Ten putuna inen balyoz

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

Kâbe’deki putları kırmak kolaydır; elinize balyozu alıp yamacına geçersiniz ve İbrâhîmvârî bir azimle tuz-buz edersiniz! Ancak, zihinlere yerleşmiş, gelenek ve görenek halinde toplumun damarlarında yuvalanıp tortulaşan putları kırıp yok etmek öyle kolay değildir! 

Şüphesiz Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem), Câhiliyye’ye ait bütün putları yok etmek için gelmiş bir peygamberdi; geldi ve 23 yıl gibi bir zamanın içinde, “tedricilik” esasına dayalı ve sözle destekli bir uygulama ile bu putların bütününü yerle bir etti, “üstesinden gelinebilir” olduğunu fiilen göstererek ruhunun ufkuna yürüdü. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Ten putu da bunlardan birisiydi. 

Bakışlar bulanık, anlayışlar da kıttı. 

Ancak, bunlar da düzelecekti. 

Farklı ortamlarda ve defalarca, “İdareci olarak size, saçları üzüm gibi ve kıvırcık, Habeşli siyâhî bir köle dahi tayin edilse, dinleyin ve itaat edin!” buyurdu. Şüphesiz ki bu, saçları üzüm gibi ve kıvırcık, Habeşli siyâhî köleyi hor ve hakir görmek değildi; bilakis, “Belki sizin nazarınızda böyle birisinin kıymet-i harbiyesi yok. Ancak o da insan ve sizler öyle değişeceksiniz ki bugün hiç yanına yaklaşmadığınız bu tür insanlara yarın kuzu kuzu itaat edeceksiniz!” anlamında bir yönlendirme, muhataplarını yarınlara hazırlama manasını taşıyordu. 

Bir önceki yazıdan hatırlayalım; siyah tenli Hazreti Bereke’yi (Ümmü Eymen), beyaz tenli Zeyd İbn-i Hârise (radıyallahu anh) ile evlendirmişti Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).

Bu evlilikten bir yıl sonra (risâletin 5. yılı) Hazreti Üsâme dünyaya geldi. 

Doğumundan itibaren Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gözbebeğiydi Hazreti Üsâme (radıyallahu anh). O kadar severdi ki onu, artık insanlar ona, adından ziyade “hıbbü Rasûlillah” diye hitap eder olmuştu. 

Ancak, beklenenin aksine Hazreti Üsâme (radıyallahu anh), babasının değil, annesinin rengini taşıyordu. 

Yani, siyah tenliydi.

Garipsenmişti; hem de yıllar süren bir garipseme! 

Fırsat avcılarının ağzında dolaşan yeni bir sakız daha vardı; Üsâme’nin ten rengi. 

Hatta farklılığı dillerine dolayan, nesebinin babası Zeyd İbn-i Hârise ile olan bağını şüpheli bulanlar bile oldu.  

Fırsatını bulmuş, kaynatıyorlardı!

Bu putu yıkmak, yıllar sürdü. 

Kimin ne olduğunu çok iyi bilen Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kulağına da gelmişti bunlar. 

Ne Ümmü Eymen’den şüphesi vardı ne de Zeyd İbn-i Hârise hakkında tereddüdü!

Üzülmüştü…

Bir gün baba-oğul aynı örtünün altında uzanmış, “kaylûle” yapıyorlardı. Bu sırada Medîne’ye, insanların eline-koluna, yüzüne-gözüne bakarak okumalar yapan Mücezzez adında bir “kavvâf” gelmişti. Adamın işi, beden dilini okumaktı ve kimsenin bir şey demesine fırsat vermeden, örtünün dışına taşmış ayaklara bakmaya başladı. Önce, garipliği o da gördü ve daha dikkatli bakmaya başladı; büyük olanlar beyaz, küçükleri ise siyah olan ayakları görünce, etrafına döndü ve kendinden emin bir şekilde önce küçükleri, ardından da büyükleri göstererek, “Bunlar, bunlardandır!” dedi. 

Bunun anlamı, ‘renk farklılığını garipseyebilirsiniz ama hiç tereddüdünüz olmasın ki bu çocuk, bu adamın oğludur!’ demekti. 

Bu sırada Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) adamı takip ediyordu ve bunları duyar duymaz hâne-i saâdetlerine girdi; o kadar sevinmişti ki mübarek yüzü gülüyordu! Bir taraftan da annelerimize, “Görüyor musunuz?” diyordu. “Adam, Üsâme’nin, Zeyd’in oğlu olduğunu söylüyor!”

Şüphesi yoktu; ancak şüpheleri izale eden bu tavır O’nun da hoşuna gitmişti!

Zaten O (sallallahu aleyhi ve sellem), zayıf ve güçsüzlerin, horlanıp ezilenlerin yanında yer alıyordu; şiddete muhatap olup hakkı yenilen hangi kadın, istismar edilen hangi çocuk veya insan yerine konulmayan hangi köle varsa Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında görüyordu!

Uygulamalı olarak babası Hazreti Zeyd üzerinden “kölelik” putunu kırıp dağıtan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), şimdi de oğlu Hazreti Üsâme ile “ten” putuna balyoz indirecekti. 

Bir gün yanına, Fâtıma Bint-i Kays çıkageldi; kocasının kendisini boşadığını ve nafaka da vermek istemediğini söylüyor, bir çözüm veya yol göstermesini istiyordu. 

“İddetin bitince bana haber et!” diyerek onu, bir yakının yanına gönderdi. 

Sevinmişti Hazreti Fâtıma! Kendisiyle Resûlullah’ın evleneceğini zannediyor ve ayakları yerden kesilircesine bir huzur yaşıyordu. 

Üç ay sonra yeniden huzura geldi; iki taliplisinin olduğunu söylüyor ve ne yapması gerektiğini soruyordu!

Resûlullah’ın adresi farklıydı; genç ve siyah tenli Üsâme’yi (radıyallahu anh) gösterdi ona; “Üsâme ile evlen, Üsâme!” diyor ve ısrar ediyordu. 

Bir süreliğine tereddüt geçirdi asil kadın Hazreti Fâtıma. Ancak, Nebevî ısrar devam ediyordu; “Allah ve Resûlü’ne itaatte hayır vardır!”

Belli ki bu ısrarın bir anlamı vardı ve kabul etti Fâtıma Bint-i Kays (radıyallahu anhâ). 

Ten putuna (buna “gen” de diyebilirsiniz) bir darbe daha indirmiş ve işin pratiğini yaparak uygulanabilir olduğunu göstermişti. O günden sonra herkesin dudaklarını ısırarak ve taaccüble konuştuğu, “A.. gerçekten de olabiliyormuş!” şeklindeki konuydu bu!  

Arkası da geldi. 

Ağır hastalık geçirdiği son günleriydi. Kıvırcık saçlı ve esmer güzeli Üsâme’yi yanına çağırarak İslâm ordusunun kumandanı ilan etti. 

O gün Hazreti Üsâme (radıyallahu anh), 18 yaşındaydı. 

Hem yaşının küçüklüğü, hem kölelikten gelen birisinin oğlu olması ve hem de teninin rengi yine gündem oldu.

Çoğunluk baş tâcı etse de bazı kimseler tarafından bunlar bir türlü hazmedilemiyordu. 

Konuşulanlar, O’nun da kulağına gelmişti. 

Gurûbundan iki gün önce ashâbına döndü ve “Ey İnsanlar!” diye başladı sözlerine. “Vallahi de siz, Üsâme’nin kumandanlığına itiraz edip karşı çıktığınız gibi onun babası konusunda da aynı tavrı sergilemiş, onun kumandanlığı hususunda da ileri geri beyanlarda bulunmuştunuz!” diyordu. Sonra da ilave etti: 

“Allah hakkı için o, imaret vazifesini yerine getirmeye en layık kişidir. Şu da bir gerçek ki benim için onun babası, insanların en sevimlisiydi; ondan sonra da Üsâme, bana en sevgili olandır!”

Bir taraftan da zemin yoklaması yapıyordu; yanına gelip de orduyla birlikte sefere çıkma izni alanlara konuyu hatırlatıyor ve “Üsâme ordusunu sakın geri bırakmayn; onu gönderme işini yerine getirin!” tembihinde bulunuyordu. 

Sancağını da kendi elleriyle vermiş, Hazreti Üsâme’yi dualarla Cürüf’e uğurlamıştı. 

Pazartesi günü gurûb ettiğinde o sancak, saçları kıvırcık ve siyâhî bir delikanlının omuzlarında dalgalanıyordu.

Yeni halife Hazreti Ebû Bekir de (radıyallahu anh) kararlıydı; itiraz seslerine o da kulağını kapadı ve ilk işi, Resûlullah’ın tayin ettiği kumandanı hedeflenen yere göndermek oldu.  Hatta, bir müddet onunla birlikte yürüdü; atının üzerindeki kumandan hedefine giderken, torunu yaşındaki Üsâme’nin yanında Halîfe, yaya yürüyordu! 

Bir de ricası vardı; ortalığın toz-duman olduğu şu günlerde, Hazreti Ömer gibi bir ferâsete “izin” vermesini, hilafet makamında yanında bırakmasını istiyordu! 

8 YORUMLAR

  1. Hazreti Emîne gibi bir zatı anarken hazreti bile demeyip adıyla anıyorsun sadece. Oysa Resulullah’ı anarken ardından koca bir cümle. Resulullah kendisi bu durumdan memnun mu acaba! Empati empati diyorsunuz, biraz Resulullahla da kurun empati öyleyse.

    • Erhan Sabırlıol. Ve tuafsın. Reşit Haylamaz hocamızı eleştiriyorsun da, çevrende dilini-hitabını seven, Allah aşkına bir kişi dahi var mi?

    • Yazıda emine geçmiyoda emine kim. Hazreti demek sevap değil şartta değil. Sen türkmüsün. Anlamadığına göre türksün. Kuranda emir buyruluyo peygambere salat ve selam edin diye. Empati yabancı kelime sen kullanma anlamıyon çünkü :))

      • Bir önceki yazıda geçiyor. Bu yazı onun devamı. Hazreti Emîne Kûr*ÂN’ül Hakim. Kûr*ÂN yaratılmamıştır, oysa peygamber bir mahluk. Şükürler olsun ki türk değilim, Anadolulu’yum. Bu ne faşizan bir soru! Müslüman mısın acaba?

  2. Üsamenin el kaideci üsame bin ladinin dedesi olduğu doğrumudur?
    Bir de benim gördüğüm kadarıyla insanlar fıtraten kategorize edilmeye uygun yaratılmış. Peygamber efendimizden önce nasılsa ondan 100 yıl sonra da aynı sisteme tekrar dönmüş insanlar. Makama, zengine ve soyluya, hürmet ve itaat.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin