‘Türk Meclisi, lastik mühüre döndü’

Haber | Türkmen Terzi – Johannesburg, Tr724

Güney Afrika’nın 130 yıllık medya Grubu’nun Dış Haberler Editörü Shannon Ebrahim, bugün yayınlanan “Bir Seçim Nasıl Çalınır?” başlıklı köşe yazısında, Türkiye’deki seçim usulsüzlüklerini anlattı. Güney Afrikalıların Türkiye’deki durumu anlaması için iki ülke arasında örneklendirme yapan Shannon, bir Afrika demokrasisi olan kendi ülkesinde böyle bir durumun imkansızlığını dile getirdi.

TBMM’nin şu anda, Erdoğan’ın dikte ettiklerini onaylayan plastik bir mühürden biraz daha fazlası olduğunu dile getiren Shannon, “çok büyük sorunlarla uğraşacak Türkiye gibi güzel bir ülke için ağlayalım” sözleri ile yazısını tamamladı. 29 Haziran 2018 günü yayınlanan Ebrahim’in Bir seçim nasıl çalınır? başlıklı makalenin tamamı şöyle:

Türk siyasetine 15 yıldır hakim olan 64 yaşındaki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dönüm noktası seçimleri kazanarak bir kez daha manşetleri doldurdu.

Türkiye’nin liderliği bize bu hafta kendinize demokrasi adını vermeyi ve aynı zamanda bir seçimi nasıl çalabilmenizi gösterdi. Birçoğumuzun seçimin demokratik sahtekarlığa iyi bir örnek olduğunu anlayamadığı çok iyi koreografiydi (çok incelikle planlamış provalar).

Türkiye’deki seçim soygununun nasıl gerçekleştiğini anlamanın en iyi yolu, aynı koşulların Güney Afrika’da da devam ettiğini düşünelim ve kendi kendimize “demokrasi işledi mi?” diye soralım.

Türkiye’deki koşullarla aynı durumun oluşması için Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa’nın Güney Afrika’daki özgür medyanın yüzde 80’ini kapatması lazımdı. Bu demektir ki, Güney Afrika devletinin Independent, Tiso Blackstar, Naspers ve eNCA’e el koyması ve yayın polikalarını kontrol etmesi. İşte Türkiye’de gerçekleşen budur; bağımsız medyanın yüzde 80’i devlet tarafından kapatılmış ya da devranılmış, son seçim kampanyasında, çoğu gazete hükümet yanlısı olmuş, aynı manşetlerle çıkmıştır.  Türkiye’de, son bağımsız medya konsorsiyumu – Doğan Medya – seçimden hemen önce başkanın kafadarlarından birine satıldığı iddia edildi.

Türkiye’deki durumun Güney Afrika’da gerçekleştiğini farzedersek, Ramaphosa’nın 245 gazeteciyi hapsetmesi, 140 gazetecinin ise haklarında arama kararı çıkarması lazımdı.

Türk Devlet Başkanı Recep Tayyip Erdoğan seçim kampanyası boyunca 181 saat yayın zevkini yaşadı. Bir hayal edin, Ramaphosa’nın önümüzdeki yıl ki seçim kampanyasını 181 saatlik yayınla, Ana muhalefet  DA’in sadece 15 saat ve IFP’nin yalnızca üç saat yayınla tamamladığını düşünün; son seçimde, Türkiye’nin muhalefet partilerinin durumu işte böyle oldu.

Bir hayal edin, Ramaphosa’nın, Güney Afrika’nın en etkili muhalefet liderlerinden birini seçimlere 20 ay kala uydurma bir terör suçlamasıyla hapsettiğini. Bu hareket, EFF liderinin (Güney Afrika’nın üçüncü büyük partisi) seçimlerden 20 ay önce tutuklanması, ve seçim kampanyasını hapishane odasında Twitter’dan yönetmesi ile eş değer bir durum.

Türkiye’de, henüz hakkında bir iddianame tamamlanmamış HDP lideri olan Kürt siyasetçi Selahattin Demirtaş’a, seçim kampanyası boyunca televizyonda sadece 30 dakika konuşma hakkı verildi.

Demirtaş hapsedilmesine ragmen, partisi HDP, oyların yüzde 11.7’sini almayı başardı.

Belki de en kötüsü, Türkiye’deki seçimlerin olağanüstü hal altında gerçekleşmesiydi. Türk devleti, muhalefetin seçim mitinglerine müdahele edebiliyordu, halkın toplanmasını sınırlıyordu, tabiki diğer can sıkıcı hükümler ile birlikte. Erdoğan’ın, olağanüstü hali ancak yeniden seçilmesi durumunda kaldıracağına söz vermesi ne kadar uygundur?

Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi, olağanüstü hal kapsamında yapılan seçimlerin güvenilir olmadığını belirterek, Türk devletinin durumunu eleştirdi. Trump yönetimi bile “Olağanüstü hal durumunda özgür, adil ve şeffaf seçimlerin yapılmasının zor olacağını” belirtti.

Bir hayal edin,Julius Malema (Muhalefet lideri), seçim kanunlarını kendi lehine değiştiren, Güney Afrika Yüksel Seçim Kurulu’nu direk kendi kontrolü altına alan, hatta yargıyı ele geçiren Ramaphosa’ya ne derdi?

Erdoğan işte tam bunları yaptı, Yüksek Seçim Kurulu’nu ve yargıyı kendi kontrolüne bağladı.

En önemlisi, seçim sahtekarlığı açısından bakıldığında, Erdoğan kuralları değiştirdi, böylece siyasi partiler sandıkları ve oylamayı denetlemek hakkından mahrum edildi, bunun yerine, sadece iktidar partisi oylamayı denetleyebildi.

Siyasi partilerimizin, seçimlerimizin oylama sürecini denetleyerek özgür ve adil olmasını sağlamada artık hiçbir rolünün olmadığını bir hayal edebilecek miyiz? Herhalde ilk önce, kan dökülürdü.

Bütün bu uygunsuzluklara ek olarak, bu haftaki Türkiye’nin seçimlerindeki oy pusulalarının, seçim komisyonunun resmi mührü ile damgalanmış olması gerekmiyordu. Yıllardır Türkiye’deki seçimleri gözlemleyen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) bu hafta yapılacak seçimlerin adil olmadığını açıkladı.

Demokrasi, bir kimsenin oy kullanma hakkını garanti altına almaktan daha fazlasıdır, bu ancak, halkın iradesinin gerçek bir yansıması olan sürecin şeffaflığı ve özgürlüğü ile mümkündür. Türkiye’de demokratik bir süreçten daha azına dönüşen durum, şimdi otoriter bir başkanlık sisteminin somutlaşmasıdır.

Erdoğan artık, milletvekili olmayan isimleri kabinesine bakan olarak atayabilecek, kararnameler çıkarabilecek, ve Türkiye parlamentosu artık Erdoğan’ın dikte ettiği emirleri onaylayan bir lastik mühürden biraz daha fazlası olarak.

Erdoğan’ın faşist MHP partisi ile koalisyon içinde olduğu düşünüldüğünde, Türkiye gelecekteki rotası açısından daha da uğursuzluk yaşıyor. Erdoğan’ın ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, bu hafta yaptığı açıklamada, partisinin seçimlerde gösterdiği performansın tarihi bir başarı olduğunu söyledi.Bu başarı, dünyada faşizmin yükselmesinin bir parçasıdır.

Bu sevgili ülke için ağla; Türk insanı, önünde dev gibi sorunlarla yüzleşeceği için.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin