Suriye fiyaskosunun sorumlusu kim?

Ekrem Dumanlı

AKP’li trol çetesinin yayınladığı Pelikan Bildirisi’yle koltuğundan alaşağı edilen Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, nihayet üç yıllık sessizliğini bozarak Erdoğan rejimine karşı tenkitler yöneltmeye başladı. Parti kuracağı söyleniyor. 

Davutoğlu’nun son beş yılda yaşadıkları, tam bir ibret levhasıdır. Daha baştan başbakanlık makamına otururken verdiği sözler, onun için sonun başlangıcı olmuştu. 

Güya “paralel yapı” ile mücadele edeceğine dair Erdoğan’a söz vermiş, bu ahdinin karşılığında başbakanlık makamına lütfen oturtulmuştu. Tam da bu yüzden görev yaptığı dönemde, insan hakları ihlallerinde, basın özgürlüğünün yok edilmesinde ve anayasanın askıya alınmasında Ahmet Bey’in vebali çok büyüktür. 

Şimdi derdini anlatacak medya bulamıyor. Katılacağı programlar yukarıdan gelen baskılarla iptal ediliyor. Uzun bir aradan sonra bulabildiği bir Youtube kanalında konuştuğu gazeteciler işten atıldı. Ne hikmetse Davutoğlu, ifade ve basın özgürlüğünü hatırladı birdenbire. Lakin iş işten çoktan geçti, Türkiye tek adam rejiminin paletleri altında inim inim inliyor artık.

Her neyse…

Suriye meselesinde sorumlu kim? 

Davutoğlu’nun karşılaştığı eleştiriler, temel hak ve özgürlükler yok edilirken oynadığı işbirlikçi rolle sınırlı değil. Kitlelerin ısrarla üzerinde durduğu konu Suriye meselesi. Bizi bu bataklığın içine kim ya da kimler çekti; herkes bunu merak ediyor. Özellikle Suriye fiyaskosunun faturasını Ahmet Bey’in üzerine yıkmak istiyor Erdoğan yandaşları. 

Peki suçlu kim? 

“Komşularla sıfır problem” diye yola çıktıktan sonra bütün dünya ile kavgalı hale gelmeyi başaran (!) eski Dışişleri Bakanı Davutoğlu mu; yoksa kendinden habersiz kuş uçurtmayan Erdoğan mı?

Suriye’deki iç savaşı tetikleyen, kışkırtan ve destekleyen Türkiye figürünün sorumlusu arandığında parmaklar iki kişiyi gösteriyor. Birisi dönemin dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, diğeri dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan. 

Bu ikili, Suriye devlet başkanı Beşşar Esed’e önce çok yakın oldular, sarmaş dolaş pozlar verdiler; sonra talepleri yerine getirilmediğinden Esed’i hedef aldılar.

Geçtiğimiz günlerde Davutoğlu bir YouTube kanalında Yavuz Oğhan, İsmail Saymaz ve Akif Beki’ye konuştu ve “Suriye konusunda tüm olumsuzluklar benim üzerime yıkılmak isteniyor. Tüm politikalar Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Genelkurmay, MİT hepsi ortak karar verir. Kendinizi dışında tutarsanız, bir kişiye yıkarsanız bu ahlaksızlık olur” dedi. 

Anlaşılan o ki, suç artık sabit de suçlunun kim olduğunu tartışıyorlar artık demek ki. Bu da önemli bir gelişme.

Hatırlarsanız “Şam’da cuma namazı kılma” diye özetlenen bir retorik ifade ediliyordu bir zamanlar. Güya Orta Doğu’nun büyük abisi ve hamisi Türkiye idi. Tam da bu nedenle “Büyük Kürdistan kurulacaksa onu da biz kurarız.” deniyordu. 

Beşşar Esed kendi topraklarındaki meseleyi ya tatlılıkla, efendilikle, suhuletle çözmeliydi; ya da Türkiye’nin hışmına maruz kalmalıydı. Bu yüzden Suriyeli muhaliflerle görüşüldü, onlara silah temin edildi, askeri eğitimden geçirildi, sağlık ve ilaç yardımı yapıldı…

2013 yılının Ağustos ayında Davutoğlu, Gülen’le ne görüştü?

Hatırlar mısınız; Suriye sürecinin başında ilginç bir tartışma yaşandı. 2013 yılının Ağustos ayında Ünlü The Atlantic dergisine röportaj veren Fetullah Gülen, hükümetin Ortadoğu politikasını eleştiriyor ve bazı tekliflerde bulunuyordu.

İşte tam o günlerde Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Ahmet Davutoğlu, BM Genel Kurulu toplantısı için gittiği New York’tan birkaç saat uzaklıkta bulunan Fetullah Gülen’i’ ziyarete geliyor. Davutoğlu’nun bu ziyareti sırasında en motive olduğu konu Suriye meselesi. Belli ki Gülen’in Ortadoğu politikaları üzerine yaptığı eleştiriyi hazmedebilmiş değildi. Bu yüzden görüşme esnasında Suriye konusunda ne kadar doğru yaptıklarını, ne fedakarlıklarla mekik diplomasisi yürüttüğünü uzun uzun anlatmıştı Davutoğlu. 

Onun bu hayalperest yaklaşımı (Erdoğan’ın pozisyonu da aynıydı.) o günlere yakından şahitlik eden herkesin, en çok da o günlerin medya yöneticilerinin malumudur aslında. 

Davutoğlu’nun Suriye’den gelen göçmen sayısının 100 bini geçmesi halinde kriz olarak değerlendirilmesi gerekir dediğini hatırlayın (12 Ağustos 2012). Yani? Onun kafasındaki kâbus senaryosunun sınırı 100 bin göçmenle sınırlıydı. 

Erdoğan’a göre ise Esed en fazla birkaç ay dayanabilir, en kısa zamanda Şam’a gidecek, Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazını kılacaktı! (5 Eylül 2012)

İşte bu hayallerle sermest olan iktidar sahiplerine Fethullah Gülen’den önemli ve tarihi bir ikaz gelmişti o günlerde. Gülen, izlenen politikayı hayalperest görüyor, Suriye gerçeğinin göz ardı edildiğini, silah zoruyla yapılacak bir müdahalenin daha korkunç sonuçlar doğuracağını ifade ediyordu. 

Ramazan El Bûti’nin mektubu

Hocaefendi The Atlantic röportajıyla yetinmedi, Suriye’nin en önemli alimlerinden Ramazan El Bûti’nin kendisine yazdığı mektubu hükümet yetkilileri ile paylaştı.

2013 yılının Mart ayında cami kürsüsünde uğradığı bombalı saldırıda hayatını kaybeden bu büyük alimin endişesi ve önerisi neydi? 

Ona göre Suriye’deki problemler silah zoruyla değil ancak demokratik yollarla ve Suriye halkının toplumsal kaynaşmasıyla çözülebilirdi.  Savaş söz konusu olursa Esed rejimi bölgesel ittifaklarla direnir ve insanlar çok acı çekerdi.

Bûti’nin Fethullah Gülen’e gönderdiği ve sivil çözümlere vurgu yaptığı mektup Erdoğan’a ulaştırıldı. Dinlediler mi? Maalesef. Vahşi Esed rejimini sopayla yola getirme arzusu, kendilerini Ortadoğu ve İslam aleminin lideri zanneden Erdoğan ve Davutoğlu için bir kahramanlık vesilesiydi. Erdoğan’ın “Suriye bizim iç meselemizdir” demesi de bu zannın tabii bir yansımasıydı.

Hayal görüyordu Erdoğan. Hayal görüyordu Davutoğlu. 

Girilen yolun yanlışlığını sadece Hocaefendi söylemedi. Önemli bir oranda aydın kitle, Suriye’de izlenecek savaş politikalarının bölgeyi kanlı bir maceraya sürükleyeceğini söylüyor ve yazıyordu.

Siyasi iktidar kendini savaş senaryosuna öyle kaptırmıştı ki muhalif gruplara silah verilmesinde hiçbir mahzur görmedi. Daha ötesi MİT tırları ile silah taşınmasını yazan gazetecilere ceza yağdırdılar. Önce kamuoyuna yalan söylediler. Silah taşımadıklarını, tırların Bayırbucak Türkmenlerine gıda ve ilaç yardımı götürdüklerini söylediler. Daha sonra tırların taşıdığı silahların görüntüleri yayınlanınca, bunu yapan gazetecilere dünyayı dar ettiler. 

Şimdi durum nedir? 

Ne Davutoğlu ne Erdoğan, Suriye’deki beceriksizliği kabulleniyor. İki taraf da Suriye’deki stratejik hatayı sadece birbirinin üzerine yıkmaya çalışıyor. Çünkü Suriye politikası Türkiye için tam bir fiyaskodur. Bu süreçten Suriye rejimi güçlenerek çıktı, Türkiye ise sayıları 4 milyonu aşan Suriyeliler ile kendi halkı arasında ortaya çıkan problemlerle boğuşmak zorunda. 

Peki bu başarısızlığın faili kim? 

Hiç kıvırmaya gerek yok. Davutoğlu ne kadar vebal taşıyorsa Erdoğan da o kadar taşıyor…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin