığım nedenden dolayı birbirlerinden tümüyle farklı “devlet” konseptleri geliştirdiler ve uyguladılar. Bir nevi, düz çizgisel – lineer – olmayan tarihten bahsediyorum. Ya da başka bir deyişle, birbirinden ayrı yönlerde giden iki farklı tarih olduğunu söylüyorum. Bu iki tarih, fiziksel olarak aynı dünyayı paylaşmış ve hatta birbirleriyle savaşmış da olsalar, birbirlerinin gerçekliğinde var olmamışlardı. Her birinin de kendi biricik gerçekliği vardı. Ne aralarındaki ticaret, ne de askeri rekabet, bu gerçeği değiştirebilmişti. Ta ki 1800’lerin başlarına dek.

Bu iki tarih, Batı Hıristiyanlığının dünyada başat güç olmasıyla değişecekti. Avrupa’nın Westfalyan teritoryal devletleri, Reformasyon, deniz aşırı imparatorlukları, sermaye birikimini, sınıfsal dönüşümü, Fransız devrimi, bilimsel devrimi, sanayi devrimi, küresel hâkimiyeti, bu konseptlerin hemen tümünü dünyanın diğer bölgelerine ihraç edebilmesi, her şeyi değiştirecekti. Osmanlı’nın artık bu dış baskıya dayanma şansı yoktu. Dönüşüm zorunluydu. Yok olmamak buna bağlıydı.

Bu öykünün sonunu hepimiz biliyoruz.

Bu hikâyede önemli olan şudur: Batı ile mücadeleye direnebilmek, modernleşmekten geçiyordu. Modernleşmede kıstas alınacak tek örnek Batı’ydı. Bu çok paradoksal bir durumdur. Çünkü Batı’ya karşı var olabilmek için modernleşerek Batı’nın bilimini, tekniğini, ordu veya bürokrasisini, okullarını, yasalarını, uluslararası normlarını vs. kabul etmek gerekmiştir. Osmanlı elitleri bu süreçte dönüşmeye başladılar. Bu dönüşme hep yukarıdan aşağıya bir sosyal mühendislik şeklinde gerçekleşti. Bu esasında Rusya veya Japonya gibi Batılı olmayan ama modernleşmeye erken başlamış toplumlarda da çok benzerdir. Her bir örnekte modernleşme taraftarları ve karşıtları arasında ciddi kutuplaşmalar meydana geldi. Ama modernleşme karşıtları bu oyunu kaybetmeye mahkûmdular. Zaten bugün en modernleşme karşıtı İslamcı akımlarda bile Batı’nın inanılmaz etkisini gözlemleyebilirsiniz.

Modernleşme yanlılar da, modernleşme karşıtları da, sosyal projelerini daima devlet üzerinden gerçekleştirmeye çalıştılar. Çünkü gördükleri buydu. Bunun dışında bir şey bilmiyorlardı. İçinde yaşadıkları toplumun dikey hiyerarşisi ve merkeziyetçiliği dışında bir vizyonları mevcut değildi. Akvaryum balıkları gibiydiler. Sadece bulundukları ortamın onlara dikte ettiği kadar tahayyülleri vardı. Akvaryum dışına çıkabilenler – Batı’da okuyanlar – geri döndüklerinde ortama yeniden uyum sağlamakta zorlandılar. Hasbelkader iktidarı ele geçirdiklerinde ise sosyal kodlarına dönüp, halklarının “anladığı dilden” konuşmaya başlıyorlardı. Sosyal örgütlenmeleri – siyasal hareketler, partiler vs. – hep merkeziyetçi, hep otoriteryan akımlar haline geliyordu.

Osmanlı toplumunda modernleşme dinamikleri otoriterdi. Türkiye toplumunda modernleşme dinamikleri otoriterdi. Osmanlı toplumunda modernleşme karşıtı dinamikler otoriterdi. Türkiye toplumunda modernleşme karşıtları otoriterdi.

Modernleşmeciler manifestolarında demokrat değerlere atıf yapmış olsalar da, iktidara geldikten sonra güçlerini konsolide edebilmek için otoriterleşmek durumunda kalmaktaydılar. Bu Türkiye’nin makûs talihidir. İttihatçılarda da Kemalistlerde de durum budur. Tepeden tabana doğru dikey hiyerarşik modernleşme projelerinde zor kullanmak esastır. Aksi mümkün olabilir miydi? Bilemiyorum. Bildiğim, politik kültür buydu. Sosyoloji bunu gerektiriyordu. Karşıtları iktidara geldiğinde de durum farklı olmuyordu. Tümü aynı toplumun ürünüydü.

Peki, bugünü nasıl anlayacağız? Onu da bir sonraki yazıda inceleyelim! Ne dersiniz?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin