Toplama kampları nasıl icat edildi?

YORUM | YAVUZ ALTUN

BBC’nin 2019’da yayınladığı Years and Years isimli dizi, popülist politikacıların dünyada gücü tamamen ele geçirdiği bir yakın geleceği hayal ediyor. Bir çeşit distopya. Manchester şehrinde yaşayan Lyons ailesi etrafında, önümüzdeki on beş senede dünyanın ve İngiltere’nin nasıl bir kaosa sürüklendiğini seyrediyoruz.

Önce ABD’de Donald Trump ikinci kez seçiliyor, ardından Çin’e nükleer bomba atıyor. Bu hamle, Çin’in agresif ve yayılmacı politikalarını durdurmaya yarıyor fakat dünya çapında bir bankacılık krizini tetikliyor. Öte yandan iklim krizi, Avrupa’ya göçü arttırıyor. Yeni teknolojiler daha fazla gözetleme ve baskı araçlarına dönüşüyor.

Bütün bunlar olurken, Vivienne Rook isimli bir kadın politikacının iktidar basamaklarını tek tek çıkışına şahitlik ediyoruz. Tipik bir popülist lider olarak Rook, öfkeli kalabalıkları kolayca yanına çekiyor. Topluma korku pompalayarak oylarını arttırıyor. Kendi medyasını kurup bir çeşit “star-kültü” yaratıyor.

Nihayet iktidara geldiğinde ise tek yaptığı şey, sorun çıkaran herkesi susturmak oluyor. Problemleri çözmek yerine, problemleri dile getirenleri yok ediyor. İşine gelmeyen her yoruma “yalan haber” diyor. Kendisini eleştirenleri ve politik rakiplerini gözaltına aldırıyor.

Dizinin en can alıcı sahnelerinden birinde, Vivienne Rook, ülkenin önde gelen müteahhit ve finansörleriyle bir araya geliyor. Maksadı, ülkedeki çoğunluğu göçmenlerden oluşan “nüfus fazlasını” yerleştireceği yeni alanların inşası ve yönetimi için fikir alışverişi yapmak.

Asistanı sunum esnasında “kamp” kelimesini kullanınca, Rook araya girmek zorunda hissediyor.

Çünkü İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana “toplama kamplarının” ne olduğunu az çok herkes biliyor. Nazilerin 1930’ların ikinci yarısında başlayarak inşa ettiği ve başta Yahudiler olmak üzere “toplumda görmek istemediklerini” kapattığı kampların nasıl ölüm fabrikalarına dönüştüğü aşikar.

Aynı şekilde Sovyetlerin inşa ettirdiği Gulag’larda muhaliflerin sadece “terbiye” edilmedikleri, o kamplara, bizatihi ölsünler diye gönderildikleri herkesin malumu. 1940’ların Türkiye’sinde Varlık Vergisi çıkarıldıktan sonra, “ödemeyen” azınlıkların Erzurum Aşkale’deki çalışma kamplarına gönderildiklerini de, bilen biliyor. Peki ya Ermeni tehciri sırasında Suriye’deki toplama kampını?

Rook, toplama kampı kavramının bu “negatif” anlamından soyutlanması gerektiğini söylüyor. “İngiliz icadı” dediği ilk toplama kamplarının, 1900’lerin başındaki Boer Savaşları’na uzandığını hatırlatıyor.

HBO's Years and Years Cast, Trailer, Premiere Date - HBO Miniseries Starring Emma Thompson
Vivien Rook karakterini Emma Thompson canlandırıyor

Boer Savaşları, Güney Afrika’da İngiliz kolonicilerle onlardan önce oraya yerleşen Hollandalı koloniciler arasındaki çatışmalara verilen isim. Bölgede değerli elmasların varlığı ortaya çıkınca Boer’ler (Hollandaca çiftçi anlamına geliyor) eski topraklarını İngilizlerden almak için savaşmaya karar vermişler.

Bunun üzerine İngilizler hâkimiyeti korumak için bir yandan Boer gerillalarıyla çatışırken, diğer yandan onların ailelerini ve sivilleri, toplama kamplarına göndermiş. Çok sayıda insanı, kapalı ve bakımsız bir kampüse topladığınızda her zaman olan şey olmuş: Salgın hastalıklar sebebiyle on binlerce insan hayatını kaybetmiş.

Vivenne Rook için bu durum “doğal seleksiyon” denilen bir yöntem ve kamplarda ortaya çıkan hastalıklar nüfusun “kendi kendini kontrol ettiğini” gösteriyor.

Bunları anlattıktan sonra şu soruları soruyor Rook: Daha önce hiç bu kampları duymuş muydunuz? Bir yerde okudunuz mu? Toplumumuz bu olayı hatırlıyor mu? Ardından kendisi cevap veriyor: “Bu olayı unuttuk. Çünkü işe yaradı.”

Aslında o dönem Emily Hobshouse isimli bir İngiliz kadın siyasetçi, kampları Avam Kamarası’nın gündemine taşıyor. Onun müdahalesine kadar 28 bin beyaz, 20 bin siyah Güney Afrikalı’nın hayatını kaybettiği söyleniyor.

İngiltere bu pratiği daha sonra kendi topraklarına da taşıdı. Birinci Dünya Savaşı sırasında ayrılıkçı oldukları iddiasıyla pek çok İrlandalı kamplarda toplanmıştı.

Biraz da bu sebeple Naziler, meşhur çalışma kamplarını inşa ettiğinde, Avrupalılar pek şaşırmamış olabilir. Tarihçiler, bu kamplara ilk topluluklar yollanırken, yani en başından beri bir soykırım planının olup olmadığını çokça sorgulamışlar.

Olayların gelişiminden anlaşılıyor ki, İkinci Dünya Savaşı başlayıp işler iyice kızışınca, Naziler bilhassa yeni işgal ettikleri Doğu Avrupa topraklarındaki kamplarda “Endlösung” (Nihaî Çözüm) adını verdikleri, Yahudileri toplu hâlde katletme politikasını uygulamaya sokmuşlar.

Burası önemli, çünkü “toplama kampı” pratiğinin en başından itibaren bir soykırım politikası olduğunu ispat etmek hukuken pek mümkün değil ancak tarihsel olarak bu pratiğin her zaman bir çeşit soykırıma dönüştüğünü görmek gerekiyor.

1941’de Almanya’nın İngiltere’yi işgale kalkışacağı korkusuyla, Başbakan Winston Churchill’in de ülkesindeki başta Almanlar olmak üzere yabancıları ve göçmenleri toplama kamplarına gönderdiği biliniyor.

Bütün bu “kamp” sisteminin ortak bir amacı var: Cari hukuku aşmak. İngiliz parlamentosu 1679’da “Habeas Corpus” adı verilen bir yasa çıkarıyor. Buna göre, insanların hukuksuz yere hapsedilmelerinin önlenmesi için mahkeme kararı olmaksızın kimsenin zindana atılamayacağı kanunlaştırılıyor.

Bu sebeple İngilizlerin toplama kamplarına karşı siyasetçiler arasında bir takım homurdanmalar olsa da, dizi karakteri Vivienne Rook’un dediği gibi “işe yaradığı” sürece kabulleniliyor.

Olağanüstü dönemlerde işletilen bu toplama kampı pratiği, bireylerin bütün hukukî haklarını elinden almak ve iktidarı rahatsız edenlerin mahkeme sürecinden geçirilmeksizin “gözden kaybolmalarını” sağlamak. Bu arada ölebilirler mi? Evet, ölebilirler.

Bir rivayete göre, Sovyetler Birliği’nde 1930’la 1956 arasında 1.6 milyon “muhalif” çalışma kamplarına gönderildi ve bunların yüzde 8’den fazlası hayatını kaybetti. Koronavirüsten beter!

Bütün bunlar tarihte kaldı zannediyorsanız, yanılıyorsunuz. İşte Çin, bütün dünyanın gözü önünde milyonlarca Uygur’u toplama kamplarına hapsetti. Son araştırmalar, Şincan bölgesinde 380 civarında kamp inşa edildiğini söylüyor. Milyonlarca Uygur’un yaşadıkları yerlerden bir anda “kaybolduğu” iddia ediliyor.

Daha önce bir Birleşmiş Milletler yetkilisi, Myanmar’da Rohingya Müslümanlarının tutulduğu gettolar ve toplama kamplarının Nazi dönemindekilere benzediğini söylemişti.

Papa Francis de, 2017’de yaptığı bir konuşmada, Avrupa’daki bazı mülteci kamplarının toplama kampı gibi olduğunu dile getirdi. Birçok göçmen hakları aktivisti de, bu kampların temel insan haklarına uygun olmadığını, mültecilerin birçok hukukî haktan mahrum bırakıldığını savunuyor.

Türkiye’de yaşayıp bu yazıyı okuyanlar, kendi topraklarında da toplama kamplarının var olduğunu bilemeyebilirler.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra uygulamaya konan OHAL yasaları, “siyasi tutuklular” için insan haklarını teminat altına alan yasaların uygulanmayacağının ilânı oldu.

O günden bu yana, “muhalifler” çeşitli terör soruşturmaları bahanesiyle kapatıldı.

Cezaevlerinin işleyen bir sistemi olduğundan, mahkemelerin varlığından dem vurabilirsiniz. Ama o günden bu yana talimatla verilen mahkeme kararlarının birçok örneğine şahit olduk. Cezaevlerinde kapasitenin çok üstünde mahkumun daracık alanlara sıkıştırıldığını, en basit sağlık hizmetlerine ulaşımın bilerek geciktirildiğini gördük.

Türkiye, toplumda “istenmeyenleri” toplama kamplarına göndermedi ama bir anlamda hapishaneleri onlar için birer toplama kampına dönüştürdü.

Farklı görüşlerden avukatlar, barolar, insan hakları örgütleri yıllardır hapishane şartlarının “insan öğüten makinelere” dönüştüğünü haykırdı. Herhangi bir adım atılmadı.

Koronavirüs salgınıyla birlikte infaz süresinin ertelenmesi bahsi gündeme geldiğinde, “siyasi mahkûmlar” hariç tutuldu. O yasa, açık şekilde “toplama kampı” uygulamasıydı. Vivien Rook’un dediği gibi “bırakalım hastalık onları yiyip bitirsin” taktiğiydi.

Bu çıkarımı ben yapmıyorum. Gözaltında işkenceyle hayatını kaybeden Gökhan Açıkkollu ve ilaçları verilmediği için vefat eden Halime Gülsu’yla ilgili soruşturma açmayan, sorumluları cezalandırmayan adalet sistemi hâl diliyle bağırıyor.

KHK’lı polis memuru Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümüyle birlikte ortaya çıkan fotoğraflarda görülen koğuş, adalet mekanizmasının iyi işlediği bir ülkenin hapishanesine benzemiyor. Burası olsa olsa bir Gulag olabilir.

Hâlihazırda sivil ölüme mahkûm edilen milyonlarca insan ve toplumdan tecrit edilen on binlerce mahkûm, iktidarın bilinçli umursamazlığı ve insan hakları ihlalleriyle birlikte yaşama haklarından mahrum ediliyorlar.

Dizide, Vivien Rook’un kamu kayıtların kaçırarak inşa ettirdiği toplama kampları, birkaç aktivistin mücadelesiyle kamuoyuna gösteriliyor ve istibdattan çıkışın yolu açılıyor böylece. Vatandaşlar, protestolarla tepkisini ortaya koyuyor; bu işe bulaşanlar itirafçı oluyor; hükümet istifa ediyor.

Türkiye’de ise pek bir şeyi değiştireceğini sanmıyorum…

1 YORUM

  1. Merhaba Yavuz Bey…
    Avrupa’da diziye en kolay nasıl ulaşabiliriz? Netflix ya da Amazon gibi platformlar üzerinden izlemek mümkün mü acaba?
    Bu konuda kısa bir yol gösterirseniz memnun olurum.

    İyi çalışmalar dilerim.
    Meryem Arı

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin