Şia’nın imamet (Devlet Başkanlığı) telakkisi

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Şia’nın imamet meselesiyle ilgili görüşleri, hem İslâm dünyasındaki bir kısım algı ve düşüncelerin hem de siyaset alanındaki bazı pratik uygulamaların şekillenmesinde önemli etkiye sahip olmuştur. Şia’nın imamın (devlet başkanı) vasıflarıyla ilgili ortaya koydukları temel yaklaşımlar bilinmeden ne İslâm siyaset düşüncesini bütünüyle anlayabilmek ne de günümüz Müslümanlarının siyasetle ilgili zihinlerinde yer eden bir kısım algı ve kavrayışları açıklayabilmek mümkün değildir. Bu açıdan bu yazımızda Küleynî (ö. 329), Kummî (ö. 381), Şeyh Müfid (ö. 413), Tûsî (ö. 672), Hıllî (ö. 726) ve Meclisî (1110) gibi önde gelen Şiî ulemasının eserlerini esas alarak Şia’nın imametle ilgili ortaya koymuş olduğu temel görüşleri izah etmeye çalışacağız.

Burada ele alacağımız görüşler günümüzde Şia’nın en etkili ve en yaygın kolu olan İmamiyye/İsnâaşeriyye mezhebine aittir.

Şunu da hatırlatmakta fayda var: “İmam” ve “imamet” kelimelerini konu hakkında detaylı bilgisi olmayan kimselerin rahat anlaması adına parantez içerisinde kısaca “devlet başkanı” ve “devlet başkanlığı” şeklinde açıklasak da esasında Şia’nın imama yüklediği mana ve ondan beklediği vazifeler bunun çok daha ötesindedir. İmamın sözlük anlamı önder, lider demektir. Şia’ya göre imam hem dünyevî hem de dinî işlerin tanziminde -sadece devlet sınırları içerisinde yaşayan vatandaşların değil- bütün Şiîlerin başkan ve lideridir.

Şia’da İmametin Önemi

Şia’nın imamla ilgili dile getirdiği şart ve vasıfları ele almadan önce kısaca imamet meselesinin Şia’da nasıl bir yere sahip olduğunu hatırlatmak meselenin daha iyi anlaşılması adına faydalı olacaktır. Şia, Ehl-i Sünnet’e göre fer’î bir mesele olan imameti, itikat esaslarından birisi hâline getirmiş, hatta onu doktrinlerinin temeline ve merkezine yerleştirmiştir. (Tûsî, Risale-i İmamet, s. 14) Bu yüzden “Şiilik” denildiğinde ilk akla gelen mesele, imamet olmuştur. İsnâaşeriyye Şia’sının aynı zamanda İmâmiyye olarak isimlendirilmesinin sebebi de budur.

İlk ortaya çıktığı birkaç asırda durum böyle olmasa da zamanla bir kısım faktörlerin etki ve zorlamasıyla imamet, Şia’ya karakteristik rengini kazandıran en önemli mesele hâline gelmiş ve mezhebin ana eksenini oluşturmuştur. Dolayısıyla imamet meselesiyle ilgili yaklaşımları bilinmeden Şiîliğin anlaşılmasının mümkün olmadığını da burada hatırlatmak gerekir.

Antrparantez şunu da ifade etmeliyiz ki Sünnî ulemanın imamet meselesine kelam kitapları içerisinde yer vermelerinin sebebi, Şia’nın konuyla ilgili bu tutum ve düşünceleridir. Kelamcılar, konu etrafında serdettikleri görüşleriyle, imameti itikadî bir mesele olarak ele alan Şia’ya cevap vermek ve konuyu asıl oturması gereken zemine oturtmak istemişlerdir. Yoksa bazılarının zannettiği üzere imametin kelam kitaplarına girmesinin sebebi, onun itikadî hükümler ölçüsünde önemsenmesi ve yüceltilmesi değildir. Nitekim konuyla ilgili eser yazan müellifler açıkça imametin itikadî bir mesele olmadığını beyan etmiş, imamın seçimi ve vasıflarıyla ilgili dile getirdikleri görüşleriyle de dolaylı olarak Şiîlere cevap vermişlerdir.

İmamın Tayini

Şia’ya göre Hz. Ali ve ondan sonraki imamların tamamı nas ve ilâhî tayin usulüyle belirlenmiştir. Onlara göre Hz. Ali, Gadîr-i Hum’da “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.” (Tirmizî, Menâkıb, 19) hadisiyle bizzat Allah Resûlü tarafından imam tayin edilmiş, Hz. Ali ve ondan sonraki her bir imam da kendisinden sonra gelecek olan imamı yerine varis bırakmıştır. Şiiler, pek çok âyet ve hadisi de başta Hz. Ali olmak üzere imamların meşruiyetini ispat etme adına tevil ve tefsir etmeye çalışmışlardır.

Dolayısıyla Şia’ya göre Müslüman bireylerin imam olacak kişiyi seçmeleri hiçbir şekilde söz konusu olamaz. Zira -daha sonraki açıklamalarımızda da görüleceği üzere- onlar nazarında devlet başkanlığının da ötesinde manevî ve ruhanî bir kısım yüce makamlara sahip olan ve üstün bir kısım yetkilerle donatılan imamın normal insanlar tarafından seçilebilmesi mümkün değildir. Dahası imamların günahsız olması zaruri olup, bu da ancak Allah tarafından bilinebilir.

Mesela ilk dönem Şiî âlimlerinden birisi olan Küleynî, imamet müessesesinin, ümmetin seçimine bırakılamayacak ölçüde yüksek bir makam olduğunu ifade etmiştir. Ona göre Müslümanlar tarafından imamın kıymet ve mevkiinin bilinmesi imkânsız olduğu için onun doğrudan Allah tarafından tayin edilmesi gerekir. Allah tarafından tayin ise ya bir peygamber ya da bir imam vasıtasıyla gerçekleşir. Zira Allah, onlara kendilerinden sonra kimin imam olacağını beyan eder. (Küleynî, Usûlü’l-kâfî, 1/99, 286)

Şia, imamın nas ve tayin yoluyla belirlenmesini değişmez bir esas olarak kabul ettiği gibi, tayin edilecek imamın da Ehl-i Beyt’e mensup olmasını zaruri görmüştür.

İmamların Özellikleri

Daha önceki yazımızda İslâm’a göre devlet başkanının sahip olması gereken liyakat, adalet, ilim ve güvenilirlik gibi bir kısım özellikleri ele almaya çalışmıştık. Ne var ki -aşağıdaki izahlardan da anlaşılacağı üzere- Şia’nın konuyla ilgili yaklaşımları oldukça farklıdır. Onlara göre din ve dünyaları hususunda insanlara önderlik yapacak olan imam, günahlardan korunmuş (masum), teşri yetkisine sahip, yaşadığı çağda kendisinden daha üstün kimse bulunmayan, peygamberlik makamının temsilcisi, hatta gaybı bilme gibi bir kısım ilahî sıfatlara sahip olan bir kişidir. Şimdi burada ifade edilen özellikleri kısaca açıklayalım.

a) Masumiyet

Şia’nın üzerinde ittifak ettiği görüşe göre Peygamber’in vekil ve varisi konumunda olan imamlar tıpkı peygamberler gibi ismet sıfatına sahiptirler (masumdurlar). Dolayısıyla da onlar çocukluklarından ölümlerine kadar her türlü hata ve yanılmadan, küçük ve büyük günahlardan korunmuşlardır. (Kummî, el-İ’tikâdât, s. 109-110)

Şiî âlimler imamların niçin günahsız olmaları gerektiğini ümmetin ihtiyacı ve temsil ettikleri konumun gerekleri açısından bir kısım mantıkî delillerle izah etmeye çalışmışlarsa da bütün karar ve uygulamalarının isabetli olduğu düşünülen bir yöneticinin netice itibarıyla teokrat bir mahiyet kazanacağı ve böyle bir sistemin de teokrasi anlayışını ortaya çıkaracağı yönünde eleştiriler dile getirilmiştir.

b) Yaşadığı Çağın En Faziletlisi Olma

Tıpkı peygamberler gibi imamların da halkından daha üstün ve faziletli olması gerekir. Zira onlara göre daha alt seviyedeki insanların kendisinden üstün olan kimselerin önüne geçirilmesi hem aklen çirkindir hem de şer’an yanlıştır. Dolayısıyla imam; ilim, dindarlık, cömertlik, cesaret başta olmak üzere kişilik, ahlâkî özellikler ve bedensel olarak insanların en üstünü olmalıdır. Küleynî, imamların istek ve iradesine bakılmaksızın ve bu konuda gayretlerine de ihtiyaç kalmaksızın söz konusu fazilet ve üstünlüğün Allah tarafından onlara tahsis edildiğini ifade etmiştir. (Küleynî, Usûlü’l-kâfî, 1/201)

İmamlar insanların en faziletlileri olduklarına göre elbette Allah’a da en yakın mertebede bulunacaklardır. Humeynî’nin şu sözleri imamların Allah nezdinde ne ölçüde yüce bir makamlarının bulunduğunu göstermektedir: “İmamların öyle bir makam ve derecesi vardır ki, oraya ne mukarreb bir melek ne de gönderilmiş bir peygamber ulaşabilir.” (Humeynî, el-Hukûmetü’l-İslâmiyye, s. 52)

c) Vehbî ve Gaybî İlimlere Sahip Olma

Şii kaynaklarında imamların bilgisiyle ilgili oldukça mübalağalı ifadelere yer verilmiştir. Zira imamlar nebilerin bütün ilimlerine varis oldukları gibi, sahip oldukları bu üstün bilgileri de kendilerinden sonraki imama bırakırlar. İmamların gayb âlemleriyle irtibat kuracağı ve meleklerden bilgi alacağı yönündeki ifadelere bakılacak olursa, imamların bilgi kaynağının peygamberlerden de öte doğrudan Allah olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla onların başkalarından bir şey öğrenmeye ihtiyaçları yoktur.

Küleynî, Allah’ın, sorulan herhangi bir soruya “bilmiyorum” diyen kimseyi imam tayin etmeyeceğini ifade etmiş ve ardından da imamların göklerde ve yerde olan her şeyi, insanların ömür ve ecellerini, cennet ve cehennemdekileri, olmuş ve olacakları bileceğini ifade etmiştir. Aynı şekilde imamlar mü’min ve münafıkları hemen birbirinden ayırabilirler. Kulların içlerinde gizlediklerine vâkıf olabilirler. Dolayısıyla hiçbir şey onlardan gizli kalamaz. (Küleynî, Usûlü’l-kâfi, 1/136-191; Şeyh Müfid, Evâilu’l-makâlât, s. 67-71)

d) Teşri Yetkisine Sahip Bulunma

Elbette bu kadar engin ve geniş bilgilere sahip olan ve gayb âlemleriyle irtibat kurabilen imamların Kur’ân ve Sünnet’in künhüne vâkıf bulunmaları da tabi bir netice olacaktır. Bu durum imamları Şia nazarında Kur’ân’ın “canlı bir tefsiri” durumuna getirmiş, onlara nasların mutlakını takyit etme, âmmını tahsis etme, mübhemini tebyin etme yetkisi vermiş ve hatta onlara sürekli yeni hükümler koyabilme imkânı sağlamıştır. Dolayısıyla Şia’ya göre imamların söz ve fiilleri de bağlayıcılık açısından Allah Resûlü’nün söz ve fiilleriyle aynı derecede görülmüştür.

Şia’ya göre Allah Resûlü’nün içtihat yapması caiz olmadığı gibi, imamların içtihat yapmaları da caiz değildir. Zira içtihadın mahiyetinde hem hata hem de isabet ihtimali vardır. Hâlbuki imamlar yanılmaktan korunmuşlardır. Dolayısıyla onların ağzından çıkan her bir görüş ilham ve vahye dayanır. (Hillî, Mebâdiü’l-vusûl, s. 240) Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere Şia inancında imamlar da tıpkı Kur’ân ve Sünnet gibi bizatihi “teşri kaynağı” olarak görülmüşlerdir.

e) Mucize Sahibi Olmaları

Şiîler, tıpkı peygamberler gibi imamların da mucize gösterebileceğini kabul etmişlerdir. Zira imamlar, imam olduklarını başkalarına kabul ettirebilmek için zaman zaman mucizeye ihtiyaç duyarlar. Mucize göstermeleri onların Allah tarafından tayin edilmiş olduklarını gösterir. (Tûsî, Risale-i İmamet, s. 22, Kummî, İ’tikâdât, s. 110)

Bazı Şiî âlimleri imamların makamıyla peygamberlik müessesesi arasında fark bulunduğunu ifade etse ve bunları izah etmeye çalışsalar da; imamlara nispet edilen ilahî tayin, ismet, melekle iletişim, efdaliyet ve mucize gibi bir kısım vasıflara bakıldığında onların peygamberlere ait bütün görev ve yetkilere ortak kılındığı ve peygamberlerle özdeşleştirildiği görülmektedir. Onların imamlarla ilgili bu tür yaklaşımları imametin, nübüvvetin bir uzantısı olarak algılanmasına sebebiyet vermiştir.

Şeyh Müfid’in, “Şeriat, imamlarımızı peygamber olarak nitelememizi men etse de peygamberler için zikrettiğimiz manayı taşımaları sebebiyle aklî açıdan onları peygamber olarak isimlendirmemize hiçbir engel bulunmamaktadır.” sözü de Şia’nın imamlara bakışını anlama adına önemlidir. (Şeyh Müfid, Evâilu’l-makâlât, s. 41-45)

İmamlarla İlgili Telakkinin İtikat ve Fıkıh Alanındaki Yansımaları

Bu kadar dinî imtiyazlara ve üstün niteliklere sahip birer lider olarak vasfedilen imamların, bunun tabi bir sonucu olarak mutlaka sevilmesi ve itaat edilmesi gereken kişiler olduğu ifade edilmiştir. Kummî, imamları sevmenin imanın bir gereği olduğunu, onlardan nefret etmenin ise küfrü gerektirdiğini söylemiştir. (el-Kummî, İ’tikâdât, s. 110)

Küleynî ise itaat hususunda nebilerle imamların ortak olduğunu ifade etmiş ve kendi zamanının imamını bilip itaat etmedikçe bir insanın mü’min sayılmasının mümkün olmadığını ifade etmiştir. (Küleynî, Usûlü’l-kâfî, s. 1/80, 208)

İlk üç halifenin hilafetlerinin gayrimeşru kabul edilmesi ve haklarında ağır suçlamaların dile getirilmesi, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ali’ye biat etmeyen sahabelerin mürted kabul edilmesi de imametle ilgili görüşlerin yansımalarındandır.

Kabirde sorulacak sorular arasında “İmamın kimdir?” sorusunun bulunması, imama bağlılık göstermeyen kimselerin sırat köprüsünden geçemeyecekleri, imamların şefaat hakkının bulunduğu, Kevser havuzunun dağıtımını imamların yapacağı, ahirette ümmetlerin hesaplarını imamların göreceği ve imamların taraftarlarına günahlarının sorulmayacağı gibi itikada dair meseleleri de burada zikredebiliriz.

Şiî doktrininde imamet meselesi sadece itikadî bir mesele olarak kalmamış, pek çok fıkhî hükmün şekillenmesinde de etkili olmuştur. Sözgelimi Hz. Ali’nin velayetiyle ilgili ezana ilave yapılması, namaz kılarken Kerbelâ toprağından yapılmış taş üzerine secde yapılmasının faziletli görülmesi, humusun beşte üçlük kısmının imama tahsis edilmesi, imamların imamlığını kabul etmeyen kimselerin arkasında namaz kılmanın, onlara zekat vermenin ve onlarla evlilik yapmanın caiz olmaması, imamların kabirlerini ziyaret etmenin en önemli ibadetlerden birisi olarak görülmesi, imamlara mahsus dua literatürünün oluşması, imamların doğum ve ölüm günlerine özel önem atfedilerek anma törenlerinin düzenlenmesi gibi meseleleri buna örnek vermek mümkündür.

İmametle İlgili Görüşlerin Meşruiyeti 

Şia’nın imamlarla ilgili öne sürdüğü “Allah tarafından tayin edilme, masum olma, ilm-i ledünne sahip olma, melekten bilgi alma, mucize gösterme, gaybdan haber verme” gibi iddiaların ne Kur’ân’da ne de Sünnet’te açık bir delili yoktur. Hatta ilk üç halife veya sahabe hakkında dile getirilen iddiaların, onların fazileti hakkında varid olmuş çok sayıda âyet ve hadise ters olduğu da bir gerçektir.

Hz. Ali’nin imameti hakkında delil olarak ileri sürülen âyet ve hadislerin hiçbirinde açık bir beyanın bulunmadığını da ifade etmek gerekir. Zira İmam Gazzâli’nin de ifade ettiği üzere eğer Allah Resûlü kendisinden sonra gelecek olan halifeyi tayin etmek isteseydi bunu tartışma ve ihtilafa mecal bırakmayacak ölçüde açıkça yapardı. Bu durumda sahabenin de Hz. Peygamber’den sonra gelecek olan halife hakkında bilgisi olur ve herkes ona biat ederdi. (Gazzâlî, el-İktisad fi’l-i’tikâd, s. 320-321) Halbuki Allah Resûlü’nün vefatını müteakip hiçbir sahabenin böyle bir rivayetten bahsetmemesi ve sahabenin önde gelenlerinin halife seçimini gerçekleştirmek üzere Benî Sakîfe’de toplanmaları bu konuda açık bir tayinin yapılmadığını göstermektedir.

Hz. Ali’nin hilafet iddiasında bulunmaması, bu konuda herhangi bir rivayete atıf yapmaması ve ilk üç halifeye biat etmesi de Şia’nın iddiasını geçersiz kılmaktadır. Hz. Ali’ye oğlu Hasan’ı halife bırakıp bırakmayacağı sorulduğunda onun, “Tavsiye de etmem ret de.” şeklindeki cevabı da bu konuda ilahî bir tayinin bulunmadığına delildir. (DİA, “Anayasa” md.) Şia’nın konuyla ilgili görüşlerine cevap veren ve âyet, hadis ve tarihî gerçeklerden yola çıkarak onların iddialarını çürüten çok sayıda çalışma yapıldığı için bu kısa açıklamayla iktifa ediyoruz.

Şia’nın İmamet Telakkisinin Kaynağı

Şia’nın konuyla ilgili ortaya koydukları görüşleri naslara dayanarak temellendirmek mümkün değildir; hatta bunların dinin pek çok temel prensibine aykırı olduğunda şüphe yoktur. O hâlde bu görüşler nasıl olup da varlık kazanabilmiştir. Bu konuda araştırmacılar tarafından pek çok görüş ileri sürülmüştür.

İbn Hazm ve Makrizi gibi bazı İslâm tarihçileri Şia’nın ortaya çıkışını Farsların İslâm’a duydukları düşmanlıkla açıklamışlardır. Onlara göre Farslar, İslâm’a zarar verecek görüşlerini Şia aracılığıyla İslâm’ın içine sokmuşlardır. İslâm ulemasının yanı sıra çok sayıdaki müsteşrik de Şia’yı, Fars temellerine dayandırmıştır. Mesela bunlardan biri olan Browne’a göre Sâsâni devletinin fethedilmesinden sonra Hz. Hüseyin’in Fars melikinin kızı ile evlenmesi, Farsların onların evlatlarına bağlanarak teselli ve itminan bulmalarını sağlamıştır.

Bazı araştırmacılar, Kur’ân ve Sünnet nasları açısından izahı zor olan imamet anlayışının, Sâsâni/Fars kültürünün bir uzantısı olduğunu ifade etmiş ve Sâsâni devlet geleneğinde yer alan şahlık kurumuyla imamet meselesi arasındaki bir kısım benzerliklere dikkat çekmişlerdir. İlk Şiîlerin Farslardan oluşunun ve günümüze kadar Farsların genellikle Şia mezhebini benimsemelerinin de bu tezi desteklediği ifade edilmiştir.

Farsların krallıkla idare edilmeye ve krallığın veraset yoluyla intikaline alışmış olmaları ve krallarına kutsal bir nazarla bakmalarıyla imamlar hakkında ileri sürülen görüşlerin benzerliği hakikaten dikkat çekicidir. Bu yüzden Sasani’deki kral-tanrı anlayışının onların yeni dininde imamların kutsallığına dönüştüğü ileri sürülmüştür.

İmamlığın veraset yoluyla geçmesi ve imamların günahsız olarak görülmesi anlayışı İran’ın eski dini olan Zerdüştlükle de irtibatlandırılmıştır. Çünkü Zerdüştlükte din adamlarının Tanrı ile doğrudan irtibat kurabileceği, onların hata yapmayacağı ve yanılmayacağı kabul edilmiştir.

Gerek ilk dönem Şiî âlimlerinden Keşşî ve Nevbahtî gibi kimseler gerekse İhsan İlahi Zahir ve Wellhausen gibi modern araştırmacılar ise Şia’nın ortaya çıkmasında Yahudi asıllı Abdullah b. Sebe’nin etkisi üzerinde durmuşlardır. Bunlara göre ilk defa Hz. Ali’nin imamet fikrini ileri süren, bunu nas ve tayin düşüncesine dayandıran ve ilk üç halifenin hilafetini reddeden kişi İbn Sebe’dir. (Nevbahtî, Fıraku’ş-Şia, s. 43; Ricâlü’l-Keşşî, s. 103; İhsan İlâhi Zahîr, Şia’nın Kur’ân İmamet ve Takiyye Anlayışı, s. 11-35)

Bunların yanı sıra Hristiyan ve Hint düşüncesinin tesirlerinden bahseden araştırmacılar da olmuştur. Hususiyle Hz. Ali’ye ve diğer imamlara ilahî bir kısım vasıflar atfetme düşüncesinin Katolik Hristiyanlıkla paralellik arz ettiği ileri sürülmüştür.

İmametle ilgili Şia teorisi uzun asırlar içinde şekillenmiştir. Onlar, gerek sosyal ve siyasî şartların gerekse farklı din ve kültürlerin etkisiyle ortaya koydukları bu teorinin, tutarlılığını ve meşruiyetini sağlayabilmek için geçmiş hadiseleri farklı bir gözle yeniden okumaya girişmiş ve İslâm’ın ilk yıllarında meydana gelen olayları kendi nazariyelerini destekleyecek şekilde yorumlamışlardır. Aynı şekilde bu teorilerini naslara dayandırma adına zahirî anlamlarıyla çatışıp çatışmamasına aldırmadan bir kısım âyet ve hadisleri batınî ve işarî manalarına göre yorumlamaya çalışmışlardır.

Velayet-i Fakih Düşüncesi

Şia inancına göre on ikinci ve son imam olan Muhammed el-Mehdi’nin gaybubetiyle birlikte uzun asırlar boyunca imamların devlet imamlığı yapma ihtimali de ortadan kalkmıştır. Onların inancına göre son imam tekrar yeryüzüne inecek ve zulümle dolan dünyaya adalet getirecektir. Humeynî, gaybubet döneminin asırlarca uzamasının Şiîler içerisinde dinî ve siyasî açıdan nasıl bir boşluk oluşturduğunun farkına varmış ve nihayet 1979 İran devriminin motoru olan “velâyet-i fakih” makamını ortaya çıkarmıştır.

Buna göre imamın gaybeti sırasında, ümmet içinde bulunan en âlim ve faziletli olan fakih, beklenen mehdinin nâib ve temsilcisi kabul edilmiş, siyasi ıslahat ve devlet yönetimi de dâhil olmak üzere fetva, kaza, humus ve zekât gibi imamın sahip olduğu bütün yetkiler ona devredilmiş ve diğer fakihler de ona bağlanmıştır. Böylece imamet anlayışı İran’da “din adamlarının egemenliği” şeklinde kısmen de olsa uygulamaya konulmuştur.

Sonuç

Bütün bu izahlardan da anlaşılacağı üzere Sünnî hilafet teorisiyle Şia’nın imamet anlayışı arasında çok ciddi farklar bulunmaktadır. Ehl-i Sünnet ulemasına göre halife hiçbir insanüstü vasfa sahip değildir. Onun ne bir kudsiyeti ne de sorgulanamaz bir otoritesi vardır. Aynı şekilde onun ne günahsız olmasından ne de teşri yetkisinden bahsedilebilir. Halife meşruiyetini Allah’tan veya peygamberden değil bilakis toplumun rıza ve kabulünden alır. Dolayısıyla da her türlü icraatından ötürü topluma hesap vermek zorundadır. O, hukukî açıdan hiçbir dokunulmazlığa sahip değildir. Adalet vasfını kaybettiği anda azledilmeyi hak eder. Seçimle iş başına gelir ve kendisinden dar ve geniş dairede istişare etmesi istenir.

Ne var ki İslâm dünyasındaki bir kısım düşünce ve uygulamalara bakılacak olursa, Şia’nın imametle ilgili yaklaşım ve inançlarının Sünnî dünyaya da tesir ettiği görülmektedir. Özellikle siyasal İslâmcıların hilafet, siyaset, iktidar ve devlet hakkındaki söylem ve eylemlerine bakıldığında, Şiî düşüncenin onların zihin kodlarında bıraktığı etkiyi görmek hiç de zor olmayacaktır. Humeynî ve onun fikirleri İran devriminden sonra siyasal İslamcıların önemli referansları arasında yerini almış ve onların zihnî arka planını oluşturan beslenme kaynaklarından biri haline gelmiştir.

Son dönem siyasal İslâmcılarının pek çoğu itibarıyla ciddi bir İslâmî bilgiye ve yeterli metodolojik alt yapıya sahip olmamaları da onların zihinlerini devletin ve devlet başkanının kutsallığı ve yüceliği gibi düşüncelere açık hale getirmiş ve dolayısıyla da onları, Kur’ân ve Sünnet merkezli bir siyaset anlayışından uzaklaştırmıştır.

Son olarak ifade etmek gerekir ki devlet başkanını, “Allah’ın tüm sıfatlarını üzerinde taşıyan kimse” olarak gören, ona dokunmayı ibadet sayan, onun ülkenin “ezelî ve ebedî başkanı” olduğunu söyleyen düşüncelerin bir şekilde Şia içerisinde kendilerine yer bulmaları mümkün olsa da bunların Sünnî siyaset düşüncesiyle hiçbir şekilde izah edilmesi mümkün değildir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin