İlla denetim illa denetim! (1)

OSMAN ŞAHİN

‘Hüsn-ü zan adem-i itimad’ neden önemli?

Teorisi çok güzel bir şekilde ortaya konan işlerin pratikte hayatta doğru uygulanabilmesi, bu hususta alınacak bir takım tedbirlere bağlıdır. Alınmış kararların uygulanıp uygulanmadığı, ne ölçüde realize edilebildiği, uygulamada meydana gelen problemlerin takibi, tespiti, kararların revize edilmesi, çözüm yollarının geliştirilmesi, kontrolleri ve bütün bunların bir denetim müessesesi tarafından takip edilmesi bu açıdan büyük bir öneme sahiptir.

Beşeri organizasyonlarda denetim olmadan problemlerin minimize edilmesi, var olanların tespit edilebilmesi ve bunlara çözüm yollarının bulunması mümkün değildir. Batı’da gelişmiş olan ülkelere baktığımızda, beşer tabiatında potansiyel olarak var olan boşluklardan kaynaklanabilecek problemlere sebebiyet vermenin ve su-i istimallerin önünün alınabilmesi için geliştirilmiş önemli faktörler vardır. Güçler ayrılığı ilkesini uygulamaya matuf bir sistemin inşa edilmesini, buna uygun bir kurumsallaşmanın gerçekleştirilmesini ve insanlarda da bunlara sahip çıkacak bir kültürün meydana gelmiş olmasını, bu faktörlere örnek olarak vermek mümkündür.

En kudsi organizasyonlarda bile deformasyonlar yaşanabilir…

İçinde bulunulan coğrafyaların, tarih boyunca yaşanmış hadiselerın ve bunlardan elde edilen tecrübelerin ve hatta milletlere mahsus bir takım hususiyetlerin muhakkak ki insanlar ve davranışlarının şekillenmesi üzerinde bir takım önemli etkileri olmaktadır. Bununla beraber, yeryüzündeki bütün insanlar bir takım ortak özelliklere sahiptirler. Benlik, enaniyet, gurur, kibir, haset, hırs, şehvet, güç tutkusu, güç zehirlenmesi, korkaklık, menfaatperestlik, makamperestlik, konfur düşkünlüğü, tenbellik veya rahatperestlik, üstünlük arzusu vs. gibi daha da çoğaltılabilecek hususlarda benzerlik gösterirler. 

Toplumun ve organizasyonların sıhhatli olabilmesi için bu özelliklerin dikkate alınarak sistemlerin geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Aksi takdirde en mükemmel ve hatta en kudsi organizasyonlarda bile deformasyonların yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Günümüzde var olan etkin kontrol ve denetim sistemlerini ve kurumlarını ortadan kaldırırsanız, gelişmiş olan batı toplumlarında da doğu toplumlarında görülen aynı hastalıkların ortaya çıktığını görebilirsiniz. Doğu toplumlarında olduğu gibi, insan hakları ihlallerine ve diğer insanlara zulmeden, güç zehirlenmesi yaşayan, tiranlaşan ve firavunlaşan insanların varlığına şahit olabilirsiniz. Yakın geçmişte buna dair bir çok örnekler bulmak mümkündür. 

Hüsn-ü zan adem-i itimad…

Mahiyeti itibarıyla ahsen-i takvim üzere ve kerim olarak yaratılan insan, kendisine verilen donanımını kullanmak suretiyle, a’layi illiyyinden tâ esfel-i safiline kadar değişen bir aralıkta konumlanmaya müsait bir varlıktır. Bu realitenin farkında olarak geliştirilen önemli bir düstur “hüsn-ü zan adem-i itimad” düsturudur. Buna uygun olarak hareket edildiğinde, ifrat ve tefritlerden kaynaklanabilecek problemlerin önü alınabilecek ve denge kurmak mümkün olabilecektir. Bir taraftan mahiyetindeki hayra vesile olacak donanım doğru kullanıldığında, melekleri bile imrendirecek kadar ulvileşebilecek yönüne karşı hüsn-ü zan beslerken, diğer taraftan mahiyetinde taşıdığı şerre sebebiyet verecek potansiyel boşluklarına karşı ise adem-i itimat içerisinde olmak gerekmektedir.

Bu düsturdan hareketle, Fethullah Gülen Hocaefendi ve bazı diğer alimler, insani ilişkilerde can ciğer olsak da, ticari ilişkilerimizde bir yabancı ile muamele esasına göre hareket etmek gerektiğini vurgulamaktadırlar. 

Müdayene ayetinde ele alınan hususlar da konumuza ışık tutmaktadırlar…

Kur’an’da müdayene ayeti olarak bilinen en uzun ayet-i kerimede, borç ilişkilerinin kayıt altına alınması emredilmştir. Bu hususta uyulması gereken kriterler de detaylı bir şekilde ifade edilmiştir. Bir borç ilişkisinde rol alabilecek taraflar olarak borç veren, borç alan, bağımsız bir katip ve ayrıca iki şahit üzerinde durulmuştur. İlişkilerin daha sağlam bir zemine oturtulabilmesi için, bu taraflardan her birisinin kendileri adına bu ilişkideki detayları kayıt altına almaları istenmektedir.

Ayrıca katip ve şahitler hakkında bir takım hususlar ele alınmıştır. Katiplik veya şahitlik talep edilenlerin bu işten kaçınmamalarının önemi vurgulanmış ve nasıl bir yol tutmaları ve davranmaları gerektiği üzerinde de ayrıntılar verilmiştir.

Katipler tarafsız ve adil olmalıdırlar. Taraflardan biriyle aralarında bir yakınlık ve bir menfaat ilişkisi bulunmamalıdır.

Elmalılı Hamdi Yazır Hazretleri doğrulukla tanınmış bir katibin sahip olması gereken özelliğin tefsirine şöyle bir açıklama getirmiştir: “Ve bunu iki taraftan birine meyil göstermeyecek, eşit olarak her iki tarafın da haklarını olduğu gibi gözeterek yazabilecek tarafsız ve âdil bir kâtip yazsın.” 

Aynı tefsirde Katiplerin ve şahitlerin mağdur edilmemesi hakkında “Gerek kâtip, gerek şahit asla mağdur edilmesin” kısmı ise şöyle açıklanmıştır: “Bunlara yazmak veya şahitlik gibi görev yükletilirken, böyle dinî görev verilirken, kendilerince mühim olan işlerinden alıkonulmak veya belirlenen hududun dışına çıkılıp ziyade tekliflerde bulunmak, veyahut kâtibe ücretini vermemek gibi bir suretle zarar da verilmesin.” Bu insanların vazifelerini yapmalarının önünde bir engel olmamalıdır. Bu işi yaptıklarından dolayı herhangi bir tehdit altında bulunmamalıdırlar. Ayrıca yaptıkları bu işin karşılığı ücretleri kendilerine ödenmelidir. Adil bir şekilde işlerini yaptıklarından dolayı ücretlerini (maaşlarını) kaybetme tehlikesi olmamalıdır.

Takvaya daha uygun, adil ve aranızdaki güveni sağlayacak olan yol budur… 

Elmalılı tefsirinde ayette geçen “Siz yazanlar da, borç az olsun, çok olsun, vâdesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmak, Allah katında daha âdil, şahitliği ifa etmek için daha sağlam ve şüpheyi gidermek için daha uygun bir yoldur.” kısmının tefsirine şu manalar verilmiştir: “Çünkü ey müminler böyle ayrıntılarıyla yazılması, üç türlü fayda getirir. Evvela Allah katında en doğru olanı, adalete ve hakkaniyete uygun olanı, en ziyade adalet ve doğruluk demek olanı budur. Esas belge demek olan takvanın gereğine en uygun olandır. İkinci olarak şahitliğin yerine getirilmesini en iyi şekilde sağlayandır. Üçüncüsü kuşkuya, şüpheye düşmemenize yardım eden en büyük sebeptir. Borcu ve gerçeği bu şekilde iyice yazarak tespit ettiniz mi, cinsinde, miktarında, müddetinde, şahidinde, şehadetinde, birbirinize karşı ahlâkî ve hukukî yükümlülüklerde ve sosyal hayatınızda güven hasıl olur. Şüpheden kurtulur, yakin üzere bulunabilirsiniz.”

Eğer birbirimize karşı olan yükümlülüklerimizde, davranışlarımızda güveni teessüs etmek ve sosyal hayatımızı zehirleyen karşılıklı su-i zanlardan, dedikodulardan ve gıybetlerden kurtulmak istiyorsak bu esaslara uygun hareket etmek zorundayız. Burada her şeyin kayıt altına alınmasının ve sağlam bir muhasebe sisteminin olmasının zarureti ortaya konmaktadır. Ayrıca dikkat edilirse, bu ayet-i kerimede buyurulan bütün hususlar, sağlıklı bir denetimin varlığına olan ihtiyaca da işaret etmekte ve böyle bir denetimin yapılabilmesi için gerekli olan alt yapı, şartlar ve önemli bazı prensipler de ortaya konmaktadır.  

Töhmet mahallinde bulunmaktan sakının…

Üzerinde durulması gereken bir nokta da, Allah’ın (cc) bu ayette emir kipini kullanmasıdır. Yani böyle yapınız diyor, bu bir tavsiye değil, bu bir emirdir. Takva budur. Eğer adalet, huzur, barış, ağır imtihanlardan ve yanlışlardan korunmak, töhmet  mahallerinde (zan altında bırakacak haller ve ortamlar) bulunmaktan sakınmak ve güven istiyorsanız bunun başka bir yolu yoktur.

Rasûl-ü Ekrem (sav) Efendimiz itikafta kendisini ziyaret eden Safiyye validemizi (r. anha) geceleyin uğurlamak için onunla beraber dışarıya çıktığında, bir-iki sahabî yanlarından geçmiş, kendilerini görmüş ama hiç duraklamadan oradan uzaklaşmaya meyletmişlerdi. İki Cihan Serveri, derhal onları durdurmuş ve Safiyye validemizin yüzünü açarak, “Bakın, bu benim hanımım Safiyye’dir” deyince, o sahabîler  “Maazallah, yâ Rasûlallah! Sizin hakkınızda nasıl kötü düşünülebilir ki?” diye mukabele etmişlerdi. Allah Rasulü’nün cevabı şöyle olmuştu: “Şeytan, insanın kan damarlarında sürekli dolaşır durur!” 

Fethullah Gülen Hocaefendi bu olayla ilgili şu yorumu yapmaktadırlar: “Evet, şeytan, insanla bu kadar içli dışlı olduğuna göre zihne pek çok şüphe ve vesvese atabilir; en nezih kimseleri hiç olmayacak şekillerde sû-i zanna sürükleyebilir. Öyleyse, insan hem her zaman hüsn-ü zanna bağlı kalmaya çalışmalı, hem de sû-i zanna sebebiyet verebilecek hallerden fersah fersah uzak durmalı ve hep temkinli yaşamalıdır.”

Hizmet Hareketi içerisinde de adaleti ve güveni teessüs edebilmek için bu realitelere uygun hareket edilmesi gerekmektedir. Aramızdaki ilişkileri ve sistemlerimizi öyle inşa etmeliyiz ki, uhuvveti sarsacak şekilde arkadaşlarımızda sû-i zanna neden olmasınlar ve aramızda dedikodu, gıybet ve tenkit gibi hallere yol vermesinler. 

Bir sonraki yazıda inşallah Hizmet Hareketi içerisinde bunları hayata geçirebilme adına neler yapılabileceği ile devam edelim…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin