Tâif’in iki semeresi

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ 

Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) hüzün dolu bir gün yaşatmış olsa da o gün Tâif’in iki semeresi vardı ve şüphesiz ki bunların ilki, Hazreti Rukayka (radıyallahu anhâ) idi. 

On gün boyunca kapı kapı dolaşan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Zeyd İbn-i Hârise (radıyallahu anh) ile birlikte bir evin kapısını daha çalmıştı.

Açıldı…

Üstelik, öncekiler gibi bu açılış, hiç de haşin değildi; Habîb-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) karşısında, yanında oğulları da olan bir kadın duruyordu.

Bir Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) bir de Zeyd İbn-i Hârise’ye (radıyallahu anh) baktı; kan-revân içinde kalmışlardı!

Belli ki gördüğü manzara, rikkatine dokunmuştu.

Nefeslenmeleri için onları bağına buyur etti ve aziz misafirlerine ikram edebilmek için evine gidip su ile birlikte kavut getirdi. 

Şahidi olduğu manzara yüreğini burkmuş, hemşehrilerinin yaptıklarından rahatsızlık duymuştu.

Onun, hakikate âşina bu duruşu, Fahr-i Rusül’ün de (sallallahu aleyhi ve sellem) dikkatinden kaçmamıştı; hiç vakit fevt etmedi ve onu da İslâm’a davet etti.

Tâiflilerin aksine hiç tereddüt etmedi, Hazreti Rukayka (radıyallahu anhâ) ve bu samimi davete hemen ‘evet’ dedi.

Şüphesiz ki on gün boyunca yaşanan her şeyi unutturacak bir gelişmeydi bu.

Onun gelişine sevinen Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tembihleri vardı; “Ey Rukayka!” buyurdu. “Onların putlarına tapma; temenna durup onlara dua etme!”

Akıllı kadındı; Allah’ın Resûlü’nü taşa tutanlar, fark ederlerse kim bilir ona neler yaparlardı! Endişesini dile getirme sadedinde, “O zaman beni öldürürler!” dedi.

Yaparlardı!

Aynı endişeyi taşıyan Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ona bir tavsiyesi oldu:

Ey Rukayka!” dedi. “Bundan dolayı sana tavır alıp bir şey derlerse, ‘Benim Rabbim, şu putun da Rabbi’dir!’ dersin!”

İçinde yaşadığı toplumu iyi okumanın ve duruşundan taviz vermeden, hak çizgide uzun soluklu ve sabit-kadem kalabilmenin bir yoluydu bu.

Aradan yıllar geçti.

Günü geldi, Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün taşa tutanların da gözü açıldı ve Müslüman oldular. Bağlılıklarını bildirmek ve İslâm’a ait güzelliklere birinci elden şahit olabilmek için Medîne’ye geldiler.

Vefa insanı Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) gözü, hey’et içindeki iki delikanlıya takılmıştı; yanlarına yaklaştı ve merakla, “Anneniz nasıl, ne haldedir?” diye sordu.

Evet, bu iki delikanlı, on yıl önce Tâif’te yaşadığı en acı günün, bütün sıkıntıları unutturan tatlı meyvesi Hazreti Rukayka’nın iki oğlu Süfyân ile Kays idi (radıyallahu anhüm).

Ne var ki Hazreti Rukayka (radıyallahu anhâ) ölmüştü.

Haberini verince üzüldü, Habîb-i Kibriyâ (sallallahu aleyhi ve sellem). Ancak, Süfyân ile Vehb’in (radıyallahu anhümâ) O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) sevindirecek bir haberleri vardı; Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek yüzlerine baktı ve “Onu o gün bıraktığınız hâl üzere öldü” dediler.

Az önceki hüzün sürûra inkılâb etmişti; aldığı bu haber üzerine sevinen Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Şüphe yok ki anneniz Müslüman idi!” buyurdu.

Tâif’in ikinci semeresi, Hazreti Addâs (radıyallahu anh) idi.

Hazreti Addâs (radıyallahu anh), Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kapı komşusu bir ismin, Utbe’nin kölesiydi.

Olacak ya, bir kısım Mekkeli gibi Utbe ve Şeybe kardeşler de o gün Tâif’te bulunuyorlardı.

Ebû Cehil’in çekim alanında olsalar da bilhassa Utbe, vicdanı olan bir insandı!

Bağlarının yanına kadar gelen ve nefeslenmek için bir ağacın altına sığınan Efendiler Efendisi’ni (sallallahu aleyhi ve sellem) kanlar içinde görünce, köleleri Addâs’ı yanlarına çağırmış ve “Şu üzümlerden bir parça topla ve şu tabağa koy da orada duran adama götür, yesin!” demişlerdi.   

Denileni yaptı, Hazreti Addâs (radıyallahu anh); topladığı üzümleri ikram ederken, “Buyurun, yeyin!” diyordu.

Aldı, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Alırken de “Bismillâhirrahmânirrahîm” dedi.

Bunu duyan Hazreti Addâs (radıyallahu anh), dönüp bir daha baktı, Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem).

Zira, daha önce kulağına çalınan ama buralarda hiç duymadığı bir şey duymuştu:

“Allah’a yemin olsun ki” dedi. “Bu sözleri bu beldede söyleyen hiç kimse yoktur!”

İlgiliydi…

Kendisini taşa tutanlarla bile ilgilenen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yakından ilgilendi ve “Sen nerelisin?” diye sordu.

“Ninovalı bir Hristiyanım!” diyordu.

“Sâlih kardeşim!” diyerek iç geçirdi, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem). “Yûnus İbn-i Mettâ’nın memleketi!”

Şimdi, daha çok şaşırmıştı Hazreti Addâs (radıyallahu anh):

“Sen Yûnus İbn-i Mettâ’yı nereden biliyorsun? Vallahi de ben, Ninova’dan ayrıldım ayrılalı onu bilip tanıyan on adama bile rastlamadım! Sen İbn-i Mettâ’yı nereden öğrendin; gördüğüm kadarıyla okuma yazma bilmiyorsun ve üstelik, ümmî bir kavmin içinde neş’et etmişsin!”

“O, benim kardeşimdir!” buyurdu, Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem). O da bir Nebî idi, Ben de bir Peygamber’im!”

Belli ki hayatını çile ve mihnetle geçiren bir Peygamber’in (aleyhisselâm) kardeşi de bugün aynı kaderi yaşıyordu!

Hâlden anlayan bir isimdi, Hazreti Addâs (radıyallahu anh) ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ayaklarına kapanmak istedi. Ancak Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buna razı olmadı.

Bu sefer, öpmek için ellerine uzandı; ona da izin yoktu!

Kendini tutamıyordu ve bu sefer de mübarek başlarından tutup öpmeye başladı.

Beri tarafta kölelerindeki bu değişimi uzaktan takip eden Şeybe İbn-i Rebîa, kardeşi Utbe’ye dönmüş, “Görüyor musun!” diyordu. “Senin köleni de baştan çıkardı!”

Yanlarına gelir gelmez çıkıştılar, Hazreti Addâs’a (radıyallahu anh); “Sana ne oldu da o adamın el ve ayaklarına kapandın?” diyorlardı.

Başların ayak, ayakların da baş olduğu bir dönem yaşanıyordu ve bunu tescil edercesine, “Ey Efendim!” dedi, Hazreti Addâs (radıyallahu anh). “Yeryüzünde bu Adam’dan daha hayırlı kimse yoktur; O’nun bana söylediklerini, ancak bir Nebî haber verebilir!”

Küçümseyerek baktıkları kölelerinin gördüğünü göremeyen talihsizler ona dönmüş, hâlâ “Yazıklar olsun sana, ey Addâs!” diyorlardı. “Sakın ola ki o Adam, seni kendi dininden alıkoymasın; zira senin dinin O’ndan daha hayırlıdır!”

 

1 YORUM

  1. Alemlere rahmet olarak gönderilen, Hatemül Enbiya Fahri Kâinat Efendimiz. Bu asrın mazlum İman Kur’an Hadimlerine reva görülen zulmün her acısını Mübarek Kalbinde hissediyor. Dayanın az kaldı diyerek sırtlarını Mübarek eliyle sıvazlıyordur. Semavat ehlide alkışlıyordur. Allah’u Alem Zafer Hakka inananların, zillette zulmedenlerindir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin