Şiddet kültürü

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Devletin en başta gelen işlevlerinden biri, vatandaşlarının can ve mal güvenliğinin sağlanmasıdır. Bu durumda, kim bugün Türkiye devletinin en birincil görevlerini yerine getirdiğini iddia edebilir? Gerek politik meselelerde, gerekse de sosyo-kültürel fay hatlarında, şiddet sarmalının hızla büyüdüğüne ve yaygınlaştığına tanıklık ediyoruz. Bu, büyük bir çöküştür aslında. Bireylerin kafalarında oluşturdukları “devlet imajının” yok oluşundan başka bir şey değildir. Ve bu, çok tehlikelidir.

Şiddetin müeyyideye tabi tutulmaması – şiddete yaptırım getirilmemesi – kişiler üzerinde farklı etkiler yapar. En başta gelen etki, şiddetin katlanarak gücünü arttırmasıdır. Şiddet bu yolla bir sarmal haline gelir. Tıpkı küçük bir kartopunun yuvarlandıkça büyüyerek yıkıcı bir çığa dönüşmesi gibi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Şiddetin belki de en tehlikelisi, devletin şiddet aparatına dönüşmesidir. Devletler şiddet tekelini kendi güçleri altında toplamış sosyal oluşumlardır. Devletin şiddeti, diğer şiddet kaynaklarına göre farklılık arz eder. Devlet şiddeti meşrudur. Meşruiyeti, kanunilikle karıştırmamak gerekir. Kanunilik, yani yasallık, tüm devletler için prosedürel nitelikte bir özelliktir ve devletin olmazsa olmazıdır. Fakat meşruiyet, hem kanuniliği, hem de bu kanuniliğin doğru ve yerinde olduğuna dair olan inancı kapsar. Mesela Nazi Almanya’sı, yaptığı Yahudi soykırımını kanunlara dayandırmaktaydı. Fakat bu kanunların meşruiyeti yoktu. Meşruiyetin temellerinden biri, evrensel etik kıstas ve ölçütlerdir.

Her türlü kültürel farklılıklarına karşın, insanlık büyük oranda asgari müşterekler temelinde “doğru-yanlış” ayrımında uzlaşır. Mesela her insan toplumunda, masum birinin cezalandırılması yanlış kabul edilir. Normal parametreleri bu nedenle insanlığın ortak noktası, aklıselim ve rasyonelliğin de temelidir. Rasyonel insan davranışı, insaniyetin oluşturmuş olduğu tüm kurumların temelidir. Ve işte etik ve rasyonel aklın ortaklığı medeniyet çabasının da temel taşıdır. Medeniyet, normatif (olması gereken) ile rasyonel (akılla kavranabilen, mantıklı olan) arasında bağ kurmadan gerçekleşemez. Devletler için bu bağ, yasallık ve meşruiyet arasındaki ilişkidir. Ve şiddetin reddi, devletin şiddet kullanma hakkını kendi tekeline alması gerçekleşmeksizin meydana gelemez. Şiddetin yaygın olduğu toplumlarda devlet etkinliğini yitirir. Fakat şiddetin yasalara ve meşru zemine dayanmaksızın bizzat devletçe uygulandığı toplumlar, tümüyle zıvanadan çıkar. Başka bir ifadeyle, şiddetin yaygınlığı bir alt derece problemidir. Fakat şiddetin yaygınlığının yanında, bizzat devlet organlarınca da şiddetin yasal ve meşru zemin dışında, keyfen uygulanması (yasalardan bağımsız ve kopuk uygulamalar), toplumun toplum olma temellerini sarsar.

Bugün Türkiye’de ikincisi söz konusudur. Türkiye her zaman bir şiddet toplumuydu. Fakat şiddetin bu denli yaygınlaşması, devletin yasallıktan ve meşruiyetten kopuşunun yaşandığı dönemlerde tavan yapmıştır. Tarih, bunun acı örnekleriyle doludur. 1915 Ermeni Soykırımı, 1920’lerin Pontus Rumları Katliamı, 1930’ların Dersim Katliamı gibi, yirminci yüzyılın başlangıcındaki ilk on yıllar, Türk devletinin yasal ve meşru olmayan şiddeti kurumsallaştırdığı dönemlerdir. Cumhuriyet’in temelleri, bu şiddet sarmalı üzerinde bulunmaktadır.

Bu Osmanlı-Türkiye miras ilişkisi, en çok düzensiz şiddet uygulamalarında – patolojik nefret, ötekileştirme, asimilasyon, zenofobik ve ırkçı tarih yazımı, endoktrinizasyon amaçlı müfredat ve eğitim politikaları gibi temellerle kurgulanan uygulamalardan bahsediyorum – göze çarpmaktadır. Buna göre, devletçe hedef gösterilen grupların şiddete maruz bırakılmaları olağanlaştırılmakta ve sıradanlaştırılmaktadır.

Bugün başka kanıta gerek var mı? TSK’nın ağır silahlarının iktidar aparatı haline gelmiş istihbarat örgütünün kullanımına verilmesi yasallaştırılıyor. Türkiye’de organize suç örgütleri ile rejim arasında somut bağlantılar kurulmuş durumda. Emniyet birimlerinde aşırı-sağcı faşizan ülkücü unsurlar kontrolü ele geçirmiş haldeler. TSK’dan abrakadabra yöntemlerle, kumpasa getirerek, kontrollü bir darbe kalkışması ile “temizlediklerini” iddia ettikleri amiral-general kadrosunun yerine, kendilerine Avrasyacı denen, Rusya-Çin yönelimi taraftarı, yayılmacı ve pro-Kemalo-faşist bir hizip, TSK’yı kendi çiftliklerine çevirmiş bulunuyor. Ordudaki kurmay kadroların yüzde yetmişlere yaklaşan oranlarda ihraç edilerek, sudan gerekçelerle kodese tıkıldığı, Harp Akademilerinin başına ise askerliğini bedelli yapmış İslamcı bir badem bıyıklının “komutan” atandığı bir dönemdeyiz. Devletin devlet oluşunun temelleri bu yollarla ortadan kaldırılırken, diğer taraftan devletin muhaberatlaştırılması seri adımlarla gerçekleştiriliyor.

Artık devlet tarafsız değildir. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na bir şehit cenazesinde gerçekleştirilen saldırı, bir linç girişimi ve bir gözdağıydı. Bugün bunun bir benzeri, Gelecek Partisi kurucularından Selçuk Özdağ’ın ve MHP genel başkanı Devlet Bahçeli’yi eleştiren diğer bazı eski “ülkücülerin” başına gelmiştir. Saldırılar ciddidir. Bunlar gözdağıdır. Tasvip edilmeleri elbette düşünülemez. Şiddetin her türü reddedilmelidir. Bu etik kurallar bir tarafa bırakılacak olursa Türkiye bir iç savaş ortamına doğru kayacaktır.

Fakat burada önemli bir noktanın altını çizmek gerekiyor:

Türkiye, şiddete devlete rağmen kaymıyor. Devlet yüzünden kayıyor! Bu devletin devlet olmaktan çıkışı, Sur ve Cizre kokmaktadır. Sınır ötesi askeri operasyonlar kokmaktadır. Sınır ötesine MİT eliyle silah ve mühimmat kaçırma operasyonları kokmaktadır. Suriye’ye Avrupa’dan, Rusya’dan ve Orta Asya’dan cihatçı gönderme operasyonları kokmaktadır. Roboski ve Rojava’ya yönelik Kürt fobisi ve nefreti kokmaktadır. Çifte standart kokmaktadır. Dahası, bu devletin devletlikten çıkışının özünde, 17 Aralık 2013’te suçüstü yapılan badem bıyıklı “kul hakkı retorikçisi” aç İslamcıların ahlaksız yolsuzlukları ve bundan kaynaklı suçlarının üzerini örtebilmek için derin yapılarla yaptıkları kirli ama karlı kazan-kazan pazarlığı vardır. Sonunda bu olan bitenler, herkesin istediğini yapabildiği bir çiftliğe çevirmiştir ülkeyi.

Bu çiftlikte, herkes kendi borusunu öttürmekte, bunu da devletin toleransı, göz yumması, hatta bazen de desteği ile yapmaktadır. Yargı ve kolluk güçleri, bu vodvilin ucuz ve sayıları mebzul, değersiz figüranlarıdır. Herkesin birbirine her an ihanet edebildiği, güç mücadelelerinin artık yasal ve hatta medeni olmaktan tümüyle koptuğu bir tür Mad Max filmi gibi olan bu ortamda, tek güvenilir şey, kaba güçtür. Fiziksel kaba gücü kullananın, devletle kurduğu ilişkiler temelinde müeyyide riskinin bulunmadığı bu ortam, rejime itaat ve sadakat devşirmektedir. Dahası, her güç paydaşına ileride “iktidarlı istikballer” vaat etmektedir. Erdoğan sonrasının hummalı ve şehvetli hazırlıkları ile, diğer gruplarla kurulmuş bulunan güç dengesinin erken vakit bozulmasından duyulan derin korku arasında, bir tür kötüler ittifakı, bu şiddet toplumunun ana aktörlerini oluşturuyor. Erdoğan gibi, Bahçeli gibi, Perinçek gibi birtakım figürlerin bedenselleştirdikleri bu kirli ve çirkin devletlû aktörler, Türkiye’yi kontrol ediyor.

Söz konusu olan bir şiddet kültürüdür. Politik kültür artık fiilen şiddete açık bir hal almış görünmektedir. Güç mücadelesinde oyların değil silahların konuşabileceği ihtimali, Türkiye toplumunu fazla korkutmuyor. Çünkü bu işler, çok imrendikleri Rusya’da veya Ortadoğu’da bu şekilde yürüyor. Siyaset, bu bir avuç sefil aktörün oyun alanı haline gelmiş durumda ve artık insanlar siyasetin çok tehlikeli bir şey olduğunu biliyor. Bilmeyenler de, hapishanelerdeki zavallı rehinelere, izbeliklerde bağırsaklarına cisim sokularak işkence edilen, iç organları parçalanıp ölen garibanların kederli kaderlerinde, Ege’de boğulup yiten minik çocuklarda, kanser olup bağırarak ölen Haluk Hoca’ların dramında bu gerçekleri görüp susuyor.

Ne Cizre’de ve Sur’da bombalanan gariban Kürtler, ne helikopterden atılan yaşını başını almış ihtiyarlar, ne siyasilere yapılan linç girişimleri ve suikastler, ne Hrant Dink’ler ve Tahir Elçi’ler, ne Karlov suikastleri, ne Sivas katliamları, ne Ermeni Soykırımı ve Pontus Rumlarının dramı, bu kana susamış devletin iştahını kesebildi. Ne Uğur Mumcu ve Turan Dursun’lar, ne Bahriye Üçok’lar ve Abdi İpekçi’ler, ne Mustafa Suphi’ler ve Zilan Deresi katliamları, ne 6/7 Eylül Pogromları, ne Bahçelievler ve Maraş Katliamları, ne Zirve Yayınevi katliamı ve Rahip Santaro suikasti yetti! Hep arkası geldi. Hep bu yollara başvuran, daha doğrusu tenezzül eden, sinsi ve gaddar, ceberut ve kanunsuz bir devlet, fırsatını bulunca hortladı. Bugün, bu devletin en anayasasız ve en yasalardan kopuk, en pragmatik ve en fırsatçı, en gayri-ahlaki ve gayri kanuni, en çok başlı ve fesat tezahürünü yaşıyor Türkiye insanları.

Sahnesi, mizanseni, senaryosu, dekoru, oyuncusu, yapımcısı ile beraber şiddet kültürü ürünü olan ucuz ama acılı, kötü bir Ortadoğu korku filmi bu! Ve bu korku filminde hiç kimse güvende değil!

1 YORUM

  1. 15 Temmuzda dökemedikleri kanı planlarından çıkarmış değilleri, şartların oluşması için zorluyorlar. Erbakan ne demişti?…

    15 Temmuz ve sıradaki plan, 1960 ve 1980 darbelerinin farklı bir kombinasyonu olacak gibi. Belki kronoloji yer değiştirecek. Amaç ve sonuç açısından bakınca çok benzer olabilir. Ancak sıradaki olayın neticesi hakkinda kesin bir şey demek zor, denklemedeki parametrelerin agirlik faktörlerini kestiremiyorum. Bu konuda veri yeterli değil, en azından benim için.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin