Türkiye’deki din anlayışı ahlak üretmiyor mu?

BUKET GÜNEY

Fikrî çürümüşlük, ahlakî çürüme ve yozlaşmayı beraberinde getiriyor. Yanlış bir din algısı da bunu besliyor. Türkiye’deki sağ muhafazakâr kesimden, entelektüel, bilim adamı, sanatkâr çıkamaması meselesi büyük resmin bir parçası aslında. Akademisyen ve yazarlarla Türkiye’deki din anlayışını, muhafazakâr sağ kesimin mevcut durumunu konuştuk. 

Muhafazakâr sağ kesimin gelişmiş demokrasi, kalkınmış ekonomi ve adaletle yönetilen bir “Müslüman dünya” rüyası ne yazık ki gerçeğe dönüşemiyor. Bazı ülkelerde ümit verici kıvılcımlar olsa da kısa sürede söndüğüne şahit oluyoruz.

Türkiye, İslamî kültüre sahip ülke olmasına ve böyle bir gelenekten gelmesine rağmen niçin hiçbir dönemde “özlenen ve beklenen” ahlak, kalkınma ve adalete dayanan bir sistem kuramadı ya da kuramıyor? Müslümanlardan, özelde Türkiye’deki sağ muhafazakâr kesimden, entelektüel, bilim adamı, sanatkâr çıkamıyor eleştirileri de aslında büyük resmin bir parçası. Maviyorum internet sitesinde bir grup akademisyen, bu ve benzer konuları derinlemesine inceleyip bir tartışma zemini oluşturuyor. Özellikle din anlayışının tenkit edilmesi gerektiğine dair güçlü argümanları var.

Gerçek manadaki kalkınma, fikrî özgürlüğe ve sermayeye dayanıyor. Akademisyen ve yazarlarla Türkiye’deki din anlayışını, muhafazakâr sağ kesimin mevcut durumunu konuştuk. San Diego Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Kuru, sağ kesimin fikren iflas ettiği görüşünde. Bunu sadece iktidardaki AKP ile sınırlı tutmuyor. Ona göre MHP’den İslamî cemaatlere, sözde liberallerden tanımı zor akademisyenlere kadar tüm sağ kesim fikren çöktü.

Kuru’ya göre sağ kesimin iki kanadı var: Milliyetçilik ve muhafazakârlık. Kuru, “Milliyetçilik, efsaneler en azından hissiyat üzerine kurulu olduğundan rasyonaliteye çok açık değil.” diyor. Ona göre grup aidiyeti kutsandığından entelektüel bireyin doğmasına izin verilmiyor. Muhafazakârlıkta da bu iki sorunun mevcut olduğunu ancak Turgut Özal gibi eklektik figürlerin tesiri ile muhafazakârlığın, özellikle AKP iktidarının ilk iki döneminde, daha olumlu bir imaj kazandığını düşünüyor.

Sonrasındaki manzara ise içler acısı. Gelinen noktada merkez sağ siyasetçilerden İslamcı tarikat ve cemaatlere kadar geniş bir muhafazakâr yelpazenin güç elde etme dışında bir prensibinin kalmadığını söylüyor Kuru. İktidar olan muhafazakâr düşünce, karar verici güç haline geldiğinde entelektüel birikimi de tamamen araçsallaştırdı. Oysa Kuru’nun tespitiyle entelektüel, güç peşinde koşmaz, yaşadığı toplumun hatalarını eleştirel bir bakışla ortaya koymaya çalışır. Bu açıdan bakınca muhafazakâr bir entelektüel, kendi çevresi tarafından sorunlu ve bozulmuş olarak görülmeyi göze almak zorunda.

Süleyman Şah Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Adnan Aslan ise fikrî çürümüşlüğü sadece sağ ve muhafazakâr kesimle sınırlandırmanın yanlış olduğu kanaatinde. Ona göre Türkiye’de sadece sağ kesim değil, sol ve liberal entelektüeller de büyük sorunlar yaşıyor. Dündar Taşer, Mümtaz Turhan ve Erol Güngör çizgisinde oluşan milliyetçi entelektüel gelenek maalesef devam etmedi, edemedi belki de ettirilmedi. Diğer taraftan Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç ve İsmet Özel gibi büyük şairlerin düşünceleri, onları takdir eden nesiller tarafından yeterince geliştirilemedi.

Aslan, sağ kesimde entelektüel yetiştirme geleneğinin de yeterince güçlü olmadığını ifade ediyor: “Aydınımız kendini eleştirme erdem ve cesaretine sahip değil. Eleştirinin yanında bir aydında bulunması gereken erdem ‘fikir namusudur’.” Aslan’a göre normal şartlarda, ilim ve düşünce adamlarının siyasete yön vermesi gerekirdi. Ancak Türkiye’de tersi oldu ve siyaset ilim ve düşünce adamlarını kullandı hatta istismar etti. Bu şartlarda, entelektüel yetişmesi oldukça zorlaştı.

Yazar Emine Eroğlu da Adnan Aslan gibi fikrî çürümüşlüğün sağ ya da sol olarak ayrılmaması gerektiğine inanıyor. Bu fikrî çürümüşlüğün aynı zamana bir ahlakî çürümüşlük olduğuna dikkat çekiyor: “‘Menfaat yaşamak, ahlâk ise yaşatmak ister. İkisi bir arada asla barınamaz.’ der Nurettin Topçu. Müslüman toplumlarda namazın ve orucun farz olduğunu bilmeyen yoktur. Ama kalpten kibri ve hasedi söküp atmanın farz olduğu çoğunlukla bilinmez. Başörtüsü konusunda sergilenen duyarlılık yalan ve iftira konusunda sergilenmez. İçki içene bakılır ama harama helale bakılmaz, kul hakkına riayet edilmez.”

İşte tam da bu noktada Ahmet Kuru, yeni bir tartışma başlatıyor: “Türkiye’deki dinî anlayış ahlak üretemiyor.” Kuru’ya göre bu çıkarım yıllardır muhafazakârlar üzerine yaptığı gözlem ve çalışmalarının sonucu. Muhafazakâr kesimdeki öldürme, hırsızlık, iftira ve zulüm gibi şeyler karşısındaki ahlakî vurdumduymazlığın anlaşılmasının çok zor olduğunu söylüyor. “İslam dini, Osmanlı tarihi ve Türk kültüründen öğelerle yeni Türkiye kuracağını iddia eden sağcıların kurdukları düzende bırakın kalkınma ve adaleti, malınızı ve hatta hayatınızı korumanız bile pek güç.” diyerek bu çelişkiye işaret ediyor. Ona göre son üç yıldır hem devlet hem de toplum olarak değişik boyutları olan krizler aslında bir çöküş. Bunlar birçok ezberi bozdu.

Diğer yandan maddî güç ve menfaate odaklanan bir anlayışın ahlakî yıkım oluşturduğu da açık. Claremont Teoloji Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Özgür Koca, güce yaklaşan bir din anlayışının ahlaktan uzaklaştığı görüşünde. Ona göre devlet ve güç eksenli düşünmek dinin iç mantığı ile çelişiyor. Din zayıfın ve sivil toplumun yanında ahlak kaynağı iken gücün yanında durmaya başladığında devletin günahlarının fetvacısı konumuna itiliyor.

Fikrî çürümüşlük, ahlakî çürüme ve yozlaşmayı beraberinde getiriyor. Yanlış din algısı da bunu besliyor. Koca, ahlakın olgunlaşması için dinin verimli bir zemin oluşturduğunu belirtiyor. Bu sebeple tek, aşkın ve mutlak bir varlığın her an gözetimi altında olduğunu bilen bir insanın hayatını daha dikkatli yaşaması beklenir. Koca’ya göre bu, her zaman mümkün olmuyor. Dindar insanların ahlak ile telif edilemeyecek tavırlarını çok sık gözlemliyoruz. Peki, neden? Ona göre pek çok sebebi var bunun. En önemlisi ise dini düşünmeden yaşamamız. Koca, gerek din eğitiminde gerekse din yorumlarımızda aklın çok geri planda kaldığına işaret ediyor. Dolayısıyla ahlaka kurulmuş din görünümlü tuzakları fark edemiyoruz. Fark etmediğimiz için de bazen ahlaksızlıkları dinî bir heyecanla işliyoruz.

Çözüm, dini düşünerek yaşamak

Peki çıkmaz  sokakta mıyız? Elbette hayır. Koca’ya göre din kılığında karşınıza çıkan  tavırları teşhis edebilmek için din yorumlarımızı sık sık sorgulamamız gerekiyor. Bu da ancak dini düşünerek yaşamakla mümkün. Düşünmeden yaşanan din, çok kolayca ahlaksızlıklara kaynak olabiliyor. Dini, biat ve sorgulamadan itaat kültürüne indirenler dine büyük kötülük yapıyor. Kuru’ya göre ise çıkış yolu tenkit ve bireye dönüş. Kuru, Müslümanların 7. ve 12. asırlar arasında akla, bilime, çoğulculuğa önem vererek kalkındıkları; sonrasında ise askerî devletin ulemayı memur yapması ve tüccar sınıfın gelişimine izin vermemesi sonucunda bilimsel, ekonomik ve siyasî alanda geri kalındığı görüşünde. Dolayısıyla bu anlayışın tenkit edilmesi gerektiğine dikkat çekiyor: “Büyük söylemleri terk ederek, eleştirel akla ve insana dönüş, normalleşmenin yolu.” Bu fikrî çürümenin yanı sıra ahlakî çöküşün de önüne geçebilmek için Koca’ya göre ahlaka destek olacak bir sistemin kurulması gerekiyor. Zira bu ikame edilemezse ahlakî davranış direnemez.

Ulemanın memur haline gelmesi asırların sorunu

Yanlış din anlayışı ya da dinin istismarı her dönemin büyük sorunları arasında. Zira dinin toplumu yönlendiren ve etkileyen bir rolü var. Dinin siyaseten istismar edilmesiyle toplumda hakim olan dinî anlayış da tahribata uğruyor. Diyanet bunun en önemli halkası. Bağımsız olması gerekirken verdiği fetvalar ciddi tartışmalara sebep oluyor. Ahmet Kuru, ulemanın memur haline gelmesinin asırlardır süren sorunumuz olduğunu söylüyor. Ona göre Diyanet, mevcut haliyle bu sorunun cisimleşmiş hali. Camilerde imamlar kişisel bilgi ve cemaatlerinin ihtiyaçlarına göre konuşmuyor; hutbe ve vaazlar merkezden belirleniyor. Kuru’ya göre Diyanet derhal hem idarî hem de bütçe açısından özerkliğe kavuşmalı. Aksi takdirde komik fetvalarla toplumdan tepki çeken, ezbercilik ve tekrarın ötesine geçemeyen ve siyasî iktidarın propaganda vasıtasına dönüşen bir kurum olmanın ötesine geçemez.

Emine Eroğlu da Diyanet’in, iktidarın eylemlerine meşruiyet kazandırma çabası içerisinde dine ciddi zarar verdiğini düşünüyor. Zararın telafi edilmemesi halinde toplum din istismarına açık bir hale gelebilir.

Adnan Aslan da dinî mercilerin siyasetin ya da siyasîlerin beklentisine uygun hareket ediyor intibaı verdiklerini söylüyor. Ona göre dinî merciler daima siyaset üstü ve rehber konumunda olmalı. Siyasî tarafgirlik, bu mercilerin dinî otoritelerini sarsar ve güvenilirliklerini yitirirler.

 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin