Kazım Güleçyüz: ‘Tek parti CHP’sinin misyonu AKP’ye geçti’

Türkiye’nin İhtiyacı Demokrat Misyon’ başlıklı bir yazı dizisi kaleme alan Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kâzım Güleçyüz, AKP ve Erdoğan rejiminin zulümlerinin ‘Tek Parti CHP’sini aratmadığını yazdı. Güleçyüz, “ AKP, inkılâpların tamamının daha baştan millete mal olduğunu öne sürüyor Ve bu durum, eski CHP’nin misyonunun AKP’ye geçtiğini gösteriyor.” diye yazdı.

Güleçyüz’in yazısının tamamı şöyle:

Dizi Yazısı: Kâzım GÜLEÇYÜZ – Türkiye’nin İhtiyacı Demokrat Misyon – 7

AKP, inkılâpların tamamının daha baştan millete mal olduğunu öne sürüyor Ve bu durum, eski CHP’nin misyonunun AKP’ye geçtiğini gösteriyor.

Zulümle anılmaktan adalet için yürümeye

CHP’nin 50 öncesi tek parti döneminde, özellikle bugün AKP’nin örnek alıp referans gösterdiği şeflik rejiminde imza attığı zulümlerin toplum hafızasındaki derin izleri hâlâ canlı.

Aynı şekilde çok partili demokrasiye geçildikten sonraki süreçte ihtilâllere çanak tutması, Atatürkçülük ve laiklik adına halkın değerleriyle hep çatışması da.

Başörtüsü yasağının ısrarlı savunucu ve takipçisi olması, irtica iddialarıyla dindarları sürekli hedef alıp taciz etmesi de.

En son 2007’deki cumhuriyet mitingleriyle 27 Nisan ve 367 krizlerinde izlediği provokatif siyaset de unutulmuş değil.

CHP’nin yıllar yılı millet çoğunluğuyla ters düşmesi ve inatlaşması, hayatın akışı içerisinde giderek dindarlaşan bir toplum yapısı karşısında, bu partiyi ülke gerçeklerine ve topluma çok yabancılaştırdı.

Kendi kemikleşmiş kitlesine hapsoldu.

Bu durum en fazla AKP’nin işine yaradı. Yüzde 25’leri geçemeyen bir anamuhalefet partisi olarak CHP’nin izlediği yanlış politikalar, AKP’nin yelkenini şişirdi.

Ancak Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığıyla birlikte bu durum değişmeye başladı. Parti eski katı ve bağnaz laikçilik saplantısından kurtularak, din ve vicdan hürriyeti alanına giren konularda pozitif açılımlar sergileme sürecine girdi.

Başörtüsü yasakçılığını bıraktı. Artık toplumsal bir olgu olarak kabullendiği cemaatlerle uğraşmaktan vazgeçti. Dindarlarla diyalog kurma arayışına girdi.

“30’lu yılların CHP’si değiliz” dedi.

Demokrasiyi, hukuku, adaleti, insan haklarını ve özgürlükleri vurgulayıp öne çıkaran bir siyaset takip etmeye başladı.

Toplumda büyük alâka gören ve AKP tabanında dahi ciddî bir destek bulan adalet yürüyüşü, böyle bir değişim sürecinin çok önemli tezahürlerinden biri oldu.

Özellikle haksız ve keyfî OHAL uygulamalarının yol açtığı geniş çaplı ve ağır mağduriyetlerin toplumda meydana getirdiği yoğun ve yaygın tepki birikimi ile büyüyen adalet arayışı ve özlemi, bu yürüyüşe verilen halk desteğini güçlendirdi.

Uzak-yakın geçmişi zulümle anılan bir partinin bugün böyle bir adalet arayışına öncülük etmesi olumlu değişimin ilginç bir örneği.

Eski CHP’nin misyonu AKP’ye geçti

  1. Kemal’in kurduğu partinin bir önceki Genel Başkanı, “Laiklik halkın oyuyla mı getirildi? Millete sorulsaydı inkılâplar gerçekleşebilir miydi?” diye sorarken, AKP lideri siyasî rakibinin tezini çürüterek Atatürkçülüğü ibra ettirme çabasını sürdürmekte ısrarlı ve kararlıydı.

Çok sayıdaki örneklerinden biri Meclisteki 23 Nisan 2008 tarihli konuşması:

“Atatürk, devrimleri millete emanet etmeden yaşatmanın mümkün olmadığına inanmış; yeni düzeni millete dayatmayı değil, benimsetmeyi amaçlamıştır… Atatürk ilke ve inkılâplarının koruyucusu, onları hayata geçiren TBMM’dir, bir bütün olarak Türk milletidir.” (aa, 23.4.08)

Peki, kim haklıydı; Baykal mı, Erdoğan mı? Devrimlerin hangisi halka benimsetilerek yapıldı?

Millî Mücadeleyi yöneten ve Kurtuluş Savaşını zaferle neticelendiren Birinci Meclisin zaferden sonra dağıtılıp M. Kemal’e muhalif olmakla suçlanan çoğunluğun tasfiye edilmesi ve bilâhare mutlak iktidarın cumhuriyet adı altında bir tek parti-tek şef diktasına teslim edilmesi mi?

Bir taraftan “Hâkimiyet bilâkaydü şart milletindir” denirken, diğer taraftan bu sözle bağdaşması imkânsız dayatmalara girişilmesi mi?

Takrir-i Sükûn Kanunu ve istiklâl mahkemeleriyle herkesin sindirilip, en ufak bir muhalefet hareketine hayat hakkı ve şansı verilmemesi mi?

Milleti bir gecede cahil durumuna düşüren, Kur’an başta olmak üzere eskimez harflerle yazılmış bütün eserleri “yakılacak yasaklı kitaplar” takibatının hedefi yapan, çocuğuna Kur’an öğretmeyi dahi yasaklayıcı baskı ve takiplerin temel dayanağı olarak uygulanan harf inkılâbı mı?

Medreselerin kapatılıp okullardaki din derslerinin tamamen kaldırılması ve çocukların dinlerinden habersiz yetiştirilmeye başlanması mı?

Şapka devrimine muhalefet suçlamasıyla, aralarında din âlimlerinin ve kadınların da bulunduğu birçok insanın darağacına çekilmesi mi?

Ezanın yüzlerce yıldır okunagelen aslî ve orijinal halinden uzaklaştırılıp Türkçeleştirilerek minarelerden okutulması ve beş asırdır cami olarak hizmet veren fetih sembolü Ayasofya’nın mabed olmaktan çıkarılıp müze yapılması mı?

Kanun zoruyla olmasa da, cumhuriyet baloları, danslı eğlenceler, karma eğitim, 19 Mayıs merasimleri ve güdümlü medyanın propagandalarıyla tesettürün kaldırılmaya çalışılması mı?

Örnekleri ilânihaye çoğaltmak mümkün. Ama bu kadarı dahi konuyu toparlamak için yeterli.

Erdoğan bütün bunların millet tarafından benimsendiğini gerçekten inanarak söylüyorsa, o zaman asıl takiyyeyi kendisine oy veren milyonlarca insana karşı yapıyor demektir. Yok, inanmadığı halde böyle konuşuyorsa, bu söyledikleri, kendilerini “en hakikî Atatürkçü” sayanlarca “yeni bir takiyye” örneği olarak yorumlanacak ve kapatma davasına da ona göre bakılacaktır.

Hatırlayanlar olacaktır; Erdoğan’ın siyasetteki hocası Erbakan’ın da iki lâfından biri “Atatürk yaşasaydı partimize girerdi” sözüydü. Ve Millî Görüş lideri tek parti dönemine yönelik eleştirilerini, İnönü’nün başta olduğu 38 sonrası ile 40’lı yıllara hasrederken, 20’lerin sonları ile 38’e kadarki döneme dokunmamaya özen gösterirdi.

Erdoğan bu tavrı daha ileri noktalara götürerek M. Kemal’in bütün inkılâplarını milletin onayıyla gerçekleştirdiğini iddia ediyor.

Oysa bu, tarihî gerçeklerle de, bir ara telâffuz eder gibi olduğu, ama hayli zamandır ağzından duymadığımız “DP misyonunun takipçisi artık biziz” söylemiyle de tamamen çelişen bir iddia.

Çünkü Menderes inkılâpları “halka mal olanlar” ve “olmayanlar” olarak ayırmış ve toplum tarafından benimsenmeyenlerin tekrar gözden geçirilmesini istemişti. Üzerine bu kadar büyük hışım çekmesinin ve maruz bırakıldığı zulmün en önemli sebeplerinden biri bu yaklaşımıydı.

Şimdi AKP lideri, CHP’yi dahi sollayarak tam tersini yapmaya kalkışıp, inkılâpların tamamının daha baştan millete mal olduğunu öne sürüyor.

Ve bu durum, eski CHP’nin misyonunun AKP’ye geçtiğini gösteriyor.

.

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin