Suçüstü mücrimin gündem değiştirme oyunu: İftira

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ

Hepimizin âşina olduğu iki olayı, ana hatlarıyla bir daha hatırlayalım:

Birincisi:

Peygamber hanesinde neş’et etmiş kardeşlerin, Hazreti Yûsuf’a karşı takındıkları tavır malum. Bir kere insan, yanlışın yanlışlık doğurduğu fasit dairenin girdabına kendini kaptırmaya görsün, cürmüne hudut çizmenin imkanı yoktur!

Kuyu ve sürpriz bir şekilde kurtuluş..

Köle pazarına giden yol ve dünya güzeli Hazreti Yûsuf’un, ilk müşteriye satılması..

Ardına kadar açılan saray kapıları ve sonrası..

Manzara şu:

Hazreti Yûsuf’a göz koyan Melik’in hanımı, kapıyı sürgülemiş, iffet âbidesi dünya güzeli Yûsuf’u kendisine çağırmakta.

Duyup gördükleri karşısında, hayatının en büyük şokunu yaşayın Hazreti Yûsuf, can havliyle kendini kapıya atmış, yanlışın tarafı olmamak için çıkışa koşarken arkadan uzanan bir el ve yırtılan bir gömlek.

Her şeye rağmen kapıyı açan irade..

Amma, kapının diğer tarafında göz göze gelinen bir Melik!

Hem de kadının kocası!

Eyvah ki eyvah! Şüphesiz bu, bitişin fotoğrafı.

Gözler üzerinde yoğunlaşan suçüstü kadının bittiği an; zira, her şey ortada!

Ancak o, tuzağı yaman olanların tarafında.

Ve işin burasında senaryo ters köşe:

“Senin ailene kötü maksatla yaklaşanın cezası, zindana atılmaktan
veya gayet acı bir azaptan başka ne olabilir?”

Kötü maksatla yaklaşan kim?

Hem, mahkeme, hak-hukuk?

Var!

Şahit, kadının ailesinden.

Üstelik, mahkeme de saray mühürlü.

Bir de olay çok net; gömlek arkadan yırtılmış!

Ortada bir mahkeme, hükmeden bir hâkim, muhakemeli bir şâhit, gizlenemez bir delil ve açık bir hüküm:

Gerçek şu ki mücrim, kadından başkası değil; Yûsuf ise bir iffet âbidesi!

Ancak, mücrimin sırtı saraya dayalı ise, hâkimin hükmü beyhûde, mahkeme bir tiyatro, delil de fasa fiso!

Kadınlar meclisi kurulmuş ve bir tarafta suçunu itiraf eden, hatta işi daha da ileri götürüp denileni yapmaması durumunda zindanlarla tehdit eden bir mücrim aymazlığı, diğer yanda ise denileni yapmaktansa zindanlarda ömür tüketmeyi bahtiyarlık sayan bir Yûsuf!

Sonra?

Gün geldi o aristokrat kadınlar, “Hâşa!” dediler. “Allah için söylemek gerekirse, onun yaptığı hiç bir kötülük bilmiş, görmüş değiliz!”

İtiraf sırası vezirin hanımına da geldi: “Şimdi gerçek meydana çıktı.” dedi. Dahası da vardı ve ilave etti: “Ondan kâm almak isteyen bendim. O ise tam sadık ve dürüst insanlardandır.”

Gelelim ikincine:

Münafıkların en yoğun katıldıkları seferlerden birisiydi Benî Mustalık. Yolun yakınlığı, gidilen her seferden zaferle dönülüyor olma realitesi ve bir taraftan vaziyeti kurtarma adına rol yaparken diğer yandan kestirmeden dünyalık beklentisiyle akın ettiler Müreysi diyarına.

Dur-durak bilmedi, entrika üstüne entrika ile surat değiştirdiler gün be gün ve ilk defa Ensâr ile Muhâcirîni karşı karşıya getirdiler, kuyu başında.

Perdeyi yırttı ve yırtılası ağzını açtı baş münafık, neler söyledi neler?

Ağzından püskürttükleri dünyayı kirletecek mahiyetteydi; şu da bir gerçek ki hâlâ içinde tuttukları, dışarıya savurduklarından da derin!

Üstelik, Allah’ın en sevgili kuluna!

Hazreti Ömer’in eli, çoktan gitmişti kılıcının kabzasına.

Hatta, koşar adım geldi oğul Abdullah, huzura:

“Ölmesi gerekiyorsa, öldüren ben olayım!”

İzin yoktu; zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), yaşatmak için gelmişti.

Diğer yanda, her şeyi inkar eden, hatta kendisine iftira atıldığını söyleyebilecek kadar ileri gidebilen bin bir surat, ablak bir yüz!

Derken, dönüş yolunda gelen vahiy ve maskenin düşüşü.

O âna kadar süslü sözlerine aldanan bazı yandaşların ayılması ve hedef haline getirilen bir İbn-i Selûl.

Manzarayı Hazreti Ömer’e gösterirken, “Bak yâ Ömer!” diyen bir Peygamber. “Şayet benden izin istediğinde sana o izni vermiş olsaydım ve sen de bu adamı öldürmüş olsaydın, şu anda onu hedef haline getirenlerin o, o zaman kahramanı olacaktı!”

Gelen haber, Cibrîl mühürlü. Nifakın perdesini kaldırdı Allah (celle celâlühû), Münâfikûn Sûresi geldi ve her şey çok net.

Köşeler bitti, kaçacak bucak da yok artık!

Sıkıştı, hatta bitti, tükendi.

Ancak o da ne?

Arkadan gelen Safvân, yedeğinde bir deve ve devenin hevdecinde iffet âbidesi bir Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ)!

İbn-i Selûl’ün gözleri fal taşı!

İzini kaybettirmek için bulunmaz bir fırsat!

Ve, iftira!

Görüldüğü gibi, suçüstü mücrimin gündem değiştirebilmek için dünyanın en masum insanına iftira atıyor olması, her iki hâdisenin de ortak paydası.

Aynı zamanda her iki hâdisenin beraatini tescil eden de Yüce Mevlâ.

Son birkaç yıldır yaşanan gariplikleri bir de bu iki hâdisenin gözüyle okumakta fayda var.

Yöntem, aynı yöntem; yol, aynı yol!

Hırsızlıkları, arsızlıkları, entrikaları dünyanın diline düşmüş meşhûd mücrim, gündem değiştirebilmek için bugün de iş başında!

Ancak, bir âdetullah var ki:

Zâlimlere bir gün dedirtir Kudret-i Mevlâ

“Tallahi, lekad âserakallahu aleynâ!”

2 YORUMLAR

  1. Biz onların öyle olduğunu biliyoruz . Biz kendimize bakalım.Örnekler aynı değil bizim idare ettiğimiz bir devlet ve yaptığımız bir anlaşma yok. Bu örnekler bir yere götürmez. Bizi birbirimize bağlayacak şeffaflıktır. Birbirimiz hakkında herşeyi bilmektir. Yok su-i zanlar ve bu zanna vesile olanlar insanları mahvediyor.

  2. SüBHANALLAHHHHH..,

    Yalnızca süçüstü yakalanan mücrimler değil,
    Bilümüm, kısa dünya hayatını, ebedi ahiret hayatına bilerek ve isteyerek satan müslümanım diyenlerin resmî geçidini hayretlerle bu süreçte seyrediyoruz/izliyoruz…

    Geçenlerde Cübbelinin bir röportajını izledim…. aman Allahım!
    Zanla, tahminle Fetullah Gülen Hocaefendi’ye iftiralar atıyor…
    İnsan cübbesinden utanır..
    Sakalından çekinir.
    Namazına hörmet eder…
    Bunlar nasıl müslüman? hayret ediyorum..
    İnsanlar iftira atma yarışına girmiş
    Zaman gösterdiki cennet ucuz değildir, cehennem dahi lüzümsüz değil…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin