Suriye krizi Türkiye’ye toprak kaybettirecek süreci başlattı mı?

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Suriye’de Arap Baharı denen isyan dalgasının etkisiyle başlayan halk hareketini kontrolü altına alan İslamcı fanatikler, ülkelerini kısa sürede bir iç savaşla yüzyüze bıraktılar. Türkiye en başından beri Suriye’deki merkezi yönetim karşıtı İslamcı-cihatçı fanatik grupları destekleyen bir numaralı aktör oldu. Suriye’nin toprak bütünlüğünü desteklediğini formel olarak deklare etse de, Ankara’nın bu tutumu Suriye’nin birçok parçaya bölünmesine yol açtı. Böylece Türkiye’nin güney sınırlarında yanan, istikrarsızlık üreten, İslamcı terörist grupların fink attığı ve rahatça Türkiye-Suriye sınırından giriş çıkış yapabildiği bir ortam oluştu. Türkiye toprakları, Erdoğan hükümetinin bilgisi altında cihatçı güzergâhı haline geldi.

Erdoğan ve adamları cumhuriyet döneminin Osmanlı’nın yıkılışı esnasında öğrendiği Ortadoğu dersini dikkate almadıkları için Türkiye Ortadoğu’nun etnik-mezhepsel ve dini-kültürel kaosuna boğazına kadar battı. Sünnici dış politika izleyerek bölgede başat güç olmak hayali kuran Erdoğan ve İslamcılar, el altından Suriye’deki cihatçı teröristlere silah, mühimmat, sağlık malzemesi, gıda, motorize araç, hatta para gönderdiler. İdeolojik olarak kendilerine yakın hissettikleri Suriye’deki El Kaide ve IŞİD türevi gruplara sempati duydu, onların savunuculuğunu üstlendi. Bu gruplarla aynı ideoloji ve ideallere inanan daha küçük grupları resmen koruması altına aldı. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) denen oluşumu demokrasi isteyen bir güç olarak meşrulaştırmaya çalışması beyhudeydi. Tüm dünya Suriye’de demokrasi değil, fanatik dinci totaliter bir faşizm için mücadele eden cihatçılarla araya mesafe koyarken, Erdoğan gerçeklerden kopuk ve iç politik beklentilerle tabanına kendisini İslam dünyasına yön veren bir halife olarak takdim etti.

Beklentiler neydi? Kimse bilmiyor! İslamcılar böyle somut yanıt gerektiren sorulardan hoşlanmaz zaten. Onlar için daha afakî, muğlâk laf kalabalıkları daha çekicidir! Şam Emevi Camii’nde namaz kılmak falan gibi İslamcı kitlelerin kulağına hoş gelen “hedeflerin” reel hiçbir anlamı olmaması, devlet yöneten Erdoğan ve adamlarını rahatsız etmedi. Esad Nusayri, biz Sünni’yiz türü düşük zekâ kokan korelasyonlarla Suriye’de battıkça battılar. Oysa gerçekler çok acıydı. Türkiye hedefleri ve gücü arasında denge kurmadan, tanımadığı, bilmediği, önü-sonu belli olmayan bir karmaşaya balıklama daldı. Bu bölgede büyük güç siyaseti yapan ABD ve Rusya dışında bir müstakil güç olarak varlığını sürdürebileceği sanrısıyla hareket ettiler. İslam ve İslami aidiyet gibi uluslararası siyasette hiçbir anlam taşımayan kavramlar üzerine bir strateji geliştirdiler. Suriye’nin yanıp yıkılmasının ekonomik, siyasal ve sosyal faturasını hesaba katmadılar.

Böylece Türkiye, dört milyona yakın Suriyeli mülteciyi sınırlarından geçirdi. Bugün bu insanlar Türkiye’deler. Türkiye’nin gerçeği oldular. Büyük bir ihtimalle de bundan böyle Türkiye’de yaşayacaklar. Türkiye demografisinin bir parçası haline geldiler. Milyonlarca çocuk Türkiye’de okula gidiyor. Yüz binlercesi Türkiye’de dünyaya geldi. Birçok Suriyeli iş piyasasının parçası oldu. Sosyal güvenlik sistemi üzerinden hayatlarını idame ettiren Suriyelilerin oranı büyük; Türkiye’nin eğitim, sağlık, ekonomik, altyapısal imkânlarına büyük bir yüktür bu. Kendi ülkesinde vatandaşlarına bazı bölgelerde Türkiye ortalamasının çok altında olanak sunabilen orta gelir grubunda bir ülke için azımsanmayacak ve geçiştirilemeyecek kadar majör bir sorundur!

Israrla yapılan hataların telafi edilmediği, bilakis hata üzerine hata yapmaya devam edilen bir durumla karşı karşıya Türkiye. Bugüne kadarki Suriye politikasının ciddi bedelleri oldu. Bunların önemlilerini saymak gerekirse: 1) Yasa dışı göçün tetiklenmesi, 2) Suriye’de büyük güçlerin yerleşmesi, 3) Suriye’de merkezi hükümetin ülke topraklarını kontrol edememesi (devlet olmanın en önemli koşulunu sağlayamaması), 4) Fiili olarak Suriye’nin toprak bütünlüğünün ortadan kalkması, 5) İslamcı-cihatçı fanatizmin Suriye’de yaygınlaşması, terör örgütlerinin bölgeye yerleşmesi, 6) Suriye’nin kuzeyinde Kürt grupların Türkiye sınırına kadar olan bölgeyi kontrol etmeye başlaması, 7) Türkiye topraklarının cihatçı güzergâhı haline gelmesi, 8) Türkiye’nin güney sınırının geçişken ve kontrol edilemez hale gelmesi, 9) Merkezi Suriye hükümetinin (Esad rejimi) Rusya ile işbirliğine giderek yeniden kontrolü sağlamaya başlaması, 10) ABD’nin Suriye Kürtlerini desteklemesi, 11) Türkiye ile ABD arasında Suriye Kürtlerine ilişkin görüş ayrılıklarının ilişkilerde ciddi kırılma yaratması, 12) Rusya’nın Ankara üzerindeki etkisinin dramatik biçimde artması, 13) Suriye’deki istikrarsızlığın Türkiye’ye sıçraması olasılığının ciddi olarak artması, 14) AB ile yapılan mülteci anlaşmasıyla beraber AB’nin Türkiye üzerinde baskı kurma şansının sıfırlanması ve bu durumun Türkiye’nin demokrasisi üzerindeki AB etkisini bitirmesi, 15) Erdoğan rejiminin mülteciler üzerinden Batı’ya şantaj yapma olanağını elde etmesi, 16) Türk ordusunun Batıcılar ve Avrasyacılar olarak ortadan ikiye bölünmesi, 17) Ülkenin finansal kaynaklarının Suriye’deki karadelikte çarçur olması ve daha birçok sosyoekonomik sorun var.

Bu yazı yazılırken İdlib bölgesindeki Rus/Suriye bombardımanları sonucu yüz binlerce Suriyeli Türkiye sınırına doğru hareketlendiler. Bu insanların büyük bir bölümü masum sivil halk, kalanları bölgeyi terk eden cihatçı teröristler. Bölgede milyonlarca insan var ve bu insanların önemli bir bölümü mevcut çatışmalardan dolayı bölgeyi terk ederek Türkiye sınırına giriş yapmaya çalışıyor. Bu göç dalgası önümüzdeki haftalarda daha da yoğunlaşabilir.

Türkiye’de mevcut dört milyona yakın Suriyeli nüfusuna iki milyon Suriyeli eklenebilir. Bu zaten dramatik olan durumun tümüyle kontrolden çıkması sonucunu beraberinde getirecek. Çok ciddi bir rakam ve orandan bahsediyoruz. Türkiye’de bu yeni göç dalgasını absorbe edecek kapasite var mı? Dahası, Türkiye halen kuzey Suriye’deki Kürt varlığıyla sorun yaşıyor. Irak ve Suriye Kürtleri ile Türkiye Kürtleri arasında aidiyet duyguları son on yılda inanılmaz oranda yoğunlaştı. Biz duygusu artıyor. Bu duruma körükle gidercesine, Türkiye rejimi demokrasi ve insan haklarından tümüyle koparak Kürtlerin meşru siyaset kanallarını tıkamış bulunuyor. Kürt halkı Türkiye’de kendisini bir apartheit rejimi içinde, köşeye sıkıştırılmış olarak hissediyor. Suriye Kürtleri’nin PKK ile özdeş kabul edilmesi, bu nedenle çok büyük bir stratejik hatadır. Oysa Ankara’nın elinde Suriye istikrarsızlaşmaya başladığında Kürtlere yönelik önemli olanaklar vardı. Seküler Kürtlerle daha yakın siyaset izlenerek, Türkiye’de de çözüm sürecine devam edilerek, Suriye’nin kuzeyi Türkiye ile dost bir Kürt bölgesine dönüştürülebilir, Türkiye Kürtlerin demokratik açılımı kabul etmeye yönelmesi durumunda Esad rejimi ile anlaşmasını teşvik edebilirdi. Federal bir Suriye, tıpkı federal bir Türkiye gibi, bölgesel etnik ve dini aidiyetleri baskı altına almadığı müddetçe toprak bütünlüğünü güçlendirebilirdi. Oysa Ankara’daki İslamcı şarlatanlar bir avuç oy için cihatçı manyaklara destek verip, diğer taraftan Avrasyacı derinlere yem olarak Kürtlerle çözüm sürecini içeride sonlandırıp, Suriye’deki Kürt grupları da düşman haline getirmeyi seçti. Böylece kendi bindiği dalı kesti.

Ortadoğu siyaseti, dengeleri gözetmeyi ve sırtını sağlama almayı gerektiriyor. Yoksa Dimyat’a pirince giderken kendinizi eldeki bulgurdan olmuş bulabilirsiniz! Yaşanan budur. Türkiye rejimi ısrarla hatalardan öğrenmiyor; dahası bunu “dik durmak” olarak algılıyor. Diklenmekle ve ona buna havlamakla dik durmak arasında ciddi fark bulunduğunu öğrenmemek, ciddi bir akıl tutulması, dahası ölümcül bir hatadır. Ruslara güvenerek NATO şemsiyesinin dışına çıkan, kendi gücünü tartamayıp kendisini dev aynasında gören Erdoğan rejimi, Türkiye’nin petrole ve gaza bağımlı, silahını ve mühimmatını dışarıdan satın alan, ekonomisi kırılgan ve dış yatırımcıların sıcak parasına bağımlı, sofistike hiçbir ileri teknolojiyi üretemeyen, kendi içerisinde birçok etnik kırılganlığı içerisinde barındıran bir aktör olduğu gerçeğini kabullenemiyor. İçerideki cahil kitleleri hilafet, fetih, Osmanlı, küresel güç vs. bomboş retoriklerle hipnotize ediyor. Bu coğrafyanın güçsüzlüğün aptallıkla birleşmesini kabul edemeyeceğini görmüyor!

Suriye’den kaynaklı tüm sorunların ana nedeni Türkiye’nin izlediği yanlış politikalardır. Ödenen bedel, akıl ve izan yoksunluğunun faturasıdır. Bu bedel Osmanlı’nın 1910-1920 arasındaki 10 yılda yaptığı hatalarından kaynaklanan bedele benzeyen sonuçlara gebe! Suriye’de Fransızlar yok, ama Ruslar ve Amerikalılar var. Suriye ve Türkiye bu krizde organik olarak birbirine bağlandı. Suriye’yi hasta eden mikroorganizma Türkiye’yi aynı şekilde enfekte edebilir. Dahası Rusya NATO’nun yumuşak karnına dönüştürdüğü Türkiye’yi ABD şemsiyesinden neredeyse tümüyle çıkartmış durumda. Akdeniz’e yerleşen Rusya, Türkiye’yi kendine bağlayarak güdümüne soktu. ABD ile tampon bölge anlaşmasının akabinde İdlib saldırılarını yoğunlaştırarak Türkiye’yi cezalandırıyor. Türkiye’nin istikrarı Kremlin’in politikalarına bağlı! Gerisini siz hesaplayın!

Şaka değil: Suriye krizi Türkiye’ye toprak kaybettirecek süreci başlatmış olabilir.

1 YORUM

  1. Rusya’ya bu derece gebe kalan bir akp yonetimine, ihtiyac halinde NATO’nun 5.maddeyi isletmesi tabii ki beklenemez…Kore sehitleri’nin hakki ayri bir konu.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin