Solunum cihazına bağlı kızıyla yayına katıldı: KHK’lı babadan vicdan çağrısı

KHK'lı polis Mustafa Selçuk ve kızı Ecrin.

TR724 HABER MERKEZİ 

Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu başkanlığındaki Vicdan Vakfı tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen “Başka Bir Babalar Günü-Sessizliği Kırmak” programı, bugün vakfın Ankara’daki merkezinde gerçekleştirildi.

Türkiye’nin farklı toplumsal kesimlerinden babaları bir araya getiren programa, Hava Pilot Üsteğmen Cengizhan Efe’nin babası Haşim Efe, Gebze Dilovası’ndaki parfüm fabrikası faciasında ölen Cansu Esatoğlu’nun babası İbrahim Esatoğlu, cezaevindeyken hasta kızını kaybeden İbrahim Coşkun, KHK’lı polis Mustafa Selçuk Gürbüz ve solunum cihazıyla hayatta tutunan 16 yaşındaki kızı Ecrin, LGBT’li babası Osman Aydoğan, Kahramanmaraş’taki okul saldırısında öldürülen Yusuf Tarık Gül’ün babası, KHK’lı polis Burak Gül, on yıldır hapiste olan kursiyer teğmen Buğra Baldan‘ın babası Mehmet Ali Baldan, Hava Harp Okulu öğrencisi Nurullah Yıldız’ın babası Adem Yasin Yıldız, askeri öğrenci babası Fahri Yumuş ve Anneler Günü’nde tutuklanan İlkay Aysan‘ın eşi Mesut Aysan katıldı.

Tüm babalar hem çocuklarının hem kendilerinin yaşadıkları adaletsizlikleri ve sosyal zorlukları dile getirdikleri program duygusal anlar yaşadı. Birçok baba gözyaşlarına hakim olamadı.

Programın en dikkat çekici ismi ise, 16 yaşındaki solunum cihazına bağlı kızı Ecrin ile birlikte salona gelen KHK’lı polis Mustafa Selçuk Gürbüz oldu.

Bir yandan kızının sağlık durumunu takip eden, nabzını ve oksijen seviyesini sürekli kontrol eden Gürbüz, diğer yandan yıllardır süren hukuk mücadelesini ve baba olarak verdiği yaşam mücadelesini anlattı. Salondakilerin gözyaşlarına hakim olamadığı konuşmasında Gürbüz, “Benim için Ecrin bir hasta değil. Her çocuk nasılsa o da öyle” dedi.

“BAŞBAKANLIK KORUMA DAİREDE YEDİ YIL ÇALIŞTIM”

Yedi yıl Başbakanlık Koruma Dairesi’nde görev yapan Mustafa Selçuk Gürbüz, 701 sayılı KHK ile ihraç edildiğini, hakkında yürütülen soruşturmanın kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla sonuçlanmasına rağmen görevine dönemediğini anlattı.

16 yaşındaki kızı Ecrin’in solunum cihazı kullandığını belirten Gürbüz, programa gelebilmek için bile ciddi bir hazırlık gerektiğini söyledi:

“Buraya gelebilmek için iki arkadaşım yardım etti. Solunum cihazlarını ve ekipmanları getirdik. Bazılarını evde bırakmak zorunda kaldık. Çünkü kullandığımız malzeme çok fazla.”

Görevden uzaklaştırıldığı dönemde kızının bakımını üstlendiğini anlatan Gürbüz, daha önce bakıcı desteği aldığını ancak açığa alındıktan sonra kızına 24 saat kendisinin bakmaya başladığını söyledi.

“İHRAÇTAN SONRA YAPMADIĞIM İŞ KALMADI”

İhraç sonrası hayatını sürdürebilmek için onlarca farklı işte çalıştığını anlatan Gürbüz, inşaattan temizlik işlerine, taksicilikten emlakçılığa kadar pek çok iş yaptığını söyledi.

“AVM’lerde baca temizliği yaptım. Yağ içindeki havalandırma sistemlerini temizledim. Yapmadığımız iş kalmadı. Ama gittiğim her yerde insanlar bana ‘Sen taksiciye benzemiyorsun’, ‘Sen emlakçı gibi değilsin’ diyordu. Nedenini sorduğumda da ‘Sen daha düzgünsün’ cevabını alıyordum.”

OHAL Komisyonu’ndan Danıştay’a kadar tüm başvurularının reddedildiğini belirten Selçuk, dosyasının iki yıldır Anayasa Mahkemesi’nde beklediğini ifade etti.

“BENİ ASKERE ÇAĞIRIYORLAR”

İhraç sonrasında askerlik muafiyetinin de kaldırıldığını belirten Gürbüz, yaşadığı çelişkiyi şöyle anlattı:

“Benim buraya gelebilmem için normalde bir doktorun, bir hemşirenin, hatta bir şoförün yardım etmesi gerekiyor. Buna rağmen beni askerliğe çağırıyorlar. İhraç olmanın sebep olduğu vahim sonuçlardan biri de bu.”

“24 SAAT YOĞUN BAKIM SORUMLULUĞU”

Kızının bakımının yoğun bakım seviyesinde bir dikkat gerektirdiğini anlatan Gürbüz, sağlık çalışanı olmamasına rağmen zamanla birçok tıbbi bilgiyi öğrenmek zorunda kaldığını söyledi.

“Solunum cihazını takip edeceksiniz, oksijen konsantratörünü bileceksiniz, pulse oksimetreyi takip edeceksiniz. Şu an bile kızımın nabzını ve oksijen seviyesini sürekli kontrol etmem gerekiyor. Zamanla renginden bile anlayabiliyorsunuz.”

Ancak bütün bunlara rağmen kızına hiçbir zaman bir hasta gibi bakmadığını vurgulayan Gürbüz şunları söyledi:

“Kızımın bazı özel ihtiyaçları var. Tıbbi mamayla besleniyor. Ama onun dışında sağlıklı bir çocuğa nasıl davranılıyorsa ben de öyle davranıyorum. Ben şimdi anlatırken sorunlardan söz ediyorum ama benim için Ecrin her çocuk gibi bir çocuk. Bir buçuk yıldır ilk kez onu sosyal bir etkinliğe getirdim. Normalde sadece ambulansla hastaneye gidip geliyoruz.”

“ÇOCUK BAKIMI SADECE ANNELERİN GÖREVİ DEĞİL”

Konuşmasının sonunda çocuk bakımının yalnızca annelerin sorumluluğu olarak görülmesine de itiraz eden Gürbüz, şu çağrıyı yaptı:

“Babalar da çocuklarına bakabilir. Bu sadece annelerin, kadınların ya da büyükannelerin görevi değil. Evde hasta yakını olan binlerce aile var. SİPAP kullananlar var, kronik akciğer hastaları var. Bu insanların bakımında aile bireylerinin gönüllü olarak sorumluluk üstlenmesi gerekiyor. Bunun kadın ya da erkek olmakla ilgisi yok.”

CEZAEVİNDEYKEN KIZINI KAYBEDEN BABA: “KIZIM BEN TUTUKLANDIKTAN SONRA HASTALANDI VE ÖLDÜ”

İbrahim Coşkun

Programın en sarsıcı konuşmalarından birini ise cezaevindeyken hasta kızı Hümeyra Sinem’i kaybeden İbrahim Coşkun yaptı. 2016 yılında tutuklandığını anlatan İbrahim Bey, kızının nadir görülen bir genetik hastalık nedeniyle yıllar içinde yürüyemediğini, konuşamadığını ve tüm motor fonksiyonlarını kaybettiğini söyledi.

İbrahim Coşkun, “Ben tutuklandığımda kızım 4 yaşlarındaydı. Adı Hümeyra Sinem. Normalde sağlıklı bir çocuktu ama ben tutuklandıktan iki yıl sonra hastalandı. Gen bozulmasıyla ortaya çıkan ve nadir görülen bir beyin hastalığı vardı. Bu hastalıkta vücut fonksiyonları tamamen duruyor. Önce konuşmayı, yürümeyi, daha sonra tüm motor hareketleri kaybetti. Yürümek, koşmak, yemek, içmek, görmek… Hiçbiri yoktu. Daha sonra ileri derece kasılmalar başlıyor. Hastalığın tedavisi yok ve 10’lü yaşlarda vefatla neticeleniyor. Kız çocukları babalarına düşkün oluyorlar, kızım da bana düşkün ve bu halde bana görüşe geliyorlardı.

“ÇIKMAK İÇİN KIZINI KULLANIYOR BİLE DEDİLER”

Aramalarda yüzde 99 ağır engelli çocuğa müthiş bir zorluk çıkarılıyordu. Sırf bu yüzden eve gitmek isterdi hemen. 2021’de denetimli sürecim başladı. Bu süreçte kızıma bakabilmek ve son zamanlarında yanında olabilmek için denetimli ve koşullu hakkımı verin diye başvurdum. İyi halli olduğum sabitti. Ama buna rağmen verilmedi ve 8 yıl 9 aylık bütün infaz süreci cezaevinde geçirildi. Çıkmama 1 yıl kala kızım 2024’te vefat etti. İzin vermemeleri ayrı problem, gerekçeleri ayrı problemdi. ‘Çıkmak için kızının hastalığını kullanıyor’ dediler. Oysa hukuki olarak şartları tutan bir insana zaten bu haklar veriliyordu.

Bir babanın ölüm döşeğindeki kızını görebilme hissiyatına karşı bunu söyleyebilmek, karar vericilerin vicdani hassasiyetlerini kaybetmek olarak görüyorum. Vicdan zamanla bürokrasi içinde kayboluyor. Babalar bir dosya numarası, evlatlar birer prosedürden başka bir şey değil. Vicdanını kaybetmiş bir bürokrasinin yapamacağı hiçbir şey olmadığını ben yaşayarak gördüm. 

“CENAZEYE ELLERİM KELEPÇELİ GİTTİM”

Necip Fazıl’ın meşhur bir şiiri var. Zindandan Mehmet’e mektup. İlk iki hece şöyledi. Zindan iki hece/Mehmed’im lafta diye. Ben onu biraz değiştirdim. Sincan iki hece Sinemim lafta/ Mazlumlarla baban bir safta/ Bir de, geri adam, elinde yafta /Halimi düşünüp de üzülme Sinem/ Kavuşmak mı/ Belki/ Daha ölmedim. Ben bunu yazarken kavuşmak için bir umudum vardı. Ama çıkana kadar hatırası kaldı. Kızımın cenazesine gitmem müsaade ettiler, ellerim kelepçeli. Köyde bile. Altı jandarma vardı yanımda. Toprak atmama müsaade ettiler, kızımı toprağa ben koydum, ona müsaade ettiler.

“KIZIMIN KALBİNDEN EVVEL SİZİN KALBİNİZ DURMUŞ, DİYE DİLEKÇE YAZDIM”

Cezaevine döndüğümden savcıya ve ilgili kurula ‘Benim kızımın kalbinden evvel sizin kalbiniz durmuş.’ diye dilekçe yazdım. Bunun üzerine beni ağırlaştırılmış müebbetlerin yerine hücreye gönderdiler. Son 14 ayımı hücrede geçirdim. Evlat acısı çok farklı bir şey. Ne zaman bir annen babanın yanında çocuk görseniz yaranız kanıyor. Ve acılarınızla yaşamaya çalışıyorsunuz çünkü unutmak mümkün değil. Ben bu süreçte içerideyken otoriter rejimlerin tabii genotipleri nedir? DNA’sı nedir? Nasıl davranırlar bunlar? Ve tarih boyunca sergiledikleri davranış şekilleri nelerdir? diye çalışma yaptım. Bizim kültürel kodlarımızda, inancımızda merhamet emredilir, şefkat emredilir, adil olunması emredilir. Ama ne yazık ki otoritelik öyle bir hastalık ki tersine çevirebiliyor ve şu denilebiliyor. ‘Merhamet ederseniz merhamet edilecek hale gelirsiniz.’ Oysa Peygamber Efendimiz diyor ki, ‘Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Bu bir sadece ahirete yönelik bir söylem değil. Evdeki aileden en tepedeki yöneticiye kadar, karar vericiye kadar söylenmiş bir ahlak dersi.”

EMEKLİ ALBAY HAŞİM EFE: “BUGÜNLE KIYASLAYINCA 28 ŞUBAT ÇOK İNSAFLIYDI”

Haşim Efe.

On yıldır cezaevinde bulunan Hava Harp Okulu öğrencisi Cengizhan Efe’nin babası emekli albay Haşim Efe ise 15 Temmuz sonrasında yaşanan yargılamaları eleştirdi.

Oğlunun ve diğer harp okulu öğrencilerinin müebbet hapis cezalarına çarptırıldığını hatırlatan Efe, “45 günlük asker darbeci olur mu?” diye sordu.

15 Temmuz’u askerlik ve hukuk açısından incelediğinde yaşananları anlamlandıramadığını belirten Efe, “Oğlumun suç işlediğini görseydim vicdanım rahatlayacaktı. Ama öyle olmadığını gördüm. Bu çocukların nesi darbeci?” ifadelerini kullandı.

“OĞLUM BİR SUÇ İŞLESEYDİ, CEZASINI ÇEKİYOR DERDİM, VİCDANIM RAHAT OLURDU”

Ergenekon ve Balyoz dabalarının görüldüğü dönemlerde her ay hukuksal yardım topladığını söyleyen Efe, oğluna ve diğer askerler yapılan bu adaletsizliklere hala bir anlam veremediğini aktardı. Efe;

“Fıtratı bozulmamış bir insanın vicdanı sağlıklı işler, ancak zamanla çeşitli olumsuzluklar altında vicdanın da bozulabileceğini görüyoruz. Kaosun, kargaşasının, yanlışın, doğrunun hercümerç olduğu ortamlarda vicdanların sağlıklı kalabilmesi ancak ciddi rehberliklerle mümkün. İlahi rehberlik, önemlidir. Evrensel insani değerler de vicdana rehberlik yapar. Oğlumun bir hata yaptığını görseydim vicdanım rahatlayacaktı, işlemiş bir suç, cezasını çekiyor diyecektim ve vicdanım rahatlayacaktı. Ama öyle olmadığını gördüm. Ben de emekli bir askerim. Bizzat kendim de devletin içinde, Silahlı Kuvvetlerin elinde oldum. 8 yıl albaylık yaptım. En alt seviyeden en üst seviyeye kadar birçok görevde bulundum. 15 Temmuz hadisesini askerlik ve hukuk açısından incelediğim zaman bir yere koyamadım. Hukuksal, ahlaksal, mantıksal olarak yerini bulamadım. Nedenlerini anlamadım. Sekiz yıl albay olduğum halde… Oğlum 9 yıl Silivri Cezaevi’nde yattı, bir yıldır da Adana’da tutuklu. Müebbet hapse mahkum. Yoklama var diye oğlumu çağırmışlar, görev yerine Levent’teki Akademiye gitmiş. Sabaha kadar da sırada oturup beklemiş, sonra evine gitmiş. Bir müşteki avukatı, ‘Sizin çocuklarınıza müebbet verecekler’ dediklerinde inanamadım.

“ABİDİN ÜNAL’A RASTLADIM BİR YERDE…”

28 Şubat’la kıyaslıyorum. 28 Şubat çok insaflıydı. Ben yaşadım. Askeri personelin tasfiyesini gördüm. Ama şu an kat ne kat cezalandırmalar çok insafsızca. Ben Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’a rastladım bir yerde. ‘Öğrencilerinize nsahip çıkmadınız’ dedim. ‘Darbeci olmasalar bile irtibat iltisakları vardı’ dedi. Bu öğrencilerin neresi darbeci? Yani irtibat iltisaklara ceza verin. Tamam ama niye müebbet verdiniz Hava Harp Okulu öğrencilerine? Ben bunu sordum kendisine. Cevap veremedi. Siz kendi öğrencilerinizi Yalova’daki kamptan alıp Boğaziçi Köprüsü’nde milletin ortasına bıraktınız. Bu çocuklar masum. Bu çocukların nesi darbeci?

“ERGENEKON, BALYOZ SORUŞTURMALARINDA HER AY YARDIM TOPLUYORDUK”

Ben aynı zamanda Ergenekon, Balyoz soruşturmalarında onlara hukuksal yardım olarak, her ay düzenli olarak yardım topluyorduk. Aidat topluyorduk. Komutanlar o arkadaşların hakkını, hukukunu korumaya çalışıyordu. Basın vardı, muhalefet vardı. Şimdi bir komutan, düşünün, Genelkurmay Başkanı’nı, kuvvet komutanlarını düşünün, maiyetindeki alt kademeyi ölüme göndermiş, şehit olmuş, gazi olmuş, uzuvları parçalanmış ama hakkını, hukukunu koruma konusunda kılını kıpırdatmıyor. Davacıyım. Şikayetçiyim. Öbür tarafta da şikayetçiyim. 45 günlük asker darbeci mi olur_ Müebbet verdiler. Bunu beklemiyordum. Ben devletime karşı çok müspet düşünüyordum. Komutanlara karşı da öyleydim. Ama yaşadığımız hadise böyle olmadı. Hulusi Akar kılını kıpırdatmadı.”

“GEÇEN YIL KAVUŞMAYI SAYIYORDUM, BUGÜN AYRILIĞI”

Yusuf Tarık, annesi Kezban Gül ve babası Burak Gül ile.

Kahramanmaraş’taki okul saldırısında hayatını kaybeden Yusuf Tarık Gül’ün babası Burak Gül de programa telefonla katıldı.

Cezaevinden çıktıktan kısa süre sonra oğlunu kaybettiğini anlatan Gül, “Geçen yıl bu zamanlar kavuşacağımız günü sayıyorduk. Bugün ise ayrılığımızın 66’ncı gününü sayıyorum” dedi.

Oğlunu “merhametli, vicdanlı ve hayvanları çok seven bir çocuk” olarak tanımlayan Gül, saldırıda hayatını kaybeden diğer çocukları ve öğretmen Ayla Kara’yı da anarak ailelere başsağlığı diledi:

“SADECE OĞLUMU DEĞİL, MEKTUP ARKADAŞIMI KAYBETTİM”

“672 KHK ile ihraç edildim. Emniyet personeliyim. 2 Ağustos 2025’te tahliye oldum. 5 ay 5 yıl cezaevinde kaldım. 15 Nisan 2026’da herkesin bildiği üzere, can yoldaşım, mektup arkadaşım, kendi küçük ama yüreği büyük evladımı 8 ay gördükten sonra kaybettim. Tahliye olduktan 8 ay sonra kaybettim. Tam kavuştuk, aile olduk derken bu hadise yaşandı. Takdir-i ilahi diyoruz.

“KEREM KENDİNİ ARKADAŞLARINA SİPER ETTİ”

Çeşitli cezaevlerinde kaldım; Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Antalya, en son Gaziantep. Sadece Yusuf Tarık için değil, diğer çocukları öldürülen diğer babalar için de konuşmak istiyorum. Cevdet abi, tek evladı Adnan Göktürk Yeşil’i kaybetti. Murat abi gözünden sakındığı Belinda Nur’u kaybetti. Mustafa abim, Şuranur’u kaybetti. Kerem Erdem Güngör, kendisi küçük ama koca yüreği olan Kerem, kendini kurşunların önüne atarak arkadaşlarını yönlendirip canın hiçe sayarak kendini feda etti. Zeynep Kılıç, Furkan Sancak ve diğerleri… Kahraman öğretmenimiz Ayla Kara. Rabbim mekanlarını cennet etsin. 

“ANNECİĞİM ŞEHİTLİK ÇOK GÜSEL DEĞİL Mİ”

Ben tutukluyken Yusuf Tarık annesine yoldaşlık yaptı. Oğlumla sadece 5 yaşına kadar beraber yaşadım. Emniyet mensubu olarak doğu illerinde görev yaptığım için onları sürekli memlekete göndermek zorunda kalıyordum. Ben onunla çok yaşamadım ama annesi onun ruhu gibiydi. Yusufum çok merhametliydi. İki-üç cümleyle oğlumu anlatmak istersem merhamet, vicdan, hayvan sevgisi ve Galatasaraylı olması ve satranç derdim. Markete gittiğimizde 50 liranın 30 lirası ile kedi maması alırdı. Daha ucuzları var oğlum onu al derdim,’Baba kedi de kalite mama yesin’ derdi. Pahalı olanın daha kaliteli olduğunu düşünürdü.

Çok hayalperest bir çocuktu. İnanılmaz hayalleri vardı. Kalbi iman aşkıyla doluydu. Olaydan 15 gün önce bana ‘Baba cennete gidersem her şeyi isteyebiliyormuşum orada’ dedi. İki gün önce de annesine ‘Anneciğim şehitlik çok güzel değil mi’ demiş.

“KAÇ GÜN SONRA TAHLİYE OLACAĞIMI TEK TEK KARALARDI”

Yusuf Tarık 15 Aralık 2014 doğdu. 15 Temmuz’dan sonra ben hemen tutuklandım, o zaman Yusuf Tarık 1,5 yaşındaydı, dört ay hapiste kaldım, tahliye oldum. Tahliye olduktan sonra 2018’de askerlik görevimi ifa ettim. Meslekte zaten Doğu’da görev yapıyordum. Hep ayrıydık. Yargılama sürecinde kendinizi sosyal hayata veremiyorsunuz. Yusuf Tarık cezaevinde can dostumdu. Ben hapisten çıktıktan sonra mesleğe döneceğimin hayalini kuruyordu oğlum. Yusuf Tarık benim bütün günlerimi tek tek karalardı. Şafak kağıtlarını tek tek karalardı. Her görüşün sonunda babacım seni çok seviyorum, 465 günümüz kaldı, babacım seni çok seviyorum, 100 günün kaldı, derdi. Geçen yıl bu zamanlar 40 günümüz kalmıştı. Bugün o vefat edeli 66 gün oldu. Geçen sene onunla kavuşma günümüzü sayıyordum, bugün de ayrılma günlerimizi sayıyorum.”

Türkiye’nin özlediği tablo: Farklı görüşten yedi anne, ‘Başka Bir Anneler Günü’nde’ buluştu

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin