Türkiye’de Eğitimin Muhasebesi: 5+3+3/8+3/4+4+4=?

YORUM | YÜKSEL NİZAMOĞLU

Başlıktaki rakamlar Türk eğitim sisteminin son yirmi yıl içinde geçirdiği aşamaları gösteriyor. Beş yıl ilkokul, üç yıl ortaokul ve üç yıllık lise eğitimi şeklindeki sisteme 28 Şubat’ın “çokbilmiş” askerlerinin baskılarıyla son verilmiş ve sekiz yıllık zorunlu eğitime geçilmişti.

Bu elbette tarihi bir karardı. 1973’de 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunuyla zorunlu eğitimin sekiz yıl olması kararlaştırılmış ancak üzerinden yirmi beş yıl geçmesine rağmen bu konuda bir adım atılmamıştı.

Türkiye’de bu tür radikal kararların uygulanması hep olağanüstü dönemlerde gerçekleştiğinden yine öyle oldu ve 28 Şubatçılar,  dönemin Refahyol Hükümeti’ne ve onun başbakanı Erbakan’a “zorunlu sekiz yıllık eğitim”  kararını imzalattılar.

8+3’ten 4+4+4’e 

Bu kararın uygulamaya geçilmesi için hiçbir hazırlık yapılmamış, her şey oldu bittiye getirilmişti. Darbeci askerler içinse bunun bir ehemmiyeti yoktu.

Sekiz yıllık eğitim Türkiye’de çok büyük sorunları beraberinde getirdi. 6-15 yaş grubunun aynı ortamda eğitim almak zorunda kalması ve yabancı dil öğretiminin temelini oluşturan Anadolu liselerinin hazırlık sınıflarının kaldırılması, en çok öne çıkan problemler oldu.

Buna benzer birçok sorun yaşansa da “ideolojik saplantılarla” hareket eden darbeci askerler için bunların önemi yoktu. Onların tek takıntısı “Türkiye’nin çağdaş milletler seviyesinde yer almasının önünde en büyük engel olan İmam Hatiplerin arka plana atılmasıydı!”. 

Sekiz yıl ilköğretim ve 8+3 sistemi eğitimcilerin büyük çoğunluğunun tepkilerine rağmen devam etti. 28 Şubat mağduriyetlerinin etkisiyle iktidara gelen AKP’nin hedeflerinden birisi de bu garabete son vermekti.

Sistemin yenilenmesi ihtiyacı, bütün eğitimci ve velilerin farkında olduğu bir realiteydi. Ancak iktidarının ilk yıllarında bu tür kararları geniş katılımla almaya özen gösteren AKP, bir gecede 8+3’ün yerine 4+4+4 şeklinde bir sisteme geçiverdi.

28 Şubatçıların “İmam Hatip takıntısı” gibi AKP’nin de “İmam Hatip sevdası” uzun süre tartışılması gereken bir uygulamanın oldubittiye getirilmesiyle sonuçlandı. AKP için imam hatiplerin kalitesinin bir önemi yoktu. İmam Hatipler, AKP’nin oy deposuydu ve sayıları ne kadar artarsa oyları da o kadar artacaktı.

Türk Sağının ufuksuzluğu

AKP’nin eğitim alanındaki benzer tutarsızlıklarına pek çok örnek verilebilir. Çok büyük tepkilere rağmen dershanelerin kapatılmasına karar verilmesi, ortaöğretime geçiş sisteminin şeklinin sürekli değiştirilmesi ve Bakanlık teşkilatının çok partili dönemin en kötü “kadrolaşma örneklerine sahne olması” akla gelen ilk örneklerdir.

Özellikle “15 Temmuz meşum darbe teşebbüsü” sonrasında on beş üniversitenin kapatılması, binlerce akademisyenin bir yargı kararı olmaksızın ve çoğunlukla da “yandaş” akademisyenlerin arkadaşlarını fişlemeleriyle ihraç edilmesi, AKP’nin eğitime bakışının en somut örnekleridir.

Bu eleştirilere önceki sağ iktidarlar gibi “çok sayıda okul açıldığı, her ilde üniversite kurulduğu, öğretmen sayısının artırıldığı, okul kitaplarının ücretsiz verildiği gibi” cevaplar verileceği açıktır.

Türkiye’de 1950’den bu yana “sol siyasetin” Milli Eğitimi yönettiği süre çok azdır. Dolayısıyla Türk eğitiminin bugünkü seviyesizliğinin temel sorumlusu “eğitimi sadece binalardan ve sayılardan ibaret gören” DP’den AP’ye, ANAP’tan AKP’ye sağ iktidarlardır.

Türkiye’de sol siyasetin “ideolojik körlüğüne karşılık” sağ siyaset de niteliğe eğilememiş ve eğitimdeki kötü tabloya zemin hazırlamıştır. Nitekim AKP’nin kurmakla övündüğü üniversitelerden Türkiye’de bile öne çıkmış bir üniversitenin olmaması, üniversite kurmanın kaliteyi artırmadığının ispatıdır.

AKP de bu kıskançlıkla her fırsatta Türkiye’nin ODTÜ ve Boğaziçi gibi en kaliteli üniversitelerini hedef almaktadır.

Benzer durum liseler için de geçerlidir. Bugün Türkiye’nin en iyi liseleri; temeli Fransız ekolüne dayanan Galatasaray Lisesi, Alman ekolüne dayanan İstanbul Erkek Lisesi ve Amerikan sistemini esas alan Robert Koleji’dir. Bu da başta AKP olmak üzere sürekli “yerli ve milli” vurgusu yapan sağ iktidarların ülkeye kaliteli okullar kazandıramadıklarını göstermektedir.

Cahilliğe methiye ve kitap yakmakla övünen Bakan 

AKP iktidarının en büyük hayal kırıklıklarından birisi de on yedi yıl boyunca Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen ve ismi icraatından çok önde gelen bakanlardır. İlk bakan Hüseyin Çelik’in Hilmi Yavuz’dan mülhem olduğunu düşündüğüm “sosyal bilimler liseleri” sayılarının artmasıyla sıradanlaştırılmış yine Çelik tarafından başlatılan “Liselere Geçiş Sistemi” her bakan döneminde farklı bir isim ve şekle dönüşmüş ve bütün bunlar AKP’nin bir eğitim politikası olmadığını ortaya koymuştur.

Ömer Dinçer’in bakanlık teşkilatını yeniden düzenleme bahanesiyle yaptığı tasfiyeler ve Nimet Çubukçu’nun bir fiyaskoya dönüşen FATİH Projesi’nden sonra herhalde en büyük fiyasko Nabi Avcı’nın bizzat kendisi olmuştur.

Yıllarca “İslamcı camianın entelektüeli” zannedilen ve Bakanlığa “felsefi bir derinlik kazandıracağı” zannedilen Nabi Hoca’nın “talimatları uygulayan” bir “etkisiz eleman” olarak tarihe geçmesi her yönüyle ilginçtir.

Hayal kırıklarının son halkası ise Ziya Selçuk Hoca’dır. Parlak bir akademik kariyere sahip olması ve bizzat eğitimin içinden gelmesi nedeniyle bakanlığının başlangıcında büyük beklentiler olsa da bugün gelinen noktada Ziya Hoca’nın da Nabi Hoca’ya benzer akıbeti paylaşacağı anlaşılmaktadır.

Son olarak Bakan Selçuk’un 300.000 kitabı yakmakla övünmesi, AKP’nin kitap düşmanlığının ancak totaliter rejimlerde görülecek seviyede olduğunu da göstermiştir.

Bu süreçte AKP’den birçok isim, eğitimli insanların kendilerine oy vermediği gerekçesiyle “cahilliğe methiye” tarzında konuşmalar yapmış hatta Halil İnalcık’ın talebesi olmakla övünen bir akademisyen “cahilliğe yaptığı övgülerin” mükâfatı olarak AKP tarafından YÖK üyeliğiyle ödüllendirilmiştir.

Tuba Ağacı Nazariyesi 

Bütün bunlar ister istemez akıllara yüz yıl öncenin “Tuba Ağacı Nazariyesi” tartışmalarını getirmektedir. 1908-1909 ve 1910-1911 yıllarında Maarif Nazırlığı da yapan Emrullah Efendi’nin ortaya attığı bu teori o dönemde ciddi şekilde tartışılmıştı.

Bilindiği gibi “Şecere-i Tuba” Kur’an-ı Kerim ve hadislerde yer almakta ve dünyadaki ağaçların tersine dallarının ve meyvelerinin yerde, kökünün yukarıda olduğuna inanılmaktadır. Emrullah Efendi de cennetteki Tuba ağacından ilham alarak geliştirdiği teoriye bu ismi vermişti.

Bu nazariyeye göre eğitimdeki gelişmeler Tuba’nın kökünün yukarıda olması gibi üstten yani üniversitelerden başlamalı ve kaliteli üniversiteler vasıtasıyla eğitim yeniden düzenlenmeliydi. Emrullah Efendi’ye göre “Darülfünunları kaliteli olan memleketlerin “ilim yüksek zümreden aşağıya doğru yayıldığından” alt kademe okulları da kaliteli olacaktı”.

Emrullah Efendi’nin bu teorisine karşılık aynı dönemde Darülmuallimin Müdürlüğü yapan Satı Bey ise yenileşmenin önce ilköğretimden başlaması gerektiğini ileri sürerek zayıf bir ilköğretimle yükseköğretimin de gelişemeyeceğini savunmuştu. Satı Bey’e göre, eğitimin bütün kademeleri birbiriyle irtibatlıydı ve sadece birisinin iyi olmasıyla eğitimin mükemmel hale gelmesi mümkün değildi.

Satı Bey eğitimin temelinin ilkokul öğretmenlerine dayandığını, öğretmenler yeterli olmazsa ülke genelinde eğitimin de kaliteli olamayacağını düşünüyordu. Satı Bey’e göre “bizde eğitim meselesi para meselesi olarak görülmüş, güzel binalar inşa ederek araç gereçlerle donatarak” problemlerin çözüleceği zannedilmişti. Hâlbuki asıl mesele “kaliteli öğretmen” yetiştirilmesiydi.

Yüz yıl sonra 

Emrullah Efendi ve Satı Bey, II. Meşrutiyet döneminde yukarıdaki düşüncelerle eğitim için hedefler koymuşlardı.

Aradan geçen süre içinde Türkiye’de okullar köylere kadar ulaştığı gibi okullaşma oranında da çok önemli gelişmeler yaşandı. Buna karşılık yüz yıl önce tartışılan üniversite kalitesi bir türlü artırılamadığı gibi diğer okulların kalitesinde de kayda değer bir artış görülmedi.

15 Temmuz ihraçlarından sonra Tuba Ağacı Nazariyesinin temelini oluşturan üniversitelerde yüzlerce bölümde yeterli akademisyen bile kalmadığından ciddi bir kalite kaybı ortaya çıktı.

Diğer yandan yapılan tasfiyelerle benzer problemin ilkokul, ortaokul ve liselerde de yaşandığı açıktır. Üniversiteye giriş sınavlarındaki ortalamaların “kolay sorulara rağmen” sürekli düşmesi bu durumu onaylamaktadır.

Kadrolu öğretmenlik yerine “ücretli öğretmenlik” uygulamasıyla da Satı Bey’in yüz sene önce savunduğu “öğretmenliğin bir meslek olması” tezinin bile gerçekleşmemesi, her yönüyle üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.

Ama bunların bir önemi var mı acaba? Her seçim döneminde sayılarla övünen, her savunduğunun tersini yapan ve “cahilliği kutsayan” bir anlayıştan daha fazla bir şey beklenebilir mi?

 

Kaynaklar: M. Ergün, “Emrullah Efendi, Hayatı, Görüşleri”, DTCF Dergisi, S. 30, 1982; M. Üke, “Emrullah Efendi ve Tuba Ağacı Nazariyesi”, TALİD, S. 12, 2008; Y. Nizamoğlu, Osmanlı Eğitim Sisteminin Atatürkçü Eğitim Sistemiyle Karşılaştırılması, İÜ AİİT yüksek lisans tezi, 1995.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin