Türkiye’de faşizmin arka planı

Analiz | Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman

Türkiye hakkında rejim tartışmalarının yapıla geldiği son iki yılda herkes Türkiye’nin asgari demokratik ilkeleri sağlamadığı konusunda hemfikir. Ancak Batı’da bazı siyasi karar alıcılar – reel politik nedenlerle – Türkiye’ye halen pro-forma olarak bir “demokrasi” olarak muamele yapıyor. Bazı yazarlarsa Türkiye’den hibrit rejim olarak söz ediyor. Ancak bugün itibarıyla uygar dünyanın hukuk devletleri ve liberal demokrasilerde yazan aydınların, siyaset bilimcilerin, sosyologların, gazetecilerin ve tarihçilerin çok büyük bir bölümü, Türkiye’nin artık hiçbir biçimde demokratik bir ülke olmadığını yazıyor. Çoğu konuya farklı açılardan yaklaşsa da, ön plana çıkan genellikle – doğal olarak – hukuk devletinin ortadan kalkmış olması, yargının yürütme tarafından kontrolü, keyfi tutuklamalar, anayasaya uyulmaması gibi temel konular oluyor. Bu bakımdan eleştirilen Türkiye, kitlesel insan hakları ihlallerinin sıradanlaştığı bir Ortadoğu despotluğu olarak algılanıyor. Bu bağlamda geçenlerde tanınmış yazar Aslı Erdoğan tarafından Türkiye rejimine yönelik olarak yapılan tespit çok dikkat çekiciydi.

Aslı Erdoğan dünyada saygın duyulan yazarlardan olmasının yanında insan hakları savunucusu, Özgür Gündem ve Radikal gazetelerindeki köşe yazılarından da Türkiye’de tanınan önemli bir kalem, bir entelektüel ve muhalif olarak dikkat çekiyor. Kendisi de Türkiye’deki yukarıda işaret edilen sorunlardan muzdarip olan Erdoğan, Türkiye’deki rejimin faşizm olduğunu ifade etti ve Erdoğan rejimini 1930’lu yılların Hitler rejimi ile kıyasladı. Türkiye’de yaşananların NAZİ Almanya’sında yaşananlara benzediğini belirterek, bağımsız bir yargı sisteminin olmamasını bu eleştirinin temeline oturtarak, taraftarlarınca “reis” olarak nitelenen Recep Tayyip Erdoğan’ı tüm sistemi eline geçirmiş bir muktedir olarak niteledi ve Hitler’le mukayese etti. Kendisi de bu rejimin gazabına uğrayarak keyfi olarak aylarca hapiste tutulan Aslı Erdoğan’ın söyledikleri önemlidir. Bunu Robert Kolej mezunu, Batı’yla ilişkileri olan, onlarca ödül almış bir yazar söylüyor. Orhan Pamuk da Türkiye’de en ufak eleştiri yapan muhaliflerin bile hemen derdest edilip hapse atıldığını söylemişti. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Pamuk’a göre Türkiye’de düşünce özgürlüğü artık mevcut değil ve Türkiye “terör rejimine” kaydı. Dünyaca tanınan ve kitapları birçok Batı diline çevrilen ünlü yazar Ahmet Altan da bildiğiniz üzere iki yıldır hapiste. Türkiye’nin “Beyaz Türkler” olarak nitelenen Erdoğan, Pamuk veya Altan gibi yüzlerce aydını, akademisyeni, profesörü, yazarı, sanatçısı – kültürel birikiminin ve entelektüel enerjisinin çok önemli bir bölümünü oluşturan beyinleri – söz birliği etmişçesine Türkiye’deki rejim değişimine dikkati çekiyorlar.

Türkiye’de derin devleti en yakından tanıyan Kürtler

Diğer bir kanadı Kürtler oluşturuyor. Geleneksel olarak Türkiye’de derin devleti en yakından tanıyan Kürtler, 1930’lardan beri demokrasi, insan ve azınlık hakları gibi sorunlarla boğuşuyor. Çocuklarına koyacakları isimlere bile devletçe müdahale edilen, Türkçe bilmeyen analarının mahkeme köşelerinde mağdur edilirken verdikleri ifadelerde dillerinden “tanımlanamayan bir dil” olarak bahsedilen Kürtler, bugünkü rejimin ayak seslerini bize 1980’lerden itibaren duyurmaya çalıştılar. Kendilerini politik ve kültürel olarak ifade edemeyen Kürtlerin bir bölümünün 1970’lerin sonundan itibaren PKK türevi Marksist Leninist yasadışı örgütlere eğilim göstermesinin arka planında yatan sosyal koşullar, bununla ilgili. Bugün makul olarak nitelenmemesinin büyük haksızlık olacağını düşündüğüm Selahattin Demirtaş gibi onlarca Kürt milletvekili demir parmaklıklar arasında – her biri Türkiye’de yaşananların sistematik olduğunu, rejimin son kaleleri de fethederek elde avuçta kalan son soluk alma sahalarını da uhdesine aldığını görmekte, bunun büyük bir rejim değişimi olduğunu ifade etmekte. Her ne kadar sebepleri konusunda Beyaz Türklerden farklı da düşünseler, Kürtler gayet iyi biliyorlar ki asgari insan hakları konusunda sistematik ihlallerin yapıldığı bir ülkede azınlık hakları gibi daha “ikinci nesil” haklar söz konusu olamaz. Bu bakımdan Beyaz Türklerin tespitleri ve Kürt siyasetinin vurguladıkları birbiri ile örtüşüyor.

Bakın, kim ne derse desin bugün Türkiye’de yaşananlar 27 Mayıs darbesiyle de, 12 Mart muhtırasıyla da, 12 Eylül darbesiyle de, 28 Şubat postmodern darbesiyle de kıyaslanamayacak ölçüde kötüdür. 1402’likler olarak nitelenen profesörler 12 Eylül ara rejiminde üniversitelerinden atıldıklarında kıyamet kopmuştu. Bu vaka yıllarca eleştirildi, haklı olarak ayıplandı, sonradan o dönem mağduriyete uğratılan profesörler görevlerine döndü, özlük haklarını aldı, iadeyi itibarları yapılarak yaralar sarılmaya çalışıldı. O dönem iki haneli sayılarda profesör sistemin mağduru olmuştu, üstelik hiç birinin ailelerine, eş ve çocuklarına mağduriyet üretilmemişti. Hatta birçoğu emeklilik gibi özlük haklarından yararlanmış, yurtdışına çıkabilmiş, seyahat özgürlükleri kısıtlanmamıştı. 12 Eylül’ün paşaları bile onca güce ve darbe koşullarına karşın bazı asgari etik ve hukuksal ilkelere sadık kalmaya özen göstermişlerdi. Örneğin suçun şahsiliği gibi bir konuda bir hak ihlalinde bulunmamışlardı. Fakat bugün olanlar çok farklı bir kalibrededir. Erdoğan rejimi keyfi uygulamalar konusunda limit tanımıyor. Osmanlı döneminden bu yana formel olarak dahi olsa riayet edilen bazı ilkeleri çiğnemekten geri kalmıyor. Yaptıklarının sonuçlarını görüyorlar mıdır, bilemem. Ancak Pandoranın kutusunu ardına kadar açtılar. Zaten fabrikasyon suçlarla suçlanan ve aranan kişi bulunmazsa, 90 yaşındaki annesini veya 15 yaşındaki oğlunu içeri almak ve böylelikle şantaj ve baskılarla elde etmek istedikleri kişiyi teslim olmaya zorlamaya çalışmak, bugünkü rejimin sıradan bir uygulaması. Sadece üniversiteleri kapatmadılar, üniversitelerde ders verenleri, hatta o üniversiteden mezun olanları bile tutukladılar, işten attılar, diplomalarını iptal ettiler, binalarına el koydular, özel mülklerini gasp ettiler. Akademide yaşanan bu kıyımın aynısı medyada, emniyette, milli eğitimde, askeriyede, maliyede, diyanette, tıbbiyede, aklınıza gelen her türkü meslek grubunda uygulandı, uygulanıyor. Anlaşılan bu Türkiye’de artık kimsenin umurunda değil. Batan Titanik’te kimse ilke, ahlak ve asgari nezaketi önemsemiyor – görülen bu! Ancak acaba “bunları yapan, bize de bunu yapabilir” türü basit bir rasyonel akıl yürütmede bile bulunmamalarını anlamak olanaksız! İşte tam da budur 1930’ların Almanya’sında yaşanan!

Savaştan sonra Almanya geçmişiyle yüzleşti

Bu bakımdan Aslı Erdoğan’a katılmamak olanaksız! Faşizm, diskurunu kitlelere kabul ettirdiği müddetçe güçlü olabilir ve güçlü kalabilir. 1930’larda Hitler aşamalı olarak Yahudileri, Katolikleri, homoseksüelleri, engellileri, Aryan olmayan “ırkları”, sosyalistleri, sosyal demokratları, Hristiyan demokratları ve diğerlerini hedefe koyduğunda, bu saydığım grupların önemli bir bölümü diğerlerinin hakları için tepki göstermedi. Bu tepkisizlik ve korkunç görmezden gelme, sonradan kendilerinin de aynı vahşetle karşı kaşıya kalmalarına neden oldu. 1930’lardan 40’lara gelindiğinde, artık Almanya’da toplama kampları vardı! Bu kamplarda karşılaşan sosyal demokratlar ve muhafazakâr Hristiyanlar, ya da engelliler veyahut da “kanları bozuk” olarak nitelenen diğerleri, esasında “ortak kötüye” karşı ortak mücadele etmiş olmamalarının kendi sonlarını da hazırladığını acı şekilde yaşayarak öğrendiler. Ne var ki o kamplarda “hayat” maalesef kısa sürüyordu! Savaştan sonra Almanya geçmişiyle yüzleşirken bu acıları unutmadı. Bugün hukuk devletine sahip çıkma konusunda ortak reflekslerle hareket ederek AFD gibi radikal siyasi hareketlere Hristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratların, Yeşiller ve Liberallerin ortak reflekslerle, anayasal temel düzen çerçevesinde yaklaşacak basireti bulmaları bundan kaynaklanıyor.

Türkiye’de ihtiyacımız olan budur! Aralarındaki ideolojik farklılıkları dikkate almaksızın tüm “demokratik kesimlerin” birleşmeleri, insan hakları, hukuk devleti, anayasa talep etmeleri gerekiyor! Liberaller, sosyalistler, (gerçek) sosyal demokratlar, Kürt siyaseti, (anti-Erdoğancı) muhafazakarlar, Cemaat taraftarları, kadın örgütleri, LGBT ve diğer marjinal gruplar, kim olursa olsun, ortak noktada bugünkü İslamo-nasyonalist faşizmden memnun olmayan kim varsa herkes, bu rejime karşı çıkmalı. Güçler birleştirilmeli ki diktatörlük ve diktatör başarılı olamasın. Fakat bunu yapmak Türkiye’de çok zor.

Herkes birbirini zamanında yapılanlar veya yapılmayanlarla suçluyor. Eski ortaklıklar veya eski düşmanlıklar çerçevesinde bugünü belirliyor, bugünkü stratejileri bu tarihsel deneyimlere tekabül eder şekilde inşa ediyor. Karşılıklı olarak kimse birbirine güvenmiyor. Maksimalist bir tutumla, herkes kendi ideolojisini “devletin sahibi” kılmak istiyor. Devleti ele geçirmek ve sonra da “ötekileri” ezmek, böylelikle kendi sosyal mühendisliğini yaparak “geleceği belirlemek” gibi bir Dr. Frankenstein ihtirasına kapılmışlar. Uzaktan Dr. Frankenstein bağırıyor: “Yaşıyor! Yaşıyor!”. Evet, yaşayan canavar faşizmdir. Ön takısı (İslamo-nasyonalist) önemli değil. Aslı Erdoğan’ın söylediği gibi, yaşanan faşizmdir. Maalesef faşizm “yaratıldı” ve “yaşıyor”. Türkiye ise Almanya’nın 1930’lardaki hatalarını tekrarlıyor. Eğer bir mucize olmazsa, sanırım sonraki aşamaları da yaşayarak “öğrenmek mecburiyetinde” kalacak!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin