Soğuk Savaş geri geliyor…

YORUM | MAHMUT AKPINAR

Dünya tekrar ısınıyor. SSCB’nin çöküşünden sonra kapitalist batı ABD liderliğinde tek kutuplu dünyaya hakimiyetini ilan etmişti. ABD’li siyaset bilimci Francis Fukuyama yazdığı “tarihin sonu” başlıklı makalede batının artık mutlak zafere ulaştığını, komünizm tehlikesinin bitirilip liberal yaklaşımların tarihin sonuna kadar muzaffer olacağını yazmıştı.

Komünizm tehlikesi geçince Batılı emperyal güçler yeni bir düşmana ihtiyaç duydular. Zira bütün yayılmacı, emperyal güçler “düşman”a ihtiyaç duyarlar. Bir tehdit algısı üretmeden, “düşman” konsepti oluşturmadan bazı uygulamaları icra etmek, en azından kendi halkınızı politikalarınıza ikna etmek mümkün olmaz. 11 Eylül 2001’de New York’ta İkiz Kulelere yapılan saldırılarla düşmanın adı resmi olarak konuldu. Bu düşman İslam oldu. Aslında ABD ve Batı, Müslümanların kendilerine tehdit olamayacak kadar zayıf, edilgen olduğunun farkındaydı. Ama Ortadoğu’nun yeniden dizaynı için gereken işgallere halkını ve dünyayı inandırmak için gerekçe lazımdı. İslam’ın hedefe konmadığını, Müslümanları düşmanlaştırmadıklarını söyleseler de kısa sürede her yerde pıtrak gibi biten, sivil, masum insanların kanını döken, batının metropollerinde bombalar patlatan El Kaide ve türevleri onlara bu imkanı verdi. NATO düşman kuvvetlere ait rengi komünizmi temsil eden kırmızıdan İslam’ı temsil eden yeşile çevirdi. Afganistan’dan Irak’a kadar bir dizi Müslüman ülke işgal edildi.  

11 Eylül sonrası radikal İslamcı grupların terör saldırıları ve manipüle edilmiş gerekçelerle yapılan işgaller Hristiyan batı dünyası ile Müslüman toplumlar arasındaki mesafeyi açtı, husumeti derinleştirdi. Öfkeli Müslüman gençlerde kime hizmet ettiği belli olmayan cihadist örgütlere sempati gelişti. Bu örgütler kolayca militan devşirdi. Öte yandan gerilim ve terör olayları batıda aşırı sağı, ırkçılığı yükseltti ve İslamofobiyi doğurdu. Tarihin en zayıf, etkisiz ve aciz dönemini yaşayan İslam-Müslümanlar emperyal batılı güçlerin düşman ihtiyacını karşılamak için bir süre boşluk doldurdu. Ama artık batı dünyasının, belki de insanlığın çok daha ciddi ve tehlikeli, önlem alınmazsa insanlık adına felaketler doğurabilecek yeni bir düşmanı var: Çin.

1.5 milyar nüfusuyla, tek adam yönetimiyle, muazzam askeri, nükleer gücüyle, kalabalık ordusuyla, durdurulamaz ekonomik büyümesiyle, yayılmacı dış politikasıyla Çin dünyaya meydan okuyor. Tehdit Çin ırkı değil. Dünya nüfusunun dörtte birini kontrol eden, dünyadaki üretimin yarıya yakınını yapan hukukun, ilkelerin, kuvvetler ayrılığının, etkin denetimin olmadığı tek adama dayalı Çin yönetimi. Hitler’in 50-60 milyonluk Almanya ile insanlığa nasıl belalar açtığını düşünürseniz, yaklaşan Çin tehdidini anlamak mümkün olur. 

NATO 1949 yılında İkinci Dünya savaşından sonra yayılmacı politikalar izleyen SSCB’nin işgallerini durdurmak ve çılgın diktatör Stalin’i dizginlemek için kurulmuştu. Türkiye Kore’ye asker gönderme mukabili NATO’ya 1952 yılında kabul edildi. Tek partili rejimden çok partili sisteme geçmemiz II. Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni düzenin gereği ve SSCB’den korunmak içindir.

Geçen hafta Brüksel’de yapılan NATO zirvesi kanaatimce global manada tarihi bir dönüm noktası olacak. Donald Trump döneminde tasfiyesinden bahsedilen, “beyin ölümü gerçekleşti” denilen NATO ve onun liderliğini yapan ABD, Joe Biden’la birlikte tekrar global manada inisiyatif almaya başladı. Çin tehdidi ve yayılmacılığı Pasifik’teki bütün ülkeleri kaygılandırıyordu. Ama buna mukabelede bulunması gereken NATO ve ABD kabuğuna çekilmişti, yeterli reaksiyon vermiyordu. Son NATO toplantısı demokratik dünyanın ve onun en önemli savunma gücü olan NATO’nun Çin’i resmen ve açıkça tehdit olarak gördüğü zirve oldu. NATO üyelerinin 2030 vizyonunu tartıştığı Zirvede Rusya için kırmızı çizgiler çizmek gerektiği ve yayılmacılığının tehdit oluşturduğu ifade edilse de ana gündem Çin idi. Çin’in sürekli büyüyen ve tehdit haline gelen Uluslararası kuralları ihlal eden tavırlarına karşı NATO üyelerinin çıkarlarını koruyacağı, adımlar atacağı ilan edildi. Çin’e gözdağı verildi. Büyük güç olmak istiyorsa uluslararası yükümlülüklere uyma ve nükleer güç konusunda şeffaf olma çağrısı yapıldı.

Agresif şekilde güçlenen ve yayılan, ama öte yandan hukuk, demokrasi insan hakları gibi bir kaygısı olmayan, kendini herhangi bir etik, ahlaki, dini, evrensel ilkeyle bağlı görmeyen otoriter Çin yönetimi sadece demokratik dünya için değil, bütün ülkeler için tehdit oluşturuyor. Kendisini ömür boyu lider ilan eden, dünyanın en güçlü adamı Şi Cinping bu devasa imkanları, orduyu ve gücü çılgınca bir amaç için harekete geçirirse Hitler’in binlerce katı zarar verebilir insanlığa.

ABD 1979’dan bu tarafa uyguladığı Çin’i üretim üssü görme, ortak ilişkiler üzerinden dışa açma politikasının iflas ettiğini anladı. Çin ekonomik olarak büyüdü, batının ve dünyanın üretim üssü oldu ama hala otoriter, baskıcı bir rejim. İnsan haklarından, hukuktan uzaklaşmada daha kötü durumda. Ekonomik gelişmeye paralel askeri gücünü artırıyor ve hızla silahlanıyor. Muazzam üretim gücüyle, ekonomik imkanlarla üçüncü dünya ülkeleri üzerinde siyasi ve ekonomik hegemonya kuruyor.

Çin’in dünyaya tehdit olmaması için iç ve dış denetim mekanizmaları kurulmak zorunda. Hindistan ölçeğinde dahi olsa Çin’de kuvvetler ayrılığı, denge-denetim mekanizmaları, hukuk olmazsa Şi Cinping veya bir sonraki liderin insanlığa ne tür belalar açabileceğini tahmin dahi edemeyiz. Yapay zekada, robot teknolojisinde, silah sanayinde müthiş yatırımlar yapan, mühendislik ve askeri mühendislik alanına yoğunlaşan, bilgi ve teknoloji hırsızlığı konusunda çok becerikli Çin pekala içinden bir Hitler çıkarabilir ve “dünyayı ben idare edeceğim” diyebilir.

ABD ve batılı büyük güçler bir süre bu tehdidi yok saysalar da Çin’in potansiyel tehdidini anlamış görünüyorlar. Bundan sonra batı dünyası için iki büyük rakip var Putin’le tekrar toparlanan ve yayılmacı politikalara geri dönen Rusya ve yakın zamanda dünyanın geri kalanından daha güçlü hale gelecek şekilde yükselen Çin. Rusya şimdilerde Çin’e daha yakın duruyor ve demokratik bloğa karşı otoriter bloğun parçası gibi hareket ediyor. Ama uzun erimde Çin ile Rusya’nın çıkarlarının çatışması kaçınılmaz. Bunu anlamak için haritaya bakmak yeterli. Sürekli yayılmak isteyen, ama münhasıran batıya doğru yayılmak isteyen Çin’in en büyük komşusu Rusya ve önemli oranda Rusya etkisinde olan eski Sovyet ülkeleri. Şu anda nükleer ve askeri gücü nedeniyle çatışmayı tercih etmese de Çin er veya geç Rusya ile de karşılaşacak. Rusya’nın bunu görmüyor olması imkansız. Uzun erimde büyüyen ve yükselen Çin tehdidine karşı demokratik batıyla Rusya’nın ittifakı kaçınılmaz görünüyor. En azından Rusya ortada bir yerde durmayı tercih edecek, Çin’i güçlendiren, avantajlı kılan hareketlerden kaçınacaktır.

1989 yılında SSCB’nin yıkılmasından sonra iki bloklu dünya düzeni değişmiş, ABD’nin baskın liderliğinde bir dünya kurulmuştu. Şu sıralar Çin, Rusya ve batının liderliğinde üç önemli kutup belirginleşiyor. Dünya 30 yıl sonra yeniden Soğuk Savaş yıllarına döndü. Son NATO toplantısı bunun ilanından ibaret.

1 YORUM

  1. Erdogan Alkin, Cin icin soyle demisti. Ekonomi ve refah seviyesi gelistikce, Cin halkinin refahi gelistikce insan haklari konusunda talepkar olacaklar ve Cin yonetimi de bundan kacinamayacak. (2007) Bana da mantikli gelmisti ama aradan gecen zaman da Cin yonetimi refahi kismende olsa tabana yaydi ama baskici ve kontrolor yapisini muhafaza etti. Sadece refah ile demokratiklesme olsaydi, zengin korfez ulkeleri ve Arabistan demokrasi ve insan haklarinda ust seviyelerde olurdu. Evet demokrasi ve insan haklari icin refah gerekli ama once halklarin demokrasi ve insan haklari talebi olmali.

    Insan oglu nerede olursa olsun, cebi dolunca uzun vadeli haklarindan feragat edebiliyor, kisa vadeli kazanim tatli geliyor. Uzun vadede insan haklarinin ve hukugun olmadigi toplumlarda, vatandas su akarken biriktireyim derdine dusuyor ama bir gun tum kazanimlarini muhalif bir ruzgar ile kaybedebiliyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin