Türkiye Riyaseti’nin kısa tarihi – Farklı bir 17 Aralık yazısı

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Yıkılmış bir Cumhuriyet’in son 5 yıllık planı, 17 Aralık 2013 senesinde devreye sokuldu. Kemalistlerin beklediği gibi “şeriatçıların” veya “gericilerin” laik devleti yıkıp yerine bir İslam devleti inşa etmeleri değildi olacak olan. Ayrılıkçı Kürtlerin “vatandan toprak kopartarak” Türkiye’yi parçalamaları falan da değildi sebebi, yaydan çıkan okun. Dış güçler falan da hiçbir rol oynamadı yıkılışta – her ne kadar rejim propagandası sabah-akşam bunu yazıp çizse de. Cumhuriyet’in son beş yıllık planı, tipik bir “kentsel dönüşüm planıydı” ve hedefinde her AKP kentsel dönüşüm planı gibi tek bir şey vardı: rant – yani bireysel ihtiraslar.

Yıkılmış Cumhuriyet’in son 5 yıllık planı, büyük bir inşaatı ve çok paydaşlı bir tür “TOKİ” yapılanmasını gerektiriyordu. Ortada cascavlak kalan bir hükümet vardı, suça, yolsuzluğa ve pisliğe bulaşmış olan. Bu hükümet, Cumhuriyet’in işleyen yargısı ve emniyet teşkilatının prosedürel bir soruşturmasıyla sarsıldı. Daha önce çok badireler atlatmıştı bu devlet. Nüvesinde miydi neydi, bilinmez, ama çok haini ve şerefsizi vardı bu toprakların. En çok da ağzından “haram” ve “kul hakkı” düşmeyenlerce suistimal edilmişti, iliğine kemiğine kadar Cumhuriyet. Esasında o suistimal edilen bizdik – fark etmesek de hiç. Birçok hükümet geldi-geçti, irili ufaklı çok sayıda yolsuzluklar, usulsüzlükler oldu, ama hiç birisi 17 Aralık 2013 yılında ortaya çıkan irinli yapı kadar berbat kokulu ve mide bulandırıcı olmamıştı. Devleti yönetenlerin başka bir devletin, İran’ın şaibeli bir nükleer programını yürütebilmek için, uygulanmakta olan uluslararası ambargoyu delerek, Türkiye devletinin bankaları üzerinden İran parasını aklaması ve bu “uluslararası organize suç” üzerinden politikacıların aldığı irili ufaklı rüşvet paralarıydı söz konusu olan! Yani bir başka değişle, birbirine paralel birçok suç işleniyordu. Türkiye, bir başka ülkenin çıkarlarına alet ediliyordu. Bu yapılırken, Türkiye’nin menfaatleri bunu gerektiriyor diye yapılmıyordu bu, bilakis Türkiye devletini ahtapot gibi saran bir “yapının” ekonomik menfaatleri için yapılıyordu. Alenen Türkiye bu insanların çıkarlarına alet ediliyor, devletin hükümeti ve onun altında olan kurumları (istihbaratı, bakanlıkları, bankaları, siyasetçi ve bürokratları vs.) en üst siyasi iradenin korkunç ihanetine alet ediliyordu. İran, parasını aklarken kendi ulusal çıkarlarına uygun hareket ediyordu. Ama “bizimkiler” Türkiye’yi İran’ın para aklayıcı çamaşır makinesine dönüştürürken, kendilerinin menfaatlerinden başka bir şeyle ilgilenmiyorlardı. Varoş İslamcılığının açlığı, derme çatma gecekondu evlerinin, itilmişliğin ve ikinci sınıflığın şahsiyetsizleştirdiği güç ve para açlığı, sonunda devletini pazarlayacak kadar düşürmüştü meğer Cumhuriyeti!

Para akışı muazzamdı. Bu miktarlara direnebilmek için özel bir çaba sarf etmeye gerek duymayacak kadar ucuzdular. Çünkü çok altlarda rayiçlere de tav olabileceklerdi esasında. Yapılanın meşruiyeti kafalarını karıştırmıyordu, çünkü bu rüşvet komisyonlarını bir tür “ganimet” olarak görüyorlardı. Halife-i ruh-i zemin olarak ne kadarı kabul ediyordu onu, doğrusu bilmiyorum. Sanırım çoğu zekâsı normal seviyenin altında olmayan “yol arkadaşları” (veya suç ortakları) bu yapılanın halifelikle malifelikle alakası olmayan, gayet rasyonelce anlaşılabilen bir al-ver ilişkisi, bir danışıklı dövüş, bir tür yolsuzluk ortaklığı olduğunu biliyorlardı. Polisin soruşturmalarına takılan bakanların profilleri enteresan: İçişleri bakanı Muammer Güler, ekonomi bakanı Zafer Çağlayan, çevrecilik ve şehircilik bakanı Erdoğan Bayraktar, Avrupa Birliği bakanı Egemen Bağış – sadece suçla ilintilendirilmiyorlar, internete düşen ses kayıtlarından da anlaşıldığı üzere bizzat bu suçları organize ve koordine ediyorlar, hatta bu berbat işi yaparken kendi öz evlatlarını kullanmaktan imtina etmiyorlardı! Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Zafer Çağlayan’ın oğlu Kaan Çağlayan, Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Oğuz Bayraktar, Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, tapelerde açıkça salt şaibeli değil, aleni alengirli işleri yöneten, para transferlerinde bulunan, babalarıyla bu işleri koordine eden rollerdeydiler. 17 Aralık Bilal Erdoğan’a kadar henüz uzanmamıştı, ama ses kayıtlarındaki korku dolu fısıldaşmalarından anlaşıldığı üzere, dört bakan ve bakan oğullarının takibe takılmış olması, birilerini “acilen önlem almaya” itmekteydi. Soruşturma çerçevesinde 71 kişi gözaltına alındı. Aralarında bakan oğulları, İranlı aracı Reza Zarrab, inşaatçı Ali Ağaoğlu gibi “önemli isimler” bulunuyordu. Devlet bankası Halkbank bu işlerde manivela olarak kullanılmıştı ve bu bankanın üst yöneticileri de gözaltına alınmıştı. Gözaltı işlemleri esnasında yapılan baskınlarda bakan çocuklarının ve diğer zanlıların evlerinde nakit milyonlarca dolar ve avro ayakkabı kutuları içine zulalanmış ve istiflenmiş halde ele geçirilmişti. Paralar kayıt dışıydı. Evlerinde bulunan para sayma makineleri, bu işin belli bir “sirkülasyonun parçası” olduğuna işaret ediyor, ses kayıtları bu varsayımı güçlendiriyordu. Erdoğangiller suçüstü yapılan bakan oğulları ve üst seviye bürokratların başına gelenlerden paniklemiş halde yoğun bir cep telefonu trafiğinde bulunuyor, bu konuşmalar akabinde internete düşüyordu. Konuşmalarda Erdoğan, oğluna “paraları sıfırlama” talimatı veriyor, eldeki nakit dövizlerin inanılmaz rakamlarından dolayı, bu “sıfırlama” işlemleri çok uzun süre alıyordu. Sonunda her şeye karşın sıfırlamayı başarıyorlardı. Aralık 2013 sonuna doğru Bilal Erdoğan’ı şüpheli olarak savcılığa çağıran belge hazırlandı, dört bakan hakkında hazırlanan fezlekeler (tutuklanmaları için bu gerekliydi, çünkü milletvekili dokunulmazlıkları vardı!) TBMM’ye veriliyordu. İş kontrolden çıkmıştı. Tüm Türkiye internete düşen ses kayıtlarını dinliyor, ana muhalefet mecliste tapelerin deşifre edilmiş metinlerini okuyarak bu içerikleri meclis tutanaklarına geçiriyordu. Hükümet 7 şiddetinde bir depremle sarsılmış, hasar tespiti bile yapılamamıştı. Kimse ne olduğunu ve neler olacağını öngöremiyor, ama bunun mir milat olduğunu iliklerine kadar hissediyordu.

Normal şartlarda bu tür bir mega-skandal, meclis aritmetiğine karşın bir hükümet değişikliğine sebep olurdu. Muktedirleri korkutan tam da buydu. Çünkü meclise gelen fezlekeler sonucunda Yüce Divan’da yargılanacak olan, sadece dört bakan değildi. İşin ucu “en tepeye” ulaştığından dolayı, dört bakanı “safra olarak” feda edip yola kaldığı yerden devam etmesi mümkün olmayan Erdoğan, bir şeyler yapmak zorundaydı. Zaten kendilerini savunma refleksiyle dört bakandan Erdoğan Bayraktar, yaptıklarını Tayyip Erdoğan’ın direktifleri ve bilgisiyle yaptığını kameralar önünde söylüyor, böylece kendisini sağlama alıyordu. Eğer kendi batarsa, tüm gemi – kaptanla beraber – batacaktı. Bu durum açıkça Erdoğan’ın açmazını ortaya koyuyordu. Yaratıcı olunmalıydı. Sıradışı bir çözüm bulunmalıydı.

Eldeki malzeme gözden geçirildi: memleketin komplo teorilerine olan temayülü, tüm dünyanın (özellikle de Batı’nın) Türkiye’yi bölmeye-parçalamaya yoğun gayret sarf ettiğine duyulan derin inanç, içeride hain ilan edilenin suçunu ispatlamak yerine, ondan suçsuzluğunu ispatlamasını öngören “hukuk geleneği”. Gülen Cemaati’nin yurtdışı bağlantıları (özellikle Gülen’in ABD’de ikamet ediyor olması), İslamcı kitlenin Erdoğan ve hükümeti giderse yeniden “laiklerin insafına terk edilecekleri” kaygısı. İş çevrelerinin ekonomik istikrarsızlık gibi bir şeyin tetikleneceği korkuları! Sonunda kucağımıza düştüler işte türevi, kor Kemalist beklentiler! Tüm bunların dışında başka dengeler! Sonuçta Erdoğan, denemeye karar verdi. Esasında kaybedeceği bir şey yoktu ki! Bence kendi bile bu işin kotarılacağına büyük ihtimal vermiyordu, ama can havliyle bir çaba, bir gayret, bir “denize düşenin yılana sarılması” tutumu, ne derseniz deyin – tek çare bu görünüyordu. Ve denediler.

Bu işin uzmanları vardı – siyasetin tasarımı konusunda uzman olan okumuş İslamcı tayfa,  Carl Schmitt ve Goebbels hayranı algı operatörleri, metin yazarları, Wag the Dog filminin eski hayranları, kim derseniz deyin, önemli bir “çalışma grubu” bir “sıyrılma” stratejisi hazırladılar. Bu uğurda ver türlü tavizi pazarlık masasına taşıma konusunda tam yetki almışlardı. Ödenmesi gereken her bedeli ödemeye hazırdılar – önemli olan yargıdan sıyrılmak ve iktidarı (ortak olarak olsa bile) kaybetmemekti. İktidarın iki işlevi vardı artık, biri hayati, öbürü tamahsal. Hayati olan, yaşam gibi, su üzerinde kalmak gibi, varoluşsal bir işlevdi. Tamahsal olan, para çarklarının dönmeye devamıydı. Evet, her şeyi pazarlık edeceklerdi, bu iki şey hariç.

Kiminle pazarlık edeceklerdi ama? Kürtlerle mi?

İletişimde oldukları ve çözüm ihtimalinin yüksek olduğu Kürt sorununun çözümü üzerinden bir tür rejim tasarımını gerçekleştirmek ve bu esnada yapılacak rejimsel tartışmalarda yolsuzluk dosyalarını tartışmaların gölgesinde bırakarak aradan sıyrılmak gibi bir ihtimal var mıydı? Sanırım vardı. Ama çok riskli bir ihtimaldi bu. Federal Türkiye ya da en azından Kürtlere anayasal statü veren bir Türkiye stratejisi, karşı taraftakileri betondan bir bloğa çevirebilecek bir manevra olurdu. Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olabilirler, yolsuzluklardan sıyrılmaya çalışırken, ihanet-i vataniye riskiyle baş başa kalabilirlerdi. Beki ya diğer grupla pazarlık etseler nasıl olurdu? Bahçeli, derin devlete yakındı. CHP’deki ağırlıklı güç olan ulusalcılar da öyle. Eğer yem olarak Kürt sorununda “Çözüm Süreci’ni” ortadan kaldırmak ve 90’ların askeri çözümüne razı olmak kabul edilirse, üzerine bir de eski Ergenekoncuların rehabilitasyonu yapılırsa, kim bilir, belki de “yırtabilirlerdi”. Bu dâhiyane planın içerisinde ne kadar detay var, bilemiyorum. Benim gördüğüm büyük resimde, Cemaat’in bitirilmesi, Batı yönelimli dış siyasetin son bulması ve Rusya ile stratejik ittifaka gidilmesi, Suriye’de Rus güdümünde bir politikanın sineye çekilmesi, PKK-YPG söylemi üzerinden Suriye’de pro-aktif siyasetten defansa geçiş ve “güney sınırlarını koruyalım” refleksi gibi son derece somut şeyler var. Bunların hepsi, AKP’nin daha önceden yapmayı hedeflediği veya kısmen yaptığı şeylerden geri dönülmesi! Bunların gerçekleştiriliyor olması, derin devlet için inanılmaz büyük başarılar. AKP ve Erdoğan’ın sandıkla gitmeyeceğini yaşayarak öğrenen derin devlet, ne yaptı? Madem bize benzemeyen sandıkla gitmiyor, o halde onu kendimize benzetmenin (ya da yörüngemize sabitlemenin) bir yolunu bulmalıyız diye düşündü. Zarlar atılmıştı bir kere! Erdoğan ve Ergenekoncu derin devlet, önemli bir ortaklık zemini bulmuşlardı. Erdoğan, vesayetçilere “yerli ve milli” bir halk desteği, bir milli irade vermeyi, karşılığında aklanmayı vaat ediyordu. Her iki tarafında da elleri güçlüydü.

Erdoğan hükümete karşı “sivil darbe” söylemiyle “paralel devlet yapılanması” gibi terimleri kullanmaya başladığında, başlangıçta beyaz Türkler bu jargonu epey bir matrak buldu. Ama yargıya ve emniyete yapılan anayasa dışı (olağan olmayan) müdahaleler sonunda, enteresan bir biçimde bu söylemlerin giderek netleştiğini ve konsolide olduğunu gördü herkes. Tapeler montajdır dendi, bu iş ABD üzerinden bir operasyondur, hainler bu işi yapmıştır dendi, o dendi, bu dendi. Ama kimde “arkadaş sen onu bunu bırak da, paraları aldın mı almadın mı” demedi. Ya da “birader, iyi de, yatak odalarınıza ayakkabı kutularında dövizleri de mi ‘paralel yapı’ koydu” diye sormadı. Hatta el koyulan paralar, bir zaman sonra suçlar düşürüldüğünde, “sahiplerine iade edildi”. Ve o paraları geri aldılar, biliyor musunuz?

17 Aralık neden önemli?

Bu tarih, Türkiye’nin ilk defa anayasasız bir rejime geçtiği tarihtir çünkü de ondan! Türkiye’yi yönetenler, “anayasasız da bu iş oluyormuş be” dediler, 17 Aralık sonrasında. Tam 5 yıl oldu, önce anayasal düzeni erittiler ve siyasal sistem felç oldu. Güçler ayrılığının en önemli ayağı olan yürütme ve yargı arasındaki ayrımı (paralar gibi) sıfırladılar. Baktılar oldu! Sonra bir adım daha. Derken bir adım daha! Baktılar, herkes durumu kabulleniyor. Fiili başkanlık rejimine geçildi. Kabine toplantıları Saray’da yapılmaya başlandı. Erdoğan üzerinden devleti yeniden dizayn ettiler. Cemaat’i takibata aldılar, Kürtleri de öyle. Cizre ve Sur gibi katliamları yaparken, derin devlet yeniden bilfiil rücu etti. İçerden apar topar çıkartılan Ergenekoncular, TSK’da aktif hizmete atandı yeniden. Sonra pat diye 15 Temmuz gerçekleşti. “Allah’ın lütfu” bu iş ya, akabinde Türkiye’nin – onu bırakın değme totaliter rejimlerin bile – şahit olmadığı çapta bir takibat politikası sistematik bir şekilde uygulandı. Onlarca KHK ile TSK, bürokrasi, akademi, yargı ve eğitim yeniden yapılandırıldı. Yüz binlerce tutuklama yapıldı. TSK’daki tasfiyelerle, tüm NATO’cu ve Batı’cı subaylar ocu-bucu denerek tasfiye edilirken, Avrasyacı bir fraksiyon asimetrik bir güce ulaştı. 17 Aralık 2013’ten 17 Aralık 2018’e kadarki 5 yıllık plan, bilinen cumhuriyeti tarihe gömdü. Onun yerine anayasasız bir tür Kemaloislamist mutant ideoloji üzerine yeni bir insan tipi, bir tür yeni homo respuclicus üretti. İslamcıları nasyonalistleştiren Türk-İslam sentezi 2, başarıyla uygulandı bu 5 yıllık süre zarfında.

Hayır, bekleneni yapan şeriatçılar olmadı. Kürtçüler de! Yıkımı yapan, bizzat etik değerlerden kopmuş, hatta anti-etiğin vücut bulduğu bir sosyoloji ve onun yansıması bir güç ittifakı oldu! Gelinen noktada hukuk devletini geçtik, kendi anayasa ve kanunlarıyla arasında bağ kalmamış bir tür kabile devleti, bir mini Leviathan var. Yaratılan budur, son 5 yılda. Bu yeni “devletimsi yapı”, 1920’de temeli atılan ve 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti değil fiilen. Üzgünüm, o devlet bu 5 yıllık süre zarfında bir yerlerde ortadan kalktı ve sanırım ileride tarihçiler tarihlendirme yaparken, 17 Aralık 2013 üzerinde anlaşacaklar. Yerine gelen, bir organize suç örgütünden en fazla bir tık ötede, kanunsuzluk ve suçun cenneti, zulmün ve hukuksuzluğun adresi, batık düşler diyarı, namı diğer yeni “Türkiye Riyaseti”.

1 YORUM

  1. Evet Turkiyenin icine dustugu batak ahlaksizlik batagi ve devleti ele gecirmis ahlaksizlarin mafyavari uygulamalari, aslinda turkiyede catisan sey ahlak ve fazilet mucadelesi veren ( dindar laik sagci solcu turk kurt musluman hristiyan hepsi buna dahil ) lerle ahlaksizlarin kotuluk uzere cetelesmis olanlarin mucadelesi. Kavgada yumruk atmayacagi bilinen ve arkasinda dayisi olmayan cemaate saldiri uzerinden yurutuluyor bu kavga , kose kapmaca. Bediuzzaman gibi diyelim hak ve adalet pesindekilerle ittifak edecegiz…..kim olursa olsun nerede olursa olsun, hangi dusunceden hangi milletden olursa olsun.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin