Siz ‘Olay’ı hâlâ anlamamışsınız!

YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN 

İnanılmaz bir durum ama sonuç ortada; yaşanan bunca tecrübeye rağmen hala ‘olayı’ anlamayan, anlamazdan gelen hayli geniş bir kesim var.

Mesele malum: Olay TV açıldıktan 26 gün sonra kapandı. Televizyon çalışanları, patronaj ve Saray’ın ‘kayyım ekibi’ açıklamalar yaptı.

Olaya taraf olanlar ve taraflara taraftar olanlar farklı argümanlarla kendi pozisyonlarını tahkim etmeye çalıştılar ancak kimse esasa gelemedi.

Oysa ki buradaki temel mesele Olay TV’nin kapanması değildi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Havuz’un ve AKP’lilerin çok sevdiği tabirle büyük resmi anlatacağım ama Olay TV’nin kapanmasına dair birkaç not düşmekte fayda var.

Olay TV çalışanları ve kanala destek verenler hangi paralel evrende yaşıyordu anlamak mümkün değil. Son 7-8 yılda yaşanan bunca tecrübeye rağmen ‘çok sesli bir yayın’ yapabileceklerini sanmaları hayli düşündürücü.

Muhtemelen “Biz hükümeti rahatsız edecek konulara girmeyiz, onların tukaka ettiklerine biz de sallarız, böylece göze batmayız” diye düşündüler.

Ama unuttukları şöyle bir gerçek var: Erdoğan yüzde yüz kontrol etmediği, sahip olmadığı hiçbir şeye yaşam hakkı tanımaz.

Nitekim Olay TV örneğinde olduğu gibi, ‘devletçiliği’ tartışma götürmez Cavit Çağlar’a Kanal 7’den bir ekip yollayıp orayı da Havuz’a dahil etmek istediler.

Kanal 7’den Taha Dağlı, Cavid Çağlar ile görüşmeler yaptığını, 6-7 kişilik bir ekip halinde kanala geçeceklerini ve Olay TV’nin artık ‘yerli ve milli olacağını’ anlattı.

Dağlı, aralarında Ahmet Gemici’nin de olduğu birkaç kişiyle Olay TV’ye geçecekmiş ama olmamış.

Ahmet Gemici, Erdoğan rejiminin ‘nöbetçi kayyım’larından, İpek Medya’dan tanırız.

Türkiye’nin en başarılı kanallarından birini bir ayda çökertmeyi, kelimenin tam anlamıyla yağmalamayı başarmış bir ekiptir.

Sosyal medyada, sağda solsa İslamcılık yaparlar ama çalıp çırpmaktan, yağmacılıktan imtina etmezler.

Gün olur şahitleri anlatır nasıl olsa diye buraya bir virgül koyup esas meseleye gelelim.

SİZ HANGİ PARALEL EVRENDEYDİNİZ?

Olay TV’nin kapanması tabi ki trajik bir olay.

Ancak sanki böyle bir olayla ilk kez karşılaşılıyormuş gibi şaşıran, cılız da olsa bir şeyler söylemeye çalışanlara bakınca insan ister istemez “Siz hangi paralel evrendeydiniz?” demeden edemiyor.

Erdoğan’ı mı tanımıyordunuz? Medya grupları bir bir el değiştirirken burada değil miydiniz?

Tamam, bizim gazetelerin, televizyonların kapısı TOMA’larla kırılıp, gazeteciler gaza boğulurken üç maymunu oynadınız, düne kadar yayınlarınıza konuk alabilmek için uğraştığınız Mustafa Ünal gibi gazeteciler onlarca yıl hapse çarptırılırken içten içe “yiyin birbirinizi” dediniz ama o despotların sizin kapınıza gelmeyeceğini sanacak kadar saf mıydınız?

İdeolojik körlükleriniz o kadar mı gözünüzü kör etti de ayan beyan ortada olan ‘operasyonu’ göremediniz?

Buyrun size kısaca özetleyeyim:

Her siyasetçi medyayı kontrol etmek ister. Ancak Tayyip Erdoğan kontrol edeceği değil tümden sahibi olacağı bir medya düzeninin peşindeydi.

Bunun için de uzun yıllara yayılmış, komplike bir planı uygulamaya koydu.

Milyarlarca dolarlık kamu ihalelerini verdiği işadamlarından aldığı milyonlarca dolarlık rüşvetle ‘havuz’ medyasının temellerini attı.

Turkuvaz Medya Grubu artık ‘ailenin’ mülkü haline geldi.

Başına Serhat Albayrak’ı ‘medya imamı’ olarak koydu. Ardından TMSF eliyle Çukurova Medya Grubu’nu ele geçirip bunları yandaş işadamı Ethem Sancak’a verdirdi.

Durmadı ve adeta kan davası olarak gördüğü Doğan Grubu’nu Demirören’e aldırdı. Bu ‘ticaret’in parası da Ziraat Bankası’ndan alındı. Bir başka ifadeyle Erdoğan halkın parasıyla kendine medya satın almış oldu.

HAVUÇ YOKSA SOPA VAR

Patronları kamu ihalelerine girmeyen, hükümete direnebilen medya organları ise zorbalıkla kapatıldı. İpek Medya Ekim 2015, Feza Gazetecilik Mart 2016’da TOMA’larla kapıları kırılarak gasp edildi.

15 Temmuz kurgu darbesinden sonra ise Erdoğan muhalifi tüm yayınlar KHK ile kapatıldı.

Burada da durmadı.

Ele geçiremediği, satın aldıramadığı medya gruplarında ise sözde muhalif özde işbirlikçi tiplerle darbe yaptı. Mesela Cumhuriyet’te Murat Sabuncu ve bazı gazetecileri istifaya götüren süreç böyle bir operasyonun sonucuydu.

Davalarla terbiye edilen Sözcü ise AKP’nin sıkı destekçilerinden birine dönüştü. Bakmayın muhalefet yapıyormuş gibi göründüğüne; Erdoğan’ın çizdiği çizginin dışına çıkmak akıllarına bile gelmiyordur.

ALO FATİHLER HERYERDE

Erdoğan kanal sahiplikleri ile yetinmedi ve her kuruma ‘Alo Fatih’ler koydu. Gazete ve televizyonların tepesine atanan bu isimler Saray’ın ‘komiseri’ olarak konumlandılar.

Erdoğan televizyonlara çıkacak konuklardan tutun da sağlık sayfalarında girecek fotoğraflara, alt yazılara kadar müdahil oldu.

Yetmedi her kuruma muhbirler yerleştirildi.

Mesela Berat Albayrak’ın Wikileaks’te yer alan e-maillerine göre Sabah’ta Ankara muhabiri Yahya Bostan muhabirlikten çok muhbirlik yapmış.

Bostan mesai arkadaşlarından tutun da Ankara’da duyduğu her şeyi bir istihbaratçı gibi Serhat Albayrak’a raporlamış.

‘Hizmetlerinin’ karşılığını ise TRT’de yönetici yapılarak aldı.

RTÜK OLMAZSA BİK

Erdoğan’ın çok yönlü baskı sisteminde Radyo-Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Basın-İlan Kurumu (BİK) ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı (CİB) da önemli bir misyon üstlendi.

RTÜK bir elin parmağı kadar bile kalmayan az sayıdaki muhalif kanalı ağır para ve ekran karartma cezalarıyla terbiye etti.

Olur da kanal yola gelmezse bu kez ‘kapatma’ tehdidi devreye sokuldu.

Aynı şekilde Basın İlan Kurumu da yandaş gazeteleri reklama boğarken, Saray’ın hoşuna gitmeyecek bir tane bile haber yapanı ilanları keserek cezalandırılıyor.

Bu arada şunu da not düşelim.

Başta Akit, Yeni Şafak, Sabah ve Akşam gibi yandaş gazeteler ilan almak için tirajlarını şişiriyorlar. Aslında hiç basmadıkları gazeteleri 100 binden fazla satmış gibi göstererek haksız kazanç elde ediyorlar. Üstelik bu düzen yıllardır böyle. Ekranlarda din sömürüsü yapan bu isimler ve patronları yıllardır tüyü bitmemiş yetimin hakkını çalıyorlar.

Eğer bu ara birisi ‘bir şey yapmak lazım’ diye düşünüp Saray’ın Havuz’una dahil olmayacak bir kanal kurmak isterse de lisans alamıyor.

Nitekim lisans başvurusu sümenaltı edilen kanallar var.

Bir de Fahrettin Altun sansürü var. 4 maaşı ve kaçak yapısıyla gündemden düşmeyen Altun’un başında olduğu Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı gazetecilerin basın kartlarını iptal ederek onları çalışamaz hale getiriyor.

Bütün şartları taşısanız bile basın kartınız verilmiyor. Basın kartınız olmadığı zaman da başta TBMM olmak üzere birçok kuruma giremiyor, işinizi yapamıyorsunuz.

SERHAT ALBAYRAK’IN SANAL TETİKÇİLERİ

Erdoğan’ın ‘ya biat et ya da yok ol’ politikasının bir diğer ayağı ise Aktroller.

Aktroller sanıldığı gibi sadece AKP politikalarının sosyal medyada PR’ını yapmak için kurulmadı. AKP lobisi amaçlardan sadece biriydi.

Aktroller’in bir kısmı muhalif gazetecileri hedefe alarak yapılandırıldı.

Sistem iki ayaklı kuruldu. Önce Serhat Albayrak’ın fonladığı MedyaGündem ve SonTV gibi tetikçi sitelerle gazeteciler hedefe oturtuldu.

Serhat Albayrak’ın OdaTV’den transfer ettiği Tutkun Akbaş ve çetesi Erdoğan’ın huzurunu kaçırabilecek, aleyhine haber yapabilecek gazeteciler hakkında akla hayale gelmedik yalanlar yazdı, iftiralar attı.

AKP’li belediyelerin bünyesine gizlenen ya da hükümetin desteklediği vakıfların perdesi arkasına saklanan bu Aktroller gazetecilere yönelik saldırıları organize ettiler.

Cem Küçük gibi tetikçi tipler açıktan hedef gösteren yazılar yazdılar.

Gazetecilerin bir kısmı baskılar ve tehditlerden dolayı sustu. Bir kısmı ise zaten Saray’a kuyruk sallamaya meyilliydi, biraz baskı görünce Erdoğan’ın çiğneyip attığı ‘Fetö sakızını’ herkesten çok çiğnedi.

Özetle:

Olay TV’nin kepenk indirmesi sıradan, tekil bir olay değildir. Erdoğan’ın ‘ya biat et ya yok ol’ politikasının sonucuydu.

Şimdi gelelim işin bam teline, bir başka ifadeyle kitabın ortasına.

Yaşanan bunca tecrübeye rağmen hala büyük resmi doğru göremeyen hayli geniş bir kesim var.

İlk ve temel yanlışı 17-25 Aralık’ta yaptılar.

Daha doğrusu ‘fırsatçı-çıkarcı’ olmayı tercih ettiler. Ortaya dökülen rezaletin Erdoğan’ı yıpratacağını biliyorlardı. Ancak ‘Hükümet-Cemaat kavgası’ söylemini de canhıraş desteklediler çünkü Erdoğan yıpranırken Cemaati de yıpratacaktı.

Böylece sevmedikleri iki toplumsal kesimden birden kurtulacaklardı.

Biz o günlerde “Bu hükümet Cemaat meselesi değil. Erdoğan tek adam rejimi inşa edecek, buna engel olarak gördüğü bir kesimi imha ediyor” dediysek de dinlemek istemediler.

Bugünkü medya düzeninin yolu İpek Medya ve Feza Gazetecilik baskınları ile döşenirken üç maymunu oynadılar, içten içe sevindiler. Düne kadar beraber oturup kalktıkları, yayınlarına konuk etmek için çabaladıkları gazeteciler bir bir tutuklanırken onların adını bile anmadılar.

Hâlâ da anmıyorlar.

Çünkü ideolojik körlükleri itiraf edemeyecekleri kadar derin. Erdoğan kendi mahallelerine gelmese ‘öteki mahallede’ yaşanan soykırıma duyarsız kalmaya devam edecekler.

Gülen Cemaati, daha önce Ermeniler ve Alevilerin yaşadığı, Kürtlerin hala yaşamakta olduğu devlet zulmüne en ağır şekilde maruz kalmış gruptur.

Mesele hiçbir zaman ‘Hükümet-Cemaat kavgası’ olmadı. Bugün tukaka edilen Gülen Hareketi, Erdoğan’ın Türkiye’yi götürmek istediği yeri görüp ilk ve en ciddi itirazı yapmıştı ama nefesi yetmedi.

Bugün “Olay TV kapandı, demokrasi yok” diye ağlaşanların önce bu realiteyi kabul etmesi gerekir.

Çünkü sorunun kaynağını doğru teşhis edemezseniz, doğru tedaviyi de başlatamazsınız. Hala ‘olayı’ anlayamamışsanız bize de ‘size kolay gelsin o zaman’ demek düşer.

1 YORUM

  1. “Kızıldeniz kapanmadan” anlamayacaklar da. Ancak yine anlaşılmayan bir nokta var; onlara kolay gelsin deyip kenardan ayak ayak üstüne atıp izleme gibi bir durum olmuyor maalesef. Kızıldenizin ortasına bizi de sürüklüyorlar. Batarken bizi de aşağı çekiyorlar.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin