Siz bu rejimin neresindesiniz?

Diyarbakır'da kayyım protestosuna polis müdahale etti.
Diyarbakır'da kayyım protestosuna polis müdahale etti.

YORUM | PROF. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Rejim Diyarbakır, Mardin ve Van belediye başkanlarını görevden aldı ve Türkiye’de yeninden demokrasi tartışmaları başladı. Olaylara sistematik ve bilimsel bakmayı başaramayan Türkiye kamuoyu, adeta böyle bir şey ilk kez oluyormuşçasına afalladı. Ardından çeşitli tepkiler geldi doğal olarak. “Bu demokrasimize vurulan büyük bir darbedir!” türünden açıklamalar, köşe bucak sosyal medya mecralarında karşımıza çıkmaya başladı – zaten başka nerede karşımıza çıkacaktı ki, neticede kanalizasyon medyasında bu tür bir olayın haber değeri bile yoktu! Esasında kanalizasyon medyası tatlı su aydınlarına göre çok daha gerçekçi hareket ediyor. Rejimin adını telaffuz etmeseler de, uygulamalarını savundukları dil itibarıyla faşizmin neredeyse sözlük tanımını yapıyorlar. Israrla “Türkiye’de demokrasi vardır!” diyenlerin alacağı büyük dersler var bu tutumdan. Nitekim her gün yeni bir gerçekliğe uyanan şaşkın ördekçik gibi olmayanlar zannedersem görevden alınan ve yerlerine kayyım atanan belediyeleri de, halen içeride gün sayan Selahattin Demirtaş ve onlarca diğer HDP’li vekili de anımsayacaktır. Ve gerçekten kaçmak olanaksızdır. Türkiye’de seçimler prosedüreldir artık.

Prosedürel seçimlerin olması otoriter ve yarı otoriter rejimleri için stratejiktir. Yirmi Birinci Yüzyıl’da her rejim demokratik olduğunu ileri sürer. Demokrasi bir bakıma siyaset literatüründeki en afakî, en belirsiz terimdir. Bu aslında bir yüzyıl önce de çok farklı değildi. Birçok diktatörlük ve diktatör demokrasi kavramını ve halk iradesini kutsayarak iktidarlarını devam ettirdi. Katı ve yumuşak, kanlı ve kansız, ideolojik veya pragmatik, birçok otoriter rejim demokratik halk iradesinin sağladığı meşruiyet zemini üzerine iktidar inşa etti ve onu konsolide etti. Doğu Bloku’nun Sovyet güdümündeki uydu devletleri de demokrasi kavramına atıfta bulunmuyorlar mıydı? Gerçekten de örneğin Komünist Almanya’nın adı Demokratik Almanya Cumhuriyeti değil miydi? Baskıcı ve insan hakları gündeminde bile olmayan totaliter komünist ve sosyalist rejimler kendilerini “halk demokrasisi” olarak adlandırmadılar mı? Batı’daki insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik açık toplumları “burjuva demokrasisi” diye aşağılamadılar mı? Dün de bugün de demokrasi üzerinde anlaşılamayan, ancak kimsenin de feragat etmek istemediği bir kavram işte.

Günümüz Putinizm rejiminde de, Çin Komünist Partisi’nin sosyal-faşist sisteminde de sonuçta seçimler var! Önemli olan, seçimlerin başına getirdiğimiz iki sıfat: adil ve özgür! Evet; demokrasilerin püf noktası seçimlerin adil ve özgür olması! Nedir seçimleri adil ve özgür yapan peki?

Rejim koalisyonu ağır bir yenilgi almıştı

Sasha Baron Cohen’in meşhur diktatör filminde olduğu gibi, bir koşu yarışına benzetirsek eğer seçimleri, yarışın başlangıcından sonuna kadar adil olmayan koşullarda gerçekleşen bir müsabakanın adil olduğunu söyleyebilir miyiz? Türkiye’de seçimler işte bu koşullarda gerçekleşmişti. Ve bu olumsuzluklara karşın, yani seçim adil ve özgür olarak nitelenmekten fersahlarca uzak da olsa, muhalefet büyük başarı elde ederek birçok beldede yerel yönetimlerin başına gelmişti. CHP’nin adayları Batı’daki büyük kentlerde Kürt seçmenlerinin desteğini de arkalarına alarak seçimleri kazanmışlardı. Doğu ve Güneydoğu’daki Kürt bölgelerinde ise HDP’nin adayları kimi yerlerde yüzde yetmişlere ve altmışlara dayanan oranlarla – yani ezerek – belediyelerin başına geçmişlerdi. Yani ez cümle, Türkiye seçim sistemi adil ve özgür olmamasına karşın, rejim koalisyonu ağır bir yenilgi almıştı.

Diyarbakır'da kayyımı  protesto edenlere polis tazyikli suyla müdahale etti.
Diyarbakır’da kayyımı protesto edenlere polis tazyikli suyla müdahale etti.

Şimdi yaşanan gerçeklik, bu başarı sonrası muhalefetin kapıldığı zafer sarhoşluğunu bitirdi. Sert bir duvardır çarpılan, her ne kadar yaşanan dramdan ders alınmasa da. Esasında belki de olanı görüyorlar da, görmemek işlerine daha fazla geliyor, ne dersiniz? Çünkü görmezden gelmezlerse gündeme getirecekleri gerçek, kendilerini sistem dışına itecektir! Nedir o gerçeklik? Uzaktan liberal demokrasi kuramının fikir babaları fısıldıyor işte, bakın kulak verin: seçimler tek başına demokrasi için yeterli değildir. Önemli olan, o seçimlerin “adil ve özgür” seçimler olmalarını sağlayacak ortamın bulunmasıdır.

Biz bu ortama demokratik ortam diyelim isterseniz.

Demokratik ortamı sağlamak, öyle iki kelimeyle demokratik ve ortam yazmaya benzemez. Çok karmaşık ve birbiriyle bağlantılı, hassas bir takım koşulların aynı anda tezahür etmesiyle sağlanıyor demokratik ortam. Haydi, başlayalım o halde. Birincisi ve belki de su molekülünün içindeki hidrojen atomu kadar esasa ilişkin olanı, temel insan hak ve özgürlüklerinin sağlanması! Yani düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğünden bahsediyorum. Bu özgürlük inanç özgürlüğü ile de bağlantılıdır, basın özgürlüğü ile de. Özgür medyanın önemi herhangi bir işleyen demokraside tartışılmaz. O halde ikincisi de özgür medya (basın özgürlüğü) oldun, olmaz mı? Bu temellerin olmadığı bir atmosferde özgür bir siyasal rekabetten söz edilebilir mi? İktidar eleştirilemeden partiler ve adaylar nasıl rekabet edebilir? Demek ki rekabet de önemliymiş. O halde yazalım mı, kayda geçsin? Üçüncüsü siyasal rekabetin olmasıdır. Yani partiler ve çıkar-baskı grupları olacak, bunlar özgürce iktidarı eleştirebilecekler. Daha önceki maddelerin sağladığı atmosferde, seslerini özgür medya üzerinden hedef kitlelerine duyurabilecekler. E, diyelim bunların hepsini sağladık. İyi de, devleti yöneten parti ve lider farz edelim o kadar güçlü ki, devletin olanaklarıyla fiilen bu özgürlükleri kısıtlıyor. Ne yapacağız? Siyasi karar alıcıların da yasalara tabi olması bu nedenle önemli. O zaman işte size bir dördüncü kriter: yasa önünde eşitlik ve tarafsız-bağımsız yargı. Bu olmaksızın, yukarıda ele alınan hiçbir koşul kalıcı olamaz! Diyelim bunu da sağladık. İyi de bunu sağladıktan sonra, ya lider veya parti gücünü kullanarak yargıçları korkutur, onları tehdit eder, onlara şantaj yapar veya başka şekillerde kendisine bağlarsa, nasıl yasa önünde eşitliğin gereği yapılacak? Yani lider kendisini mesela yasaların üzerinde görürse, yargı nasıl bu lidere karşı dik durabilir? Bu soru bizi beşinci bir kritere yönlendirir, ister istemez: güçler ayrılığı! Yani lider ve partisi siyasi yürütmeden sorumlu olacak. Yargı, bu gücün etki ve sorumluluk alanı dışında yer alacak. Bu sayede, siyasal karar alıcılar da herkes gibi yasalara tabi olacak! Hukukun dışına çıktıkları zaman bağımsız yargı gereğini yapacak.

ABC’si bu asında

Tek başına hiç biri karmaşık olmayan bu kıstasların hepsinin aynı anda gerçekleşmesi – elbette diğer onlarca irili ufaklı kuralların yanında! – ciddi zorluklarla dolu bir jonglörlük gerektiriyor. İşin özü, bunların salt bir anayasa veya yasa metniyle sağlanması da imkânsız. Öyle ya, Kopenhag Kriterleri çerçevesinde tüm bu kıstasların ve standartların yasal formülasyonları, Türkiye hukuk mevzuatında zaten mevcut! Sorun uygulama! Günter Verheugen’in kulakları çınlasın, 2004-2005 döneminde Türk muhataplarına az telkin etmedi, Kopenhag Kriterleri’nin uygulanmasının, yasal transformasyondan çok daha önemli olduğunu!

Bugün rejim bir gecede seçimle işbaşında olan yerel yöneticileri görevden alabiliyor! Üstelik bu uygulama son üç yıldır defalarca yapılmış! Dahası, ötesi berisi var mı kardeşim? Selahattin Demirtaş, onlarca Kürt vekil, yüzlerce yerel yönetici hapiste! Ve bugün Diyarbakır, Mardin ve Van’da olan, bu arkadaşları çok sinirlendiriyor! Albert Einstein’ın dediği gibi, zekâ sorunu hata yapmamak değil, yapılan hatadan der almamak, öğrenmemek!

HDP yetkilileri “demokrasiye verilen zarar” falan diye gevelemişler!

Bazıları Kayyum atama şartlarının oluşmadığı türü argümanlarla zırvalıyor. Yani görevden alabilirsin, ama daha koşullar oluşmadı demeye getiriyorlar. Zavallı ve korkakça yorumlar bunlar. Susun daha iyi! Davutoğlu gibi “ileri gelenler” (!) milli iradeden ve demokrasiden dem vurmuş! Yahu, sen daha kendi iradene ve şahsiyetinin gereğine sahip çıkamamışsın, sana mı kaldı milli irade vaazı vermek!

HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor.

Perinçek kararı övüyor. SS ne demişti? “Size devleti tanıtacağız!”. Devlet bu işte! Mesele ne biliyor musunuz? Adamlar tanıtmak için ellerinden geleni ardına koymuyor. Demirtaş mahkemede “FETÖ’nün” yaptığı kumpastan bahsetmiş, rejim diskuruna biat ettiğini göstermişti. CHP zaten başından beri rejimin kontrollü muhalefeti rolünde! Rejim koalisyonuna göz kırpıyor. Arada Başak Demirtaş’la görüşen Kılıçdaroğlu’nun ve İmamoğlu’nun eşi üzerinden kamuoyunun biriken gazı alınıyor falan. Fakat bu vodvil rejime teslim olmuş zavallı, içler acısı bir “muhalefet”i örtmüyor, kamufle edemiyor. Kitleler devletlerini tanımaya devam ediyor. Oysa siyasetin kurtları, o devletin zaten içindeler.

Türkiye anayasasız bir rejim tarafından yönetiliyor. Kayyum kararı bu rejimin gereğidir. Rejime bütünüyle karşı çıkmadan kayyum kararına itiraz ediyormuş gibi yapmak, artık kimseyi kandırmamalı. Soralım mı cesaretle o halde: “Kardeşim! Siz bu rejimin neresindesiniz?”.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin