Savaşın gölgesinde insan olma kaygısı

İLHAN YILDIRIM | YORUM

“Eğer dünyada hâlâ kötülük varsa, gözümü kapatmak benim en büyük mutluluğumdur… Beni uyandırmayın! Yavaşça konuşun.” Plotinus

Saint Exupéry’nin Küçük Prens’i, fili yutan bir boa yılanının resmiyle başlar. Yazar, çocukken okuduğu bir kitaptan esinlenip, fil yutmuş bir boa yılanı çizdiğinde, etrafındaki yetişkinlere bu resimden korktular mı diye sorar. Onlar da şapkadan korkulur mu hiç diye cevap verirler. Ne zaman ki o resmin iç görüntüsünü resmeder, ancak o zaman şapka olmadığını anlarlar.

Büyüklerin yorumları cansız ve donuktur. Hayal güçleri ise çoktan onları terk etmiştir. Yetişkinler görmeyi unuttukları için Saint Exupéry resim yapmaktan vazgeçip pilot olur.

Hikayedeki imgeler ve semboller üzerine yapılan araştırmalar genellikle, “tilki”, “çöl”, “gül” ve “Prens”’e odaklanırken, kitabın başındaki “şapka” göz ardı edilir. Oysa, bu şapkanın çağrışımları ve sembolik anlamları da en az diğerleri kadar zengin ve derindir.

“Şapka”nın orijinal Fransızca kelimesi “chapeau” dur. Bu da “hayranlık”, “övgü”, “alkış” ve “tezahürat” manasına gelir. Tıpkı “vay canına”, “inanılmaz”, “harikulade” sözlü ifadeler gibi. Bu genişletilmiş anlam, tiyatronun perde kapanışında seyircinin tezahürat yapması ve alkışlaması, hatta bazen heyecanla şapkalarını sahneye fırlatmasıyla ortaya çıkar. Sahnedeki oyuncular da şapkalarını çıkartarak bu jeste karşılık verirler. Zamanla, “şapka” olarak kullanılan “chapeau” mecazi olarak “tezahürat” ve “alkış” anlamında kullanılmaya başlamıştır.

Saint Exupéry Küçük Prens’te bu çift anlamlılığa açıkça gönderme yapar. Küçük Prens’in yıldızlar arası yolculuğunda, ikinci gezegende tüm ziyaretçileri hayranları olarak gören, kibirli bir adam yaşar. Küçük Prens, “Şapkan oldukça ilginç!” dediğinde, mağrur adam, “Selam şapkası. Bana alkış tutanları bununla selamlıyorum.” diye cevap verir.

Küçük Prens her ellerini çırpışta, kibirli adam şapkasını selamlamak için kaldırır. O sadece övgü duyar ve Küçük Prens’in onu gezegendeki “en yakışıklı”, “en zengin”, ve “en bilge” adam olarak kabul etmesini umar. Bu nedenle, Küçük Prens’teki “şapka” imgesi hem “tezahürat ve alkış”ı simgeler hem de hayranlığı ve kibir ile övülme arzusunu sembolize eder. Medeniyetin sembolü olan şapka, kibrin sembolü haline gelir.

Saint Exupéry’nin yaşadığı dönemin Batı tarihinde benzeri görülmemiş bir kaos ve çalkantı dönemi olduğunu herkes bilir. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı, Büyük Buhran’ın ekonomik çöküşü ve ardından gelen İkinci Dünya Savaşı trajedisi. Bu kargaşa ve belirsizlik, Fransız edebiyat dünyasını derinden etkiledi. Birçok Fransız edebiyat eseri, insan zaaflarını ve umutsuzluğunu ortaya koymuş, şüphecilik ve kinizmle yoğrulmuştu. Bu dönemde yaygın bir soru şuydu: “Bu insanlık dışı çağda nasıl insan kalabiliriz?”

Bu manevi şaşkınlık Amerika’da da görüldü. Kayıp Kuşak (Lost Generation) olarak adlandırılan yazarlar, eserlerinde savaş travmasını, ahlakın çöküşünü, yalnızlığı, yabancılaşmayı ve geleneksel değerleri sık sık sorgulamaya başladılar. Ve insanlık durumu hakkında karamsarlık ve umutsuzlukları eserlerine işledi.

Savaşın yıkımına tanık olan J.D. Salinger, kendisine birçok travma yaşatan dünyadan nefret etti ve kalbini dünyaya açmaya reddederek inzivaya çekildi. Yıllar sonra savaşın korkunç yüzünü kızına aktarırken: “Ne kadar uzun yaşarsan yaşa, yanan insan etinin kokusu asla burnundan tamamen çıkmayacak.” dedi. Salinger, Müttefiklerin Avrupa’nın kurtuluşunda verdiği en acımasız savaşlara katılmıştı: 1944’te Normandiya çıkarmaları, ardından Hürtgen Ormanı ve Ardenler Muharebesi gibi..

Salinger ahlaki çöküş ve kaosun ortasında, çocukların masumiyetini bir tür kurtuluş ve teselli olarak gördü. O, Esme için: Aşk ve Keder adlı eserinde, savaş yetimi Esme adlı bir çocuğun saflığı ve bilgeliği aracılığıyla, insanlığın umudunu dile getirdi. İnsanlar bu incelikli ve saf öyküde yer alan derin anlamı anladılar. Bu kirli ve acı gerçeklikte masumca bir gülümseme gibiydi. The New Yorker’a Salinger adına okurlardan sel gibi mektuplar akmaya başladı.

Maddi bir dünyada manevi bir yaşam arayan Salinger Ocak 2010’da Amerika’nın New Hampshire eyaletindeki evinde 91 yaşında vefat etti. Anısına, sosyal medyada birdenbire çok sayıda ev videosu ortaya çıktı. İlk gün yüzden fazla, iki gün içerisinde ise binden fazla video paylaşıldı. Bunların çoğu gençlerdi. Kameranın önünde her kişi bir kitabını tutuyor ve yüksek sesle okumaya başlıyordu:

“…büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta –yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın birşey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim..”

Yüzlerce okuyucu Holden’ın sözlerini yüksek sesle okudu; sesleri bazen titrek, bazen tizdi ama her birinin sesi içten geliyordu.

Çavdar Tarlasındaki Çocuklar, sadece büyümenin acısını ve ergenliğin isyanını değil, aynı zamanda hayatın savaş alanında yaralanan herkeste derinden yankı bulan bir travmanın analiziydi. Romanda Holden Caulfield, çavdar tarlasında oynarken yanlışlıkla uçurumun kenarından düşebilecek çocukları kurtararak, onları büyümenin acısından kurtarmak istediğini söyler. Ancak romanın sonunda, kız kardeşini atlıkarıncada izlerken, “Düşerlerse, bırakın düşsünler.” diye anlıyor. Bu noktada Salinger, hayatın kaçınılmaz olarak sıkıntılarla dolu olduğunu ve bu vahşi dünyada kimsenin yara almadan yaşayamayacağını kabul etmeye başlamıştır.

Sovyetler Birliğinde Çözülme Dönemi’nin en önemli filmlerinden biri olan İlyich’s Gate filmi izleyenler hatırlayacaktır. Filmde genç kahraman, İkinci Dünya Savaşı sırasında ölmüş babasının görüntüsüyle karşılaşır. Hayatını nasıl yaşayacağına dair? babasından rehberlik ister. Baba hüzünle gülümser ve “Ben sadece 21 yaşındaydım. Sana nasıl tavsiye verebilirim ki?” diye yanıt verir.

Saint Exupery’de savaştan dönmez ancak bu sorunun cevabını Küçük Prens’te verir: İnsan yüreği ile yaşamalı. Çünkü en önemli şeyler gözle görülemez. İçindeki baobaplarla savaşmalı. Gezegenine özenle bakmalı. Evcilleştirdiği her şeyden sorumlu olmalı. Ve içindeki çocuğun yok olmasına izin vermemeli.

Felaket asrın adamı olan Said Nursi, Birinci Dünya Harbi’ne aktif olarak katıldı ve Rusya’da iki buçuk sene esarette kaldı. O da savaşın çirkin yüzüne şahit oldu. Kastamonu vilayetinde sürgün kaldığı yıllara denk düşen İkinci Dünya Harbi’nde kendini dış dünyaya kapattı. Hem fiziki olarak hem de zihni olarak münzevi bir hayatı tercih etti. İkinci Dünya Harbi gibi büyük bir içtimai olayı sormadı ve merak da etmedi. Bu tavrını soran talebelerine şöyle cevap verdi:

“Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Herbir dairede, herbir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir.” 

Bediuzzaman en büyük vazifenin en küçük dairede/kalp dairesinde olduğuna dikkat çeker. Zira insanın kalbi öldüğünde yeryüzündeki hikayesi bitmiş demektir.

Bediüzzaman neden Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslam mukadderatıyla alakadar olan bu dehşetli harbi umumiyi elli gündür hiç sormuyor ve merak etmiyor? Bir kısım mütedeyyin ve alim insanlar gibi camiyi ve cemaati bırakıp harp boğuşmalarını ve zalimlerin satranç oyunlarını takip etmiyor?

Bugün en çok okuduğum kitap Risale-i Nur ve okudukça sadece imanı takviye eden bir eser değil, nasıl yaşanacağına dair bir rehber olduğunu daha çok fark ediyorum: “Hayvaniyetten çık, cismaniyatı bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir alem-i nur bulursun.” (Bediüzzaman)

Küçük Prens’in başındaki şapka, kitabın yazıldığı dönemin ötesinde, derin ve kalıcı bir yankı uyandırır. Saint Exupéry yalnızca dönemindeki savaşı eleştirmekle yetinmez, insan uygarlığının derinliklerindeki kötülük, yanlışlık ve çirkinliğe de işaret eder: “İnsanlık, canavarca olduğunu bilerek neden savaş yürütüyor? Dehşet ve ölümün boyun eğdiği savaşın gerçeği nerede yatıyor? Bu soruların cevaplarını bulmanın savaşı önlememize yardımcı olması mümkün mü?” 

Saint-Exupéry, savaşı ve ölümü anlamak için “Sahip olmadığımız başka, özel bir dile ihtiyacımız var.” diye yazıyor. Savaşın gerçekliğini anlamaya çalıştığımız dilsel yöntemler çoktan eskimiştir. “Dile ve inşa ettiği imgelere esiriz. Yavaş yavaş dilimiz çelişkili hale gelir ve sonra yeni kavramlara ihtiyacımız olur.”  

Bediüzzaman, savaşın tahribatını ve bunun yol açtığı insanlık kaybını önlemek için 115 sene önce maslahatı beşer fetvasıyla maddi cihadın alemden kaldırıldığını söylemişti. Ve harici cihadı Kur’an’ın elmas kılıcına havale etmişti. Muhterem Fethullah Gülen ise “Kur’an’ın elmas düsturlarıyla, akl-ı selim, hiss-i selim ve ruh-u selimin dinamikleriyle, gerçek insan olmanın gerektirdiği şeyler ne ise, o mesajı sunarak -ki ona isterseniz “meseleyi evrensel insanî değerler yörüngesinde götürme” diyebilirsiniz; “insana kendi gerçek değerini hatırlatma yolunda hareket” diyebilirsiniz; “insana bir kere daha ahsen-i takvime mazhariyetini hatırlatma hizmeti, felsefesi, düşüncesi” diyebilirsiniz- işte o istikamette bir hareket halindeyken öteye yürümeli.” demişti.

İzzetle yaşamalı ve hizmet ederken ölmeli” adlı yazısında.”

2 YORUMLAR

  1. Çok acayip ve farklı “gözlükler” armağan ediyorsunuz. Daha doğrusu perde koyan gözlüklerden çıkartıyorsunuz anlık. Sizin bu hediyeniz, bu dünyada alınabilecek en güzel hediyelerden biri. İnsanlar sanal gözlüklerle – telefonlarla simülasyondan simülasyona sokmaya çalışırken, siz gözlükleri çıkarıp perdeleri kaldırma gayreti içindesiniz. Farklı disiplinlerdeki bakışların aynı kaynaktan geldiğini gösteriyorsunuz. Bu sayede bir insana bakarken, insandan öte ruhu görmeye başlıyoruz.

    Size bunun için çok teşekkür ediyorum. Sizin gibi, farklı konuları birleştiren ve asıl kaynağı gösteren fark etmemizi sağlayan nadir yazarları okutturan Rabbimize şükürler olsun. Yoksa alıntısını yaptığınız insanların “dini neymiş, Müslüman mıymış, neciymiş” gibi kalıplarla bakan o kadar çok insan var ki, çoğu zaman sessiz kalmak mecburiyetinde kalıyoruz. İnşallah bu yüzden kaldığınız sessizlik sizi engellemez ve daha çok riskli diyeceğiniz şeyleri bizle paylaşırsınız.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin