Türk toplumunun gizli putu

YORUM | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR

Daha önce pek çok yazıda, konuşmada ifade ettik. Devlet, insanların güvenlik, adalet, imar gibi temel bazı ihtiyaçlarını karşılamak için icat edilmiş bir organizasyondur. Ama zaman içinde toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamaktan, genel çıkarlarını korumaktan uzaklaşmış yönetenlerin mutlak hakim olmak istediği, keyfi kullandıkları bir araca dönüşmüştür.

Öyle ki bazı kültürlerde, dönemlerde krallar “Tanrı” kabul edilmiş, ilahi anlamlar yüklenmiştir. Toplum için var olması gereken devlet aygıtı insanlık tarihinin büyük kısmında kralın, hükümdarın mutlak kontrolüne girmiştir. Yönetenler devleti kendi mülkü saymış, halkı da asker ve vergi toplamak için lazım olacak “yığınlar” olarak görmüşlerdir.

Devletin Türk toplumunda hep ayrı bir önemi olmuştur. Hükümdara, sultana “İlah” olarak bakılmasa dahi kutsal, her şeyi gören ve duyan soyut bir devlet tasavvur edilmiş, hep yüceltilmiştir. Devlete karşı gelmek, devleti eleştirmek veya devletin yetkilerini kullananları eleştirmek “anarşiye destek olmak”, “kaosa taraf olmak” şeklinde anlaşılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti öncesi dini gerekçelere da dayandırılarak yaşatılan bu anlayış Cumhuriyetle birlikte seküler formda devam etmiştir. Bizde devlet her dönemde toplumun önünde olmuştur. Birey ile devleti kıyaslamanın ise adeta imkânı yoktur. Devlet ve birey karşı karşıya geldiğinde tercih edilecek taraf tartışmasız bellidir. Devlet üstündür, güçlüdür ve haklıdır.

Bu yaklaşıma dini, İslami gerekçeler bulunmaya çalışılsa da kanaatimce bu yanlıştır. Kur’an bir yönetim formu tanımlamaz ve dayatmaz. Kur’an’ın dünyaya bakan yönüyle en temel esasları adalettir, barıştır, toplum huzurudur. İslam insana faydalı olana, insanı yaşatmaya odaklanır.

Bazı tartışmalarda geçen “Sünni İslam’ın devleti kutsadığı!” tezini doğru bulmuyorum. Sünni İslam’ın hâkim olduğu devlet geleneğinde ulemanın verdiği bazı fetvalar, din adamlarının devletle, sultanlarla makam ve çıkara dayalı ilişkileri devleti önceleyen bir dini kültür oluşmasında elbette etkilidir. Ama öte yandan Sünni İslam’ı temsil eden dört büyük mezhep imamının tamamı ve önde gelen temsilcileri kendi devirlerindeki devletlere biat ve itaat etmedikleri, onların hukuksuz taleplerine boyun eğmedikleri için ağır zulümlere maruz kalmış ve pek çoğu işkence altında ölmüştür.

Kaldı ki Şii İslam anlayışında Şii devlet başkanına olan bağlılık Sünni İslam’ın çok daha ötesindedir. Bugün İran’da devlet başkanının da üzerinde olan ve devletin bütün aygıtlarını kullanan “İmam” hem sorumsuz, hem de günahsız kabul edilmektedir.

Çok tanrılı inanca sahip toplumlar bazen kendilerine yararı dokunan, bazen de zarar gördükleri kişilere, olaylara kutsal anlamlar yüklemişler ve bunlardan tanrılar üretmişlerdir. İlkel topluluklar baş edemeyeceklerini düşündükleri vehmi veya gerçek güçlerle ilgili problemleri rasyonel şekilde çözmek yerine onu kutsallaştırmayı ve putlaştırmayı, ona kayıtsız teslim olmayı tercih etmişlerdir.

İslam’a inandığını söylemesine, tevhit-şirk konusunda azami hassasiyet iddia etmesine, “Zalim hükümdara karşı çıkmak en büyük cihattır” diye bir hükme sahip olmasına rağmen, genelde Müslümanların, münhasıran Türklerin en önemli putlarından birisi devlettir. İlkel insanların putlar üretmedeki mantığında gördüğümüz üzere, bazıları çok dayak yediği, bazıları o muazzam gücün zulmüne maruz kalıp ezildiği için devleti putlaştırır. Onu dokunulmaz, mücadele edilmez ve “her daim haklı” görür.

Psikolojide bunu Stockholm sendromu diye kavramlaştırmışlar. Bazıları da sırtını ona dayadığı, onun yanında olunca güçlü, etkili olduğu için, varlığını, imkanlarını ona borçlu olduğu için devleti kutsar ve putlaştırır.

Anadolu da en çok karşılaştığımız sözler şunlar: “Devletle mücadele edilmez”, “devletle savaşılmaz”, “devlet her zaman haklıdır”, “devletle iyi geçinmek lazım”, “devlet her şeyi bilir”… Mücadele ettiğinizin devlet değil, hükümet ve siyasi irade olduğunu kimseye anlatamazsınız. Aksine devletin daha güçlü ve adil olması için hukuksuzluk, zulüm yapanlarla mücadele edilmesi gerektiğini söylemeniz de çözüm olmaz.

Onların cevabı, “Varsa bir suçun git devlete teslim ol!”, “Adalet var, mahkemeler var!”, “Devlet durduk yere sana niye bulaşsın? Demek ki yapmışsın bir şeyler!” olur. Ne yaparsanız yapın masumiyetinizi, yaşanan haksızlıkları, zulmü anlatamaz, devlet erkini kullananların haksızlık yaptığına onları ikna edemezsiniz. Zira aynen pagan (putperest) toplumlarda bazı nesnelere yüklenen “kutsal” anlam gibi onlar da devlete ve devlet erkini kullananlara kutsiyet-hatasızlık yüklemişlerdir.

Bu anlayış nedeniyle bir gardiyan, bekçi dahi görevi, üniforması nedeniyle kendisini “devlet” olarak görür. Kamu hizmeti vermesi beklenenler zaman içinde kendisinin “kutsal” görev yaptığını, sorgulanmaz ve dokunulmaz olduğunu düşünmeye başlar. Çünkü toplum devlete ve memurlarına öyle bakmakta, öyle muamele etmektedir.

Türk toplumunda devletin nasıl putlaştırıldığına dair birkaç örnek vermek istiyorum. İlk ikisini bizzat muhataplarından dinledim, üçüncüsü yaşanmış bir vaka olarak aktarıldı bana.

Devlet bir gecede kendisini “terörist” ilan ettiği, işinden attığı ve hapse tıkmak için aradığından dolayı bir Türk vatandaşı yargıçların zulmünden kendini korumayı ve adaletsizliğe teslim olmamayı tercih eder. Zira işkence vardır, zulüm vardır ve adalet dağıtması gerekenler zulüm düzeninin çarkları haline gelmiştir. İki yıl kadar kaçar, ama kaçak yaşamak hapisten daha zor, daha ağır gelir bu insanın yüreğine.

Sevdiği vatanında korku ile yaşamaktansa yurt dışına çıkıp insan gibi ve güven içinde yaşamayı tercih eder. Çıkış hazırlıklarını yapar, gitmeden önce hasta yatağındaki babası ile helalleşerek gitmeyi, onu son kez görmeyi arzu eder. Ailesiyle vedalaşmak, helalleşmek için ata evine dikkatlice gider. Babasına durumu anlatır, helalliğini ister, hüzünlenir. Bu arada evde, yakınlarında bir hareketlenme sezer. Öz kardeşleri kendisini ihbar etmek için polisi aramaya çalışmaktadır. Zira atasına son görevini yapmaya çalışan, Allah’ın rızasını ana babasının rızasında gören ve bu nedenle risk alıp baba elini son kez öpmeye gelen kardeşlerini putlaştırdıkları devlete ihbar etmeyi “görev” saymaktadırlar.

“Siz nasıl akrabalarsınız?” diyerek hepsini Allah’a havale edip kardeşlerine, akrabalarına, içinden çıktığı topluma derin bir kırgınlık içinde baba evini ve ülkesini terk eder. İçinde mutlaka derin bir gurbet hissi vardır, ama artık “Türkiye” denilince o konuşmak bile istemiyor.

Benzer bir vakayı arkadaşımın hanımı yaşadı. Kocası adaletsizlikten kaçıp saklanmak zorunda kalınca ablamız ana baba evine sığınır. Babası hak, hukuk, yasa bilen milli görüş kökenli bir avukattır. Aile kızlarını kerhen de olsa kabul eder, evine alır. Ama ablamızın öz kardeşleri, “Biz devletten bir teröristin karısını evimizde istemiyoruz” diyerek ablayı evden atmak ister, anne babayı da bu doğrultuda zorlarlar. Ablamız, eşinden ve kendisinden hayırdan, iyilikten başka bir şey görmemiş ailesinin ve kardeşlerinin tavrına çok içerler, kırılır. Kendisine sığınacak başka bir yer bulur.

Maalesef son dönemde tarihin hiçbir döneminde görülmedik kadar çok ve acı böylesi tablolara şahit olduk. Öz analar, babalar kendi doğurduğu, büyüttüğü, her şeyini bildiği evladını TV’den gördüğü bir siyasetçinin ağzıyla “terörist” ilan etti. Aileler, kardeşler, akrabalar süt kadar temiz ve duru olduğunu bildikleri yakınlarını devlet putuna feda etti, sokağa attılar. Oysa bu insanlar kısa süre öncesine kadar hepsinin gıpta ettiği, çocuklarını teslim ettiği, akıl danıştığı, varlığıyla gurur duyduğu evlatlar, ablalar, abiler, eniştelerdi.

Kutsanmış ve yanlış anlaşılan devlet putu işaret ettiği için bir günde onları “terörist” saydılar. Cahiliye döneminde kız çocuklarının diri diri gömülmesi gibi, pek çok ana baba öz evladını insafsızca, vicdansızca sokağa attı. Çünkü devlet putu öyle istiyordu.

Anlatacağım son vaka memleketin, insanımızın halini açıklayan acı bir fıkra kıvamında. Yaşlıca bir anne ve babanın bir evladı AKP zulmünden kendisini korumak için kendince korunaklı bir yerde saklanmaktadır. Anne babasıyla da uygun şekilde haberleşmekte, onlarla bağını kesmemektedir.

Devlet putu hücrelerine kadar işlemiş ortalama Anadolu Müslümanı olan anne baba Hacca gidecektir. Hac için helalleşmeye başlamış, yolculuk hazırlıklarını sürdürmektedirler. Bu arada bir aklı evvelin kafalarına sokmasıyla veya devlet putunun zihinlerine attığı şüphe ile zulüm düzenine saklanan çocuklarını ihbar etmezlerse Haclarının kabul olup olmayacağı sorusu gelir akıllarına.

Müftülüğü arayıp telefonla sorarlar. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde her dönem devletle, rejimle, istihbaratla angajmanı zirvede olmuş müftülük personelinin, Diyanet mensuplarının vereceği cevap bellidir: “Oğlunuzu ihbar etmezseniz haccınız kabul olmaz!” Allah’a giden yolun bile devletten geçtiğine inanan zavallı Anadolu Müslümanı ana baba oğullarını ihbar eder ve hapse girmesine sebep olurlar.

Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümü vicdanı ölmemiş pek çok kimsede infial oluşturdu. Zira kendilerine emanet edilmiş bir canı, hayatı koruması gereken kamu görevlileri Komiser Mustafa’yı kasten ölüme sürüklemişti. Bir ailesi ve üç çocuğu olan genç bir insan bir yardım kuruluşuna 5 TL yardımda bulundu diye KHK ile işinden atılmış ve “terörist” ilan edilip hapse konmuştu.

Cezaevine sağlıklı girdi ama devlet onu orada adeta çürüttü. Kederden, ihmalden kaynaklanan türlü hastalıklara maruz kaldı. Tedavisi için nezaketi de elden bırakmadan defalarca mektup yazdı ama putlaştırılmış devletin keşişleri onu putlarına kurban etmeye azmetmişti. Masumiyetine rağmen dört ay daha yatıp, “ceza”sını bitirip ailesine kavuşmayı bekleyen Mustafa Kabakçıoğlu’nun 43 yaşında iken cenazesi ulaştı evine.

Bu haberin yasıyla yüreğimiz yanarken benzer şekilde öldürülen başka bir Mustafa’nın haberi ulaştı. “Ölüyorum!” diye defalarca feryat eden, ama feryadını kimsenin duymadığı, kimsenin dikkate almadığı, sağlık hizmeti vermediği Kurmay Albay Mustafa Avıalan’dı bu defa canına kastedilen. Devletin memurları kutsadıkları puta başkalarının canlarını kurban edip belki sevap kazanmayı, belki de putun gözüne girmeyi umuyordu.

Devleti putlaştıran Türk toplumu Mustafaların ölümüne üzülür mü?

Elbette vicdanı ölmemişler üzülür. Ama, “Yazık olmuş! Gencecik yaşta çoluk çocuğunu geride bırakıp gitmiş. Keşke devletle mücadele etmeseydi, keşke devlete karşı gelmeseydi,” diyerek yine devletin yanında yer alırlar. Vicdanların esaretten, beyinlerin ipotekten kurtulması, toplumun normalleşmesi için önce kafalarındaki devlet putunun kırılması lazım. Önce toplumun gerçek manada tevhide yönelmesi, Allah dışındaki güçlerin öneminin, kutsiyetinin olmadığını öğrenmesi lazım.

Türk toplumunda Şamanizm’den gelen pagan kültürün devam ettiğini Moğolistan’a gidince fark ettim. Çaput bağlamaktan tütsü yapamaya, nazar boncuğuna kadar putperestliğe, Şamanizm’e ait pek çok ritüelin, batıl inancın, hurafenin Anadolu’da hayatın içinde canlı olduğunu gördüm. Sanırım Türkler Müslüman olunca Şamanizm’den kalan putperestliği bütünüyle bırakamadılar.

Şu anda Müslüman Türk toplumunda putperestlik en belirgin haliyle “devlet” zarfında yaşıyor. Korktuğu, defalarca dayağını yediği, güçlü ve yıkılmaz gördüğü devleti, formu ne olursa olsun putlaştırıyor, kutsuyor. Müslüman Türkler bunun bir put olduğunu ve eylemlerinin şirke girdiğini göremiyor, anlayamıyor. Zira devlet her daim dine dair sembolleri, söylemleri kendisine perde yaptı. Sıradan insanlara bazen öfkesini kusarak, bazen nimetlerinden sunarak kutsiyetini kabul ettirdi.

4 YORUMLAR

  1. Nasıl yani?
    Devletimiz “son karakol” değil mi?
    En kötü devlet bile devletsizlikten iyi değil mi?
    Osmanlı Devleti olmasaydı, Haçlılar İslam’ı yok etmeyecekler miydi?
    Hani Padişahlarımız abdestsiz yere ayak basmıyordu?…
    Aklımda deli sorular…

  2. Bence bundan dolayi degil.Bu genellemeler Milletin Akliyla dalga gecmektir. Evet Cahil kesim var bu kesin. Cok degisik sebebleri var bu meselenin. Türkiye güclü devlet olmadigi icin ve Bölgedeki dis güclerin oyunlari ve icteki defolularin, defolarindan dolayi Türkiyeyi zor durumda birakmalari, Milleti asagi Tükürsen sakal yukari tükürsen biyik ikileminde birakiyor (Ic savas tehlikesi ve dis müdahale) . Yoksa durum 100-200-300 … senesi öncesinden farkli. Cahil, cikarci, yüzeysel düsünenler haric insanlar böyle düsünmüyor. 3.5 ay önce Tr deydim-.

  3. Cok yanlış tanımlarla dolu bir yazı, devletin cok onemli oldugu iddiasi turklerin surekli devlet kurdugu iddiasi yakın zamanda uydurulmus bir yalan olup yazar da bu yalana inanıp donkisot gibi bu yalan uzerinden Turk milletine vuruyor, Turk milletinin gercek karakteri dogruluk durustluk ve sosyal butunluk toreye ( insanları bir arada tutan degerlere ) baglılıktır. Toplumun kendisi devlettir yada en dogru ifadesi ile devlete ihtiyac duymayan bir millettir. Batıda ise 14 lui nin ifadesi ile kral devlettir. Turk milleti icin en onemli mesele emniyet ve adaletin saglanmasıdır ve herkes bundan aynı olcude ve aynı anda sorumludur. Su anda bu millet aldatılıp devlet naraları ile esir edilmeye calisilıyor. Kuran ve iman hizmeti aldatanlara karsı bu milleti aslına dondurme cabasıydı. Akifin istiklal marsındaki sozuyle bitirelim.

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
    ‘Medeniyet! ‘ dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Milletimizin uyanmasını, uyuyan devin uyanmasını insanlara insanca yasamanın yolunu gostermesini Kalplerimize o sonsuz korukten bir atesi, diriltici ruhu tekrar uflemesini Hz Rahman dan dileniyoruz.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin