Türkiye’de neden kitap okunmaz?

YORUM | YAVUZ ALTUN

Hemen bütün uzmanların mutabık olduğu bir konu var: Türkiye’de kitap okunmuyor.

Nisan 2018’de, dönemin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Gaziantep’teki bir kitap fuarının açılışında şöyle demiş mesela:

“Türkiye’de kitap okuyanların oranı, bir çalışmaya göre binde bir. (…) Vatandaşlarımız televizyon seyretmeye, internete günde ortalama 8-9 saat ayırıyor, kitap okumaya bir dakika ayırıyormuş. (…) Batıda metroya, otobüse bindiğiniz zaman insanların harıl harıl kitap okuduğunu görürsünüz. Kitaba da para harcamıyoruz. Norveç’te bir vatandaş yıllık ortalama 137, Almanya 122, dünyada ise 1,3 dolar harcanıyor. Türkiye’de 25 cent. Medeniyetimiz, inancımız okumayı, öğrenmeyi teşvik ve talep ediyorsa da gelin görün ki bizim bu durumu iyileştirmemiz lazım.”

Bu konu hep bu şekilde gündeme getirilir ve “kitap” denilen o şeyin okunması salık verilir.

Bence önce şuradan başlamak lazım: Kitap kültürü nedir? Bizim kültürümüzde yeri var mıdır?

Temelde kitapların iki önemli işlevi var. İlki, bilginin saklanması ve bilgi üreticileri arasında bu vasıtayla nesiller arası bir iletişime vesile olması. İkincisi, toplumsal bir iletişimin aracı olması.

Bilgi üretimi yönü, entelektüelleri, araştırmacıları, akademisyenleri ve bilumum kaymak tabaka insanını ilgilendirdiği ve o kesimde – öyle ümit ediyorum ki – kitap okumakla ilgili bir problem olmadığı için, ikincil işleve odaklanalım.

Bu işleve sahip kitaplar, bilgilendirici (enformatif) ya da eğlendirici (sanatsal) olmak üzere çok kabaca ikiye ayrılabilir. Tabi bu ayrım, farazîdir. İkisinin kesiştiği, çok sayıda örnek var.

Eğitim sistemi içinde gereklilik duyulan kitapları dışarıda bırakırsak, toplumun ne türlü kitaplar okuyacağına çoğu zaman yayınevleri karar verir. Elbette burada arz-talep dengesi gözetildiğini varsayabiliriz, fakat temelde bir kitapçıda karşımıza çıkan kitaplar seçkisi, yayınevi yöneticilerinin görgüleri nispetindedir.

Peki, insanlar neden kitap yazma ihtiyacı duymuşlar?

“Kitap” bugünkü formatı itibariyle bir Avrupa buluşu. Elbette her kültürde “kitap” diyebileceğimiz şeyler mevcut. Ve kitap, her daim elitlerin uğraşı. Ancak Gutenberg’in 1440’larda icat ettiği matbaa, bunu değiştirerek, kitabın herkese ulaşmasını sağlıyor.

Tabi matbaa teknolojisi, aynı zamanda kârlı bir ticarete kapı aralıyor. Avrupa’nın birçok şehrinde matbaa sayesinde yeni zenginler türüyor. Bunun alıcısı da var. Aklınıza gelebilecek hemen her konuda kitaplar yazılıyor. “Çok satanlar” listeleri oluşuyor.

Bugünkü “çok satanlar” listelerine bakıp hayıflananlar için söyleyeyim; tarih boyunca en popüler kitaplar genelde dönemine göre “bayağı” bulunan eserler olmuş. Mizahî eserler, pornografi ve ucuz romanlar elden ele dolaşmış. Hatta modern zamanlarda “iyi kitap” daha çok değer görüyor denebilir.

Matbaanın icadıyla birlikte sadece kitaplar değil, gazeteler de popülerleşiyor. Avrupa eliti, antik zamanlardan beri bir “yazılı kültür” üretmekteydi; matbaa ise yazılı kültürü toplumun diğer kesimlerinde de yaygınlaştıracaktı.

Kitap gibi, gazetenin de öncelikli işlevi kitle iletişimiydi. Hatta ilk döneminde gazeteler, vatandaşların görüşleriyle dolup taşardı. Henüz “haber formatı” oturmadığı zamanlarda, sıklıkla okuyucu mektupları yayınlanırdı. Bu da, birbirini hiç tanımayan insanların, gazeteler üzerinden belirli konuları tartışmalarını sağlamıştı.

Edebiyat alanında da, gazeteler bu dönemde öncü roller üstlenecekti. Bugün roman olarak okuduğumuz pek çok eser, zamanında gazetelerde tefrika hâlinde basılmıştı. Mesela Tolstoy’un meşhur Anna Karenina romanı, 1873’le 1877 arasında The Russian Messenger isimli bir gazetede yayınlandı. Düşünün ki bir Alman gazetesi 1875’te, tefrika roman yayınlayarak tirajını 382 bine çıkarabilmişti.

Edebiyatın da araçlarından biri olduğu bu tartışma kültürü, zamanla kitap formuna da taşındı. Avrupa şehirlerindeki okuma salonlarında, şehrin önde gelen entelektüelleri tarafından yazılan fikir yazıları ya da seyahat notları bu salonlarda okunur, üzerine tartışılırdı.

Hem gazete hem de bu kitap formu, Osmanlı’ya 19. yüzyılın ikinci yarısında girdi. Öncesinde el yazmaları vardı elbette, fakat halk arasında yaygın değildi. Okuma yazma oranları da hâliyle Avrupa’ya kıyasla düşüktü. İmparatorluğun zor zamanları olduğundan, bu iki form da politik araçlar olarak ön plana çıktı.

Yine de bu dönem, kitap üzerinden iletişim kuran bir entelektüel sınıfın ortaya çıkmasını sağladı. Cumhuriyet’le birlikte “kitap yazabilen” sınıf kendini bir anda dinî ulemanın yerinde buldu. Gazeteler ve kitaplar, bu otorite kaymasından olacak, uzunca bir süre didaktik bir tonda devam etti. Ulemanın bir diğer muadili olan akademisyenler de kendi kütüphanelerini oluşturdu.

Televizyonun ve radyonun yokluğunda, kitap ve gazete okumak bir ihtiyaç gibi görülebilirdi fakat onların icadıyla birlikte, okumak bilhassa bizim gibi okuma-yazma kültürü zayıf olan ülkelerde lükse dönüştü. 1960’larda ve 70’lerde belirli kitapları okumanın kriminal eylem sayılması, muhtemelen o dönemin insanlarında çeşitli travmalara da yol açmıştır.

Ama asıl büyük problem, Türkiye’de ortak bir kanonun yokluğu. Bugün Avrupa medeniyeti dediğimizde, hemen her Avrupa ülkesinde ortak bir miras olarak görülen kitapların varlığından söz ederiz. O kitaplar ve onların yorumları üzerinden ortaklaşan bir düşünce atlası çıkarılabilir. Bu, ulus devletleri de aşan bir kültür.

Çok-cemaatli bir toplumsal yapıya sahip Türkiye’de ise, her kesimin kendi seçkisi ön plana çıkıyor. Topluluklar arası fay hatlarını kırmak suretiyle yığınlar üzerinde yükselen “grup entelektüeli” ise karşıtlıklar kurarak, varlığını sürdürme derdinde. Atatürk’ün Nutuk’una karşılık Rıza Nur’un Hatırât’ının muhafazakâr kesimde yüceltilmesi gibi.

Hâliyle kitap okumak, yine bir “grup içi aktivite” ya da “gruba mensubiyet” adına yapılması gereken bir eyleme dönüşüyor. Ödüllendirme mekanizması, bu şekilde çalışıyor. Bir insanın “çok kitap okuması” değil, “doğru kitapları okuması” teşvik ediliyor.

Bu grupların en çok üzerinde uzlaştığı mesele de, Batılı kanona karşı bir “tereddüt” üretmek. Türk entelektüeli, öncelikli olarak Batılı kanonu “okuyabilen” kişi olarak ön plana çıktığından, sıradan vatandaşın doğrudan oraya yönelmesini bilinçaltında pek de istemiyor denebilir. Osmanlı’dan bugüne yabancı dilde eser okuyabilmek, Tercüme Odası’ndan geçmek, entelektüelliğin yeter şartlarındandı. Bu sebeple popüler Türk entelektüelleri, Batılı kanonu okuyup onu kendince yorumlayarak hakikati perdeleme vazifesi icra ediyorlar.

Çok okumanın değil “doğru kitapları okumanın” ödüllendirilmesi meselesi, örgün eğitimde de karşımıza çıkıyor. Bir öğrencinin okulunu başarıyla bitirip iyi bir üniversiteye yerleşmesi macerası sırasında, okul kitapları dışındaki kitapların pek de bir önemi yok. Milli Eğitim Bakanlığı’nın kitapları ise, bilgiyi didaktik bir biçimde, “bu budur, şu da şudur” basmakalıp sisteminde vermeyi tercih ettiği için, buradan da bir kitap okuma alışkanlığı türemiyor.

Merkezî sınav sisteminde ise, doğru cevapları ezberlemeniz kâfi. Oysa bir konuyu derinlemesine araştırdıkça, o konuda yazılmış çok sayıda farklı kitabı okudukça, “doğru cevap” denen şeyin ne kadar muğlak olduğunun farkına varırsınız. Kesin hükümlerden, didaktik öğretilerden uzaklaşırsınız. Zira bir kitabı, bir tweet’ten ya da gazetedeki kısa bir makaleden (mesela bu okuduğunuz makaleden) ayıran, içindeki nüanslardır. İyi bir kitap, size çok yönlü bir bakış açısı kazandırır. Doğru bir tarih kitabı okuduğunuzda Sultan Abdülhamit’in “Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı” olduğu sorusuna tek bir cevap veremeyeceğinizi görürsünüz.

Bu da, politik açıdan pek faydalı değildir. Türkiye gibi yazarların değil politikacıların toplum üzerinde daha fazla etkili olduğu yerlerde, sadece doğru kitapları okumanız, karmaşık problemlere verilmiş kısa ve net cevapları, yer yer sloganları ezberlemeniz beklenir. Türkçe’de yazılmış kitapların kâhir ekseriyetinde bu üslubun ön plana çıkmasının sebebi de, bana kalırsa, budur.

Oysa kitap okumak, sizi sofistike düşünmeye itmeli. Gerek düşüncede, gerekse duygularınızda sığlıktan uzaklaştırmalı. Hayata başkalarının gözüyle de bakabilmeyi, hayatın sonsuz ihtimalleri içinde daha temkinli hüküm vermeyi sağlamalı.

Bunun için de, kitap kültürümüze yeniden bakmak, neden kitap yazmamız, neden kitap okumamız gerektiğini ve bunun toplumsal etkilerini yeniden düşünmek iyi olacaktır.

1 YORUM

  1. Merhaba..bu makaleniz de bugün diğerleri arasında en az okunan olmalı… Kitap yazdığı için başlıkta ve türKÎye de ek oluyor cabası kendi çabasıyla.. Kitap okunmuyor çünkü insanlar kitapları değil Kalplerindeki Vicdanı Dinlemeye başlıyor… ALLAh ve Kûr*ANı.. Kalp ve Gönül… insanlar at gözlükleriyle değil Hak Gözlükleriyle bakmaya başlıyor.. yani Rûh*ul Emîne Cibril EsSelamuAleyHA Toplu Bilinç Hazretleri… YAYılan İleTişim İnTernet ile artık Çocukları yaşken Eğiten UmumîVicdÂN
    ve buna artık kimse engel olamax!
    bir defa otostopta sormuştu bi hayırsever
    *Hak geldi batıl zail oldu* diyorlar da hani nerede! her yer batıl diye..neyse… Hak geldi Kûr*ÂNım SulTÂNım DÎLtanım ve şimdi îSe batıl zail oluyor.. Cibrilin İTi Cebrail aleyhisSelamın dediği gibi… Bizim burada bir gün sizin hesabınızla bin yıl eder.. demek ki 1*5 gün geçmiş
    Gün 7
    yani 15 Temmuz
    15 Fatima 7 Meryem ~Hatîca

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin