Türkiye seçimle demokratikleşir mi? (2)

YORUM  | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’de demokratik bir düzenin kurulmasındaki en önemli sorunlardan biri, birbirinden farklı politik hareketlerin ve dünya görüşlerinin Türkiye toplumunun gideceği yere dair ortak bir kararlarının olmamasıdır. Türkiye, bu bakımdan sosyolojik kontekstte “toplum” olmanın klasik koşullarını yerine getiriyor mu, emin değilim. Sosyolojik toplum konsepti, “biz” duygusunu ve ortak yaşama isteğini içerir. Bu, ortak gelecek tasavvurunu da kapsıyor. 

Moderniteden bu yana Osmanlı ve Türkiye toplumları, ortak gelecek tasavvuru konusunda birbirinden çok farklı, hatta kısmen de taban tabana zıt tasavvurlara sahip politik hareketler ve dünya görüşlerinin rekabetine sahne oluyor. Bu grupları kabaca gelenekçiler ve modernleştirmeciler olarak iki grup altında toplayabiliriz. 

Gelenekçiler, din, kültür, siyaset gibi üst yapısal alanları modernitenin etkilerinden korumak isteyenlerden oluşuyordu. Bunlar ekonominin, ordunun, eğitim metotlarının vs. reformunu kısmen onaylar ve desteklerken, müfredatın, kültürün, toplumsal normların, geleneksel hayat biçimlerinin vs. modernite etkisiyle değişim ve dönüşüm geçirmesine karşıydılar. 

Modernleştirmeciler, gelenekçilerin aksine, reformları salt ekonomi, ordu, eğitim metotları veya bürokratik organizasyon yapısıyla sınırlı tutmayıp, kültürel alana da yaymak isteyenlerden oluşmaktaydı. 

Birincisi dinin toplumsal düzende esas zemin veya temel olarak kabulünü benimseyip, dinle çelişen tüm modernleşme hamlelerine karşı pozisyon alırken, ikincisi dinin kapsama alanına giren alanlara da etki eden bir modernleşmeyi gerekli görüyordu. Ve toplumsal yaşantıyı dönüştürmeyi talep ediyordu. Dolayısıyla, birincisi kendisini geleneksel ve sağ, ikincisi ise ilerlemeci-seküler ve sol olarak konumlandırdı. Mecelle’den bu yana modernleştirmeci-sekülerler sürekli mevzi kazanırken, gelenekçiler mevzi kaybetti. Osmanlı hanedanının son kertede modernleşmecilerden yana tavır almasıyla beraber, Osmanlı İmparatorluğu dünyada Avrupa’da meydana gelen gelişme ve değişimlere en açık Batılı olmayan toplum haline geldi. Aynen Rusya ve Japonya’nın elitlerinin yaşadığı sorunları yaşarken, onların bulduğu çözümlere benzer ve yaşadıkları zorluklarla benzeşen deneyimler yaşadı. Avrupa (Batılı) devletlerinin modernleşmeden elde ettikleri kazanımlar, basitçe onları diğer bölgelerdeki insan topluluklarına karşı daha dominant hale getirirken, bu durum dünyanın geri kalanında Avrupa modernleşmesini taklit eden akımların doğmasına neden oldu. Osmanlı’da da olan buydu. İşte Osmanlı-Türk siyaseti, bu olguya karşı alınan pozisyonla oluşan grupların mücadelesidir.

İttihatçılar ve onların devamı olan Kemalistler, dinin siyaset ve toplumsal yaşam üzerindeki etkisini azalttıkları oranda toplumu modernleştirebileceklerini düşünüyorlardı. Bu nedenle, Osmanlıcılık (Osmanlı tebaası olmak temelli aidiyet) ve İslamcılık (Ümmet temelli aidiyet) yerine, daha seküler ve Batılı bir konsept olan ve diğerlerinin aksine modern olduğu su götürmeyen nasyonalizmi (milliyetçiliği) seçtiler. Bir Türk milleti yaratmaya çalıştılar. Balkanlarda gayrimüslimlerin izledikleri yolu takip ettiler. Osmanlı tebaası veya Ümmet olmak, Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmayacaktı. Bu yaşanılan dönem çok uluslu ve etnisiteli imparatorlukların ulus devletlere dönüştüğü bir devirdi. Fakat geleneksel Müslüman bir toplumdan bir ulus aidiyeti üzerine oturan yeni bir millet inşa etmek kolay iş değildi. Ve her şeyden önce de, toplumda bu yönde oluşmuş geniş bir mutabakat yoktu. Çünkü Osmanlı aydınları ve halk, birbirinden kopuktu. Eğitim elitleri Batılı eğitim süreçlerinden geçmişlerdi ve dünyaya çok farklı gözlüklerle bakıyorlardı. Oysa halkın büyük bir çoğunluğu hala eski geleneksel sosyalizasyon süreçlerinin ürünüydü ve etraflarındaki hızlı değişim ve dönüşümü dehşetle izlemekteydiler. 

Cumhuriyet ilan edildikten sonra, iki net iç düşman formüle etti: ayrılıkçılık ve gericilik. Ayrılıkçılık, ülke sınırlarının korunmasına ilişkin Sèvres sendromu kaynaklı reflekslerdi. Gericilik (irtica) ise İslam’ın sekülerleşen toplumda laik politikaların kendisini sıkıştırdığı köşeden memnun olmamasına ilişkin bir şeydi. Gelenekçiler böylece kurulan cumhuriyetle kendilerini özdeşleştiremediler. Onu dönüştürmeye yönelik bir pozisyon aldılar. CHP-DP arasındaki ayrımda da, 28 Şubat sürecinde de, bugünkü Gülen Cemaati’ne yönelik uygulanan cadı avında da hep aynı dinamikler rol oynuyor.

 Bugün dünyada modernite bir duraklama dönemi yaşıyor. Ahlaki ve değerlere ilişkin görecelilik ile post-modernite, Avrupa’nın ilerlemeci düşüncesine ket vurdu. Düz çizgisel tarihle Avrupa ilerlemesini takip ederek modernleşmeyi içeren modernleşme kuramları artık revaçta değil. Reel sosyalizmin uğradığı yenilgi sonrası, din ve gelenek yeni bir Rönesans yaşıyor. Çin ve Güney Kore gibi modernleşme deneyimlerinin mahallî ve yerli ile moderni birbirine bağlayan deneyleri, Afrika ve Ortadoğu’daki gelenekçi toplumlara başka modernleşme yollarını işaret ediyor. Soğuk Savaş sonrası tarihin sonu gelmese de, Batı’lı yolun sonu ortaya çıktı. Batılı ülkeler, post-koloni bölgelerindeki kültürel hegemonyalarını sürdürmeme yönünde bir tutum içine girdi. 

Türkiye muhalefetindeki ilerlemeci modernleştirmeciler, AB sürecinde Batılı normların ülkelerinin “bölünmez bütünlüğüne karşı” güvence oluşturmadığını sezdi. AB reformlarına CHP destek vermedi ve bunların Avrupa’ya verilen “tavizler” olduğu yönünde MHP ile gayet uyumlu bir pozisyon aldı. Aynı şey, bireysel özgürlükler, özellikle de din ve vicdan hürriyeti konusunda ortaya çıktı. Soğuk Savaş sonrasında liberalleşme eğilimine giren Türkiye siyasetinde, ilerleme yönündeki akıntıya karşı çapa, CHP oldu. Bu, modernleştirmecilerin ilk kez Batılı yönün dışında bir arayışa girdiğini gösteriyordu. 28 Şubat sürecinde, İslamcıların devleti “ele geçirmesinden” korkan nomenklatura, post modern darbe ile demokrasiye “balans ayarı” verdi. Ama bu tutmadı ve bu hamlenin bumerangı, AKP’nin doğuşu ve masif şekilde iktidara gelişi ile sonuçlandı. 2001’den bu yana ana eksenini (gelenekçiler-modernleştirmeciler) yitiren ve karmaşıklaşan bir Türkiye siyasi kakofonisi ile karşı karşıyayız. Mevcut siyasal parti ve hareketlerin nihai hedefleri ne, tam belli değil. 2001-2008 arası yoğun bir demokratikleşme yaşayan Türkiye, bu demokratikleşmenin lokomotifi AKP ve Gülen Cemaati’nin 2009’dan sonra somut olarak ortaklıklarını sonlandırmaya başlamaları ile yeni bir döneme girdi. Vesayetçi modernleştirmeciler darbe yoluyla siyasete yön verme opsiyonlarının daraldığını gördüler. Kürt Hareketi, seküler modernleştirmecilerle eski gelenekçi yeni dindar-modernleştirmecileri karşı karşıya getirdi. Kürt açılımları yapan Erdoğan’ın AKP’si karşısında pozisyon alan CHP, MHP ve eski nomenklatura, 17 Aralık 2013 soruşturmaları sonrasında kucaklarına düşen suça batmış İslamcı siyasi elitle pazarlık yaptı ve 15 Temmuz 2016 sürecine götüren gelişmeler böylece Türk siyasi kakofonisini yepyeni bir konstellasyona götürdü.

Avrasyacı-derin devlet (Ergenekoncular), MHP, CHP, İYİP, tümüyle anti Kürt ve anti Gülen Cemaati politikalarında hemfikirler. Bugünkü Türkiye siyasetinde oluşan konstellasyonun mihenk taşı bu asgari müşterektir. Geleceğe yönelik çok farklı Türkiye tahayyülleri de olsa, bugün itibarıyla mevcut rejim çerçevesinde bu farklı fraksiyonları bir araya getiren şey budur. Bu konstellasyonun az buçuk dışında olan tek oyuncu, Kürtlerdir. Liberaller ve Cemaat sahayı çoktan terk etti. Meydanda tek görece muhalefet, 3. büyük siyasal parti olan HDP’dir. O da sürekli kan kaybederek ve alan ufaltarak yok oluyor. İçinde soğuk suya olan tencereye atılan kurbağa gibi, Kürt hareketi de sine-i millete dönme momentumunu kaybedip, rejimin içinde yok olacak.

Seçmen, bu “rekabetçi otoriter” rejimde halen oy kullanıyor, evet! Fakat tercih yaptığı partilerin (HDP hariç) tümü, rejim partileri. Bir başka ifadeyle, hangi partiye oy attığınızın önemi yok. İktidara kim gelirse gelsin (vitrinde kim olursa olsun!) mevcut rejim koşulları değişmeyecek. Bu rejimin temelleri a) Cemaat’in “FETÖ” ilan edilmesi, b) Kürt siyasetinin engellenmesi, c) Batılı dış politikanın terki, d) milli diktatörlüğün inşası gibi temel diskurlar üzerinde oturuyor. 

Bu rejimin oyuncuları, bugüne odaklı! Yarın ne olacak, şu anki meseleleri bu değil! Aralarında bir güç mücadelesi olacak. Ama bu mücadeleden demokrasi ve hukuk devleti çıkmayacak. Ortak düşmanlarına karşı, ortak hedeflerini gerçekleştirmek doğrultusunda hareket ediyorlar. En önemli hedefleri, istedikleri rejimi konsolide etmek. Erdoğan bunu gayet iyi yapıyor. Perinçek’in, Feyzioğlu’nun, CHP ulusalcılarının, MHP’nin, generallerin Erdoğan’ın arkasında sırmaları, ondan çok hazzetmelerinden kaynaklanmıyor. Herkes Erdoğan’ın kullanışlı bir figür olduğunda mutabık! Erdoğan ve yakın çevresi de bu durumu biliyor. Ve su akarken testilerini doldurma gayreti içindeler. Sıfır noktası geldiğinde, herkes ortaya çıkacak hesaplaşma halinin ülkeyi bir iç savaşa çok yaklaştıracağının farkında. Ortak gelecek birliği olmayan her insan topluluğunda görüldüğü üzere, Türkiye toplumu, kutuplaşmayı uzlaşıyla aşamayacak. Bunun için gerekli olan demokratik çerçeve ve koşullar çoktandır yok. Seçimler, şu an salt kamuoyu yoklamaları gibi bir hizmet görmekte. Zaten doğu ve güneydoğuda Kürtler yerel yöneticilerinin başlarına gelenlerden sonra bunu çok iyi idrak etmiş bulunuyor. Kaldı ki, Selahattin Demirtaş ve onlarca milletvekillerinin sayısı da her geçen gün daha da artıyor. 

CHP-MHP ve İYİP, rejimde farklı roller oynasa da, her üçü de Türk nasyonalisti. CHP seküler Erdoğan karşıtı, MHP muhafazakâr ve Erdoğan muhibbi, İYİP MHP ve Erdoğan karşıtı muhafazakâr. Ama tümü de nasyonalist. AKP pragmatik kleptokratist, İslamcı ve nasyonalist. Olmadıkları tek şey – hepsinde ortak olmak üzere – demokratlık! 

Bu bağlamda Türkiye toplumu da kendilerini birleştiren üç şeyin Kürt Hareketi düşmanlığı, Hizmet Hareketi düşmanlığı ve liberal değerler düşmanlığı biliyor. Bilmese neden bu mevcut rejim partilerine destek versin! Davutoğlu ve Babacan gibi AKP bünyesinden çıkan küskünler de evrensel hiçbir değeri göğüslerini gererek savunamıyor. Herkesin ağzında rejim diskuru “FETÖ”, herkes birbirini bu sakızla suçluyor. Türkiye halkının temel özgürlüklerle alakalı bir beklentisi yok. Herkes kendisinin derdine odaklanmış durumda. Ötekinden kime ne! Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir! Bana dokunmayan yılan bin yaşasın! Bu pragmatizm, bugünü açıklıyor. Yarın ne olur, bu tür rejimlerin en epik sorusu budur! Kanımca lira daha fazla değer kaybeder, Türkiye’nin kredi notu daha da dibe vurur, yabancı yatırımcı ve turist hiç gelmemeye başlar, iç pazar daralır, yoksulluk artar. Siyaset değişmez, ama ekonominin seyri onu değişime zorlar. Siyasi kanalları giderek tıkanan Kürtler Türkiye’den daha fazla kopma eğilimine girer. İmamoğlu, Yavaş ve İnce gibi figürlerin değişik çehre ve adlardaki aynı kişiler olduğu giderek anlaşılır. Beyin göçü ve sermaye kaçışı hızlanır. Türkiye daha “yerli ve milli” (!) bir hal alır. Rusya ve Çin gibi küresel, İran gibi bölgesel güçlerin oyunları aynen sürer. İmkânı olanlar ve yandaşlar, ceplerini doldurmaya devam ederler. 

Seçimler ne getirir? Çok şey belki… Ama yeni hiçbir şey! 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin