Sapla samanı ayırmak

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Gülen Cemaati’ni (GC) veya Hizmet Hareketi’ni (HH) “savunduğum” için çok eleştiri alıyorum. Eleştiriler, beni doğrudan “FETÖ’cü” olarak linç etmekle, “bu yapının ne kadar zararlı olduğunu görmeyecek kadar ahmak olmakla” itham etmek arasında, grinin 50 tonunu kapsıyor! TR724’te yazmam, daha önce Yarına Bakış’ta köşe yazarlığı yapmış olmam, KHK’lı olmam gibi birçok “kanıt”, beni suçlayanların “haklı olduklarından” (!) emin olmaları için yetiyor da artıyor bile. 

GC ve HH, günümüz Türkiye’sinin Kürt siyaseti ile birlikte en başta gelen ötekisi. Oysa bu durum bundan 10 yıl kadar önce çok farklıydı. Bugün ipi çekilen GC, bir zamanlar bugün iplerini çekenler tarafından en yakın müttefik olarak tanımlanıyordu. GC’ne ait okullarda çocuklarını okutan, Zaman gazetesine abone olan, grubun kanallarına sabah akşam çıkan, Fethullah Gülen’den “Hocaefendi” olarak bahseden, Gülen’e veya GC’ne herhangi bir eleştiri geldiğinde, Cemaat’ten önce onları savunan, Türkçe Olimpiyatları için resmi hatıra parası bastıran, tribünlere Gülen’in Türkiye’ye dönmesi için “bu hasret artık bitsin!” diyenler, bugünkü iktidardı. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

GC, uzunca süre AKP iktidarını destekledi. Daha önce bu tür bir siyasi angajmana girmeyen GC’nin bir siyasal partinin peşine takılması, bugünün gözlükleriyle baktığınızda yanlış gelebilir. Fakat 2002-2011 yılları arasındaki AKP ile bugünkü AKP arasındaki söylemsel ve fiili farklılıkları görmezden gelmek, doğru olmaz. İktidara gelirken ve geldikten sonra Avrupa Birliği (AB) reformlarını gerçekleştirme çabası içinde olan, reformcu, liberal demokrasiyi benimsemiş görünen, Türkiye’nin hukuk devleti olması yönünde bir irade ortaya koyan bir AKP vardı. Bu AKP, salt GC tarafından desteklenmiyor, aynı zamanda liberaller, Kürtler, azınlıklar, solcular, AB yanlıları gibi geniş tabana yayılmış bir platformca da destekleniyordu. İşin aslı, AKP dışındaki siyasal partiler, AB reformlarına ayak sürter bir pozisyondaydılar. Örneğin CHP içindeki ulusalcılar AB sürecindeki birçok reforma “AB’ye verilen tavizler” mantığı ile yaklaşıyordu. Bu nedenle CHP hiçbir zaman AB reformlarını AKP ile birlikte destekleyen bir pozisyon almadı, alamadı. MHP de, aynı CHP gibi, AB reformlarından hazzetmiyordu. Onlar da tıpkı ulusalcılar gibi bir ret pozisyonu almıştı. HDP ve Kürt siyasi hareketi AB yanlısı pozisyon alan AKP’nin bu dış politika tercihinden gayet memnundu. Bu süreçte başlatılmış olan Kürt meselesinin çözümüne yönelik olan yapıcı diyalog ve hatta PKK ile yapılan doğrudan görüşme kararı (Oslo süreci), Kürt siyaseti için şüphesiz cumhuriyet tarihinde Kürt meselesini çözüm için yaratılmış en önemli fırsat olarak değerlendirilmişti. Ez cümle, GC’ni AKP’yi desteklemekle ve bugünkü rejimin sorumlularından biri olmakla suçlamak, son derece zayıf ve irrasyonel bir argümandır. 

Özetleyecek olursam; AKP GC’ni meşru, İslami bir sivil toplum dinamiği olarak algılıyordu. GC ise AKP’yi muhafazakâr demokrat, olumlu bir siyasal parti ve iktidar olarak algılıyordu. Bu durum, doğal bir işbirliği zemini hazırlamıştı. 

ZAMAN, TEKELİ KIRDI

GC 2002-2011 yılları arasında Türk siyasetinde etkin oldu. Nasıl mı? Bünyesindeki mevcut ve yetişmekte olan insan potansiyeli ve medya sektöründeki gücüyle. Yetişmiş insan gücü oldukça anlaşılır bir durumdur. GC eğitim sektörüne ağırlık veren bir yapıydı. Okulları ve dershaneleri ile potansiyeli olan öğrencilere verdiği burslarla, açtığı üniversitelerle, bir tür eğitim hareketiydi. Medya sektöründeki gücü, Zaman gazetesinin ve sonrasında ortaya çıkan medya kuruluşlarının Türkiye’de mevcut seküler-Kemalist elitlere ait medya karşısında bir alternatif seçenek sunmasıyla oluştu. Piyasadaki açık, bu medya tekeliydi. O tekeli kıran Zaman oldu. Ayrıca Zaman kapılarını sadece GC çevresinden çıkan yazarlara değil, liberal-demokrat kalemlere de açtı. Dolayısıyla sadece GC tarafından değil, İslami-İslamcı gruplar ve liberal gruplar tarafından da okundu. 

2002-2011 yılları arasında ana hatlarıyla Türkiye’nin demokratikleşmesi, hem AKP’nin, hem de GC’nin ana ilgi alanı oldu. Bu çerçevede askeri-bürokratik vesayet sisteminin (veto rejiminin) sonlanması ve AB tipi liberal demokratik ilkelere dayalı bir hukuk devletinin oluşması önemsendi. İslamcı refleksler bu süreçte etkili bir motif olmuş olabilir. Yani askeriyenin etkisini AB reformları kılıfıyla azaltıp, esas gündemleri olan Türkiye’de devletin ve bürokrasinin “İslamileştirilmesi” ve “seküler yapının sekteye uğratılması” gibi. Fakat bu fazlaca niyet okuma olacaktır, kanımca. Ve dahası, buram-buram Kemalist propaganda söylemi kokacaktır. Doğrusu şu ki, 2002-2011 süreci, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti tarihleri içinde ülkenin çağdaş demokrasiye en fazla yaklaşabildiği dönemdi. 

AKP iktidarda olduğu dönemde kendi kadrolarını devlet bürokrasisine yerleştirme gayretinde oldu. Bu yadırganacak bir tutum değildir. Modern Türkiye tarihi bir kadrolaşma tarihidir. Her iktidar devlete yerleşmek istedi. Çünkü devletin gazabına uğramamanın tek garantisi, “canavarın bünyesinde” olmaktı. Bu refleks, siyasal mücadele tarihinin aslını oluşturur. AKP devlete kendisine yakın kadroları alırken, 2002-2011 döneminde kendisiyle “aynı gemide” olan ve benzeri dünya görüşüne sahip GC’nin yetişmiş insan gücüne de kucak açtı. Esasen GC veya diğer muhafazakâr-İslamcı insan havuzları arasında fazla fark gözetilmedi. GC yetişmiş insan kaynakları bakımından diğer İslami-İslamcı gruplara göre daha ilerideydi. Böylece GC’ne yakın olan memurların oranı arttı. 

CEMAAT DEVLETE SIZMADI!

GC devlete sızmadı, devlete girdi. Bir tercih vardıysa bu tercihi yapan siyasal sorumlu konumundaki AKP iktidarıydı. Devlet memurluğuna alım şartları bellidir. Her Türkiye vatandaşı devlet memuru olabilir. Önemli olan gereken nesnel (yazılı) şartları yerine getirip getirmediğidir. Devletin Kamu Personeli Sınavı, Yabancı Dil Sınavı, ALES gibi çok sayıda merkezi ÖSYM sınavlarından alınan puanlar yanında, üniversite mezunu olmak gibi, birçok objektif kriter vardır. Kadroları siyasal iktidar (AKP) açtı. Bu kadrolara başvuran yüksek puanlı adaylar memur oldu. Bu süreçlerde eğer bir usulsüzlük olduysa, bunun sorumluluğu siyasal karar mercii olan AKP iktidarıdır. 

 

Eğer kamu personeli seçimi ve atama sürecinde herhangi bir usulsüzlük veya kanunsuz uygulama söz konusuysa, bu nesnel kanıtlarla ortaya konur ve ilgili kişiler hakkında soruşturma ve yasal takip yapılır. Yasalar ve yönetmelikler buna olanak tanıyor. Önemli olan, suçlamalar temelinde ya da toplumda oluşturulmuş genel kanaatlere göre herkesin aynı tencereye atılıp, kurunun yanında yaş da yansın mantalitesiyle hareket etmemektir. Oysa bugün olan tam da budur. GC’nin merkezi sınavların sorularını çaldığı iddiası genel kabul görüyor. Bu iddiaları ortaya atanlar kanıtları da ortaya koymalıdır. Herhangi bir kanıta dayanmayan iddialar temelinde çok yüksek sayılarda kamu çalışanı KHK’larla işinden atıldı ve damgalandı. Bu unutulmamalı. “GC soru çaldı” iddiası varsa bu araştırılmalı. Fakat bu suçun işlenmiş olup olmadığı, işlenmişse kimler tarafından işlendiği, bunun kişisel mi yoksa organize mi bir suç olduğu, organize ise kimlerin bu suça karıştığı kanıtlarla ortaya konmalı. “Hepsi böyle girdi bunların devlete!” türü bir retoriğin hâkim olduğu bugünlerde, anayasanın fiilen uygulanmadığı, yargının yürütmenin kontrolüne girdiği bir rejimde bunun ne kadar olanaklı olabileceğini bir düşünün. 

İşin diğer bir boyutu da, GC’ne dâhil olanların memuriyet hiyerarşisi ve amir-memur ilişkisi dışında, üçüncü kişiler tarafından emir almaları ve devletin çıkarları değil, kendi cemaatlerinin çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri. Bakın şunu net olarak ifade edeyim ki bunu kanıtlamak oldukça güçtür. Aynı şeyi mesela masonlar veya Kemalistler için iddia etsek, ne yanıt alırız? Şurası kesin ki, bu tür iddialar temelinde bir grup insanı kolektif olarak suçlamak demokratik bir hukuk devletinde değil, ideolojik otoriter rejimlerde olur. Memuriyet hiyerarşisi çok önemlidir. Bu konuya her devlet önem verir, vermelidir. Her memuriyet görevinin bir gizliliği vardır. Hem kişisel bilgilerin korunması, hem de stratejik kararların devletin ilgili birimleri dışına çıkmaması için bir hiyerarşik örgütlenme şeması, tüm bürokrasilerde görülür. Bu hiyerarşiye aykırı hareket edilmesi ciddi bir suçtur. Kanıtlarıyla ortaya konursa, suç ispatlanır ve ilgili memur ve kişiler yasalara göre cezalandırılır. Bu suçun organize olup olmadığını kanıtlamak daha derin bir güvenlik soruşturmasını gerektirir. Ancak masumiyet karinesi, tüm bu bürokratik ve hukuksal süreçlerde esas alınır. Yani bir kişinin suçu net olarak kanıtlanmadan, o kişi suçsuz kabul edilir. “Biz bunu önceden atalım, hatta linç edelim, sonra masumsa suçunu ispatlasın!” türü bir yaklaşım, hukuk devletinde değil, ancak bir NAZİ rejiminde olur.

ORDUYA KUMPAS İDDİASI

Organize suç teorisinin diğer bir dayanağı, Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Askeri Casusluk gibi davaları GC’nin “tezgâhladığı” ve “Türk ordusuna kumpas kurduğu” iddiası. Oysa bu davaların çok ciddi kanıtlara dayandığı, bazı askeri planlama toplantılarının ses kayıtlarının ve tutanaklarının olduğu göz ardı ediliyor. Dahası, dönemin başbakanı ve bakanlar kurulunun bu dava süreçlerine siyasi destek verdiği unutturulmak isteniyor. Yapay olarak 17 Aralık 2013 soruşturmaları ile Ergenekon davaları arasında ilinti kurulmaya çalışılıyor. Sanki perde arkasından her iki süreci de GC tasarlamış gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Oysa sorulması gerekli olan sorular çok basit: 1) Ergenekon davalarındaki kanıtları nereye koyacaksınız? 2) 17 Aralık soruşturmalarındaki kanıtları nereye koyacaksınız? Her iki hukuksal süreçte de zanlı olan taraflar, kanıtları örtbas etmek için “bu süreçleri Cemaat başlattı ama!” diyor. Fakat darbe planladılar mı? Yolsuzluğa karıştılar mı? Bunları (artık) soran neredeyse kalmadı. Bu durumda savcılar veya polisler kimin adına hareket etti ve yasa dışı faaliyetleri ortaya çıkardı, ikincil konulardır. Önemli olan ortada bir suç var mı, yok mu, buna odaklanmaktır. 

Böylece “devlete sızdılar” ve “bunu soru çalarak yaptılar” iddiaları hakkında bazı tespitlerde bulunmuş oldum. 

TERÖRİZM NEDİR, KİMLERE TERÖRİST DENİR?

Gelelim GC’nin terörist bir yapılanma olduğu iddiasına.

Şunu en başında net olarak ifade etme gerekliliği var: önünüze gelene terörist diyemezsiniz. Terörizm konusu sosyal bilimler literatüründe de, hukuk metinlerinde de, uluslararası ilişkilerde de çok derinlemesine ele alınmış bir konudur. Kendinize düşman bellediğiniz bir grubu terörist olmakla itham edip o grubun üyelerini topluca takibata almak, otoriter ve yarı otoriter rejimlerce sıklıkla yapılan bir uygulamadır. Oysa mevcut bir terörist grupla hukuk devleti sınırları dâhilinde mücadele etmek, her hukuk devletinin meşru hakkıdır. Bu durumda terörizm nedir, kimler teröristtir, bu soruların yanıtı verilmelidir. 

Kesin olan gerçek şudur ki, terörizm konusunda şiddete bulaşmak ile terörizm arasındaki ilgi, en güçlü korelasyondur. Şiddete bulaşmamış bir gruba veya kişiye terörizm suçlaması yapılamaz. Şiddete övgü, bir diğer ölçüttür. Ancak şiddete övgü genellikle daha alt bir cezai kovuşturmaya tabidir. Şiddete başvuracak materyal olanaklara sahip olmak diğer bir ölçüt olabilir. Yani elinde silahları olan bir grup potansiyel olarak şiddet yöntemini kullanabilecekse, terörizm bağlamında ele alınabilir. 

GC’nin terörizm ile suçlanması, 2016 Temmuz’unda gerçekleşen darbe kalkışmasından sonra oldu. Ondan önce “paralel devlet” olmakla – yani organize suçla – suçlanmaktaydı. Bugünkü hükümetin iddiasına göre 15 Temmuz 2016’da GC üyesi oldukları iddia edilen subaylarca girişilen bir darbe girişimi oldu. Ancak hükümet bu güne dek GC ile darbeye karışan subayların a) aidiyet ilişkisini kanıtlayamadı, b) varsa GC sempatizanı subayların GC’nden direktif ve emir aldığına dair bir kanıt ortaya konamadı, c) darbeye karıştığı iddia edilen subayların yargı süreçlerinde GC’nden olduğunu itiraf eden ve bağlantılarını kanıtlayan ifadelere rastlanmadı, d) GC hem kurumsal hem de kişisel bazda kararlılıkla 15 Temmuz girişimine ilişkin aleyhindeki tüm iddiaları reddetti, e) tutuklu TSK subaylarının büyük bir çoğunluğunun bu darbeyle ilişkisi olmadığına dair derin şüpheler var, f) tutuklu subayların büyük çoğunluğunun GC ile “irtibatlı veya iltisaklı” olmadığı, farklı fraksiyonlara dâhil oldukları (NATO’cular vs.) anlaşılıyor. GC ile doğrudan bağlantılı bir kısım subay olduğu net olarak kanıtlansa bile (ki bu söz konusu değil) bu tek başına bu subayların GC adına ve emri ile bu darbeye karıştıkları anlamına gelmez. Dahası, bu darbe girişiminin cidden bir darbe kalkışması olup olmadığı konusunda da ortada çok ciddi şüpheler bulunmakta.

15 Temmuz bağlamı dışında, GC’nin veya bu yapıya ait olduğu düşünülen bireylerin herhangi bir şiddet olayına karıştıkları görülmedi. Bildiğim kadarıyla GC ile ilintili bir terörist saldırı bugüne dek hiç olmadı. Dahası GC ve ona dâhil olan bireyler şiddet kullanımına dönük herhangi bir mesaj, övgü, plan, istek vs. de beyan etmedi. Bu güne dek yüz binlerce GC mensubu olduğu öne sürülen insan tutuklandı, gözaltına alındı, KHK ile atıldı, ama bu insanların evlerinde ve iş yerlerinde yapılan aramalarda herhangi bir silah veya silah olarak kullanılabilecek malzeme bulunamadı. 

‘FETÖ’ İBARESİ BİR ALGI ÇALIŞMASIDIR

GC mensupları aksine toplumda pasifist olarak bilinen, diğer İslamcı-İslami gruplara oranla şiddete eğilim konusunda kıyaslanmayacak kadar mülayim bireylerden oluşuyor. Bunca hukuksuz takibata karşın herhangi bir yerde polise direnen bile olmadı. Tüm bu dikkate alınan ölçüt ve göstergeler ışığında, GC’nin bir terörist grup olduğunu iddia etmek çok anlamlı değil. Bir iddia varsa, ortaya kanıtlar konulur ve iddia kanıtlanır. Bu olmadı. Buna göre, GC bir terörist gruptur denemez. “Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ” ibaresi tümüyle propaganda amacına yönelik olarak ortaya atılmış bir algı çalışmasıdır. 

Organize suç örgütü olduğuna dair iddia çok, ama bir kanıt yok. Terör örgütü olduğuna dair iddia çok, ama kanıt yok! 

Geriye şu gerçek kalıyor: GC Türkiye’de bugün nefret objesi, günah keçisi ilan edilmiş, hedef gösterilen bir gruptur. Bunu hem devlet (rejim), hem muhalefet yapıyor. Buna hem AKP tabanı, hem de MHP, CHP, İYİP ve kısmen de HDP tabanı destek veriyor. AKP GC’nden iki nedenle nefret ediyor. 1) 17 Aralık 2013 soruşturmalarını GC’ne mal ettiler. 2) GC’ni kendilerine rakip olarak algıladılar. Her iki nedenden dolayı onu ortadan kaldırmaya karar verdiler. MHP GC’nden nefret ediyor, çünkü GC’nin AB-Batı yanlısı tutumu da, GC’nin Türkî cumhuriyetlerdeki kültürel-Türkçü pozisyonu da, Kürt siyasetine karşı olan pragmatik pozisyonu da onları rahatsız etti, ediyor. Dahası derin devletin onayını almak için GC cadı avına gönüllüler. CHP neden GC’nden nefret ediyor? Çünkü CHP’nin tabanı olan ulusalcı-Kemalist sekülerler – her dini gruba karşı hissettikleri gibi – GC’ni bir yobaz-dinci anti-Atatürkçü akım olarak görüyor. Ergenekon-Balyoz-Sarıkız gibi darbe davalarının GC tarafından organize edildiğini öne sürüyorlar. Dahası tıpkı MHP gibi, GC’nin Batı’nın (özellikle ABD’nin ılımlı İslam yaklaşımının) bir piyonu ve ajanı olarak değerlendiriyorlar. İYİP de MHP ve CHP gibi bir algıyla hareket ediyor. Her üç grup derin devletin onayını almayı hedefliyor. Ayrıca bugünkü politik atmosferde toplumun algılarını dikkate alarak, anti-GC akımından parsa almak istiyorlar. HDP, kendisini sistemden tümüyle dışlamamak istiyor ve anti-GC diskuru o da kullanıyor. Dahası, GC’nin geçmişte sahip olduğu kültürel-Türkçü pozisyon, HDP tabanında GC’ne karşı bir antipati oluşturuyor.

GC kendi içinde mutlaka hakkındaki iddialarla ilgili bir değerlendirme, bir ayıklama, bir arınma yapmalıdır; şüphe yok buna. Fakat karşı karşıya kaldığı kolektif cezalandırma ve hukuksuz toplu takibat konusu çok daha ağır bir hukuk ihlalidir. Ben bu koşullarda GC nefretinin veya kısır siyasi hesapların terk edilerek, sağlıklı nesnel bir tutuma geri dönülmesi gerektiği kanısındayım. Bugün GC’ni cadı avına tabi tutan tüm Türkiye toplumu katmanlarının da şapkalarını önlerine koyarak yapılan hukuk ihlalleri konusunda ciddi bir muhasebe yapmalarının zamanı gelmiştir. Ben en başından beri hukuk ilkeleri ve etik değerlerim doğrultusunda mağdurların sesi oldum, insan haklarını savundum. Bundan dolayı “FETÖ’cü” olarak damgalanmam, sadece tezlerimde haklı olduğumu kanıtlıyor. Sapla samanı ayırmayı öğrenmeden Türkiye’de sadece demokratikleşme değil, medenileşme de başarılamayacak.  

BU YAZININ İNGİLİZCE VERSİYONU ⤵️

[OPINION] Demonization of the Gülen movement unfair and baseless

9 YORUMLAR

  1. Hay senin ağzını öpeyim. Müthiş bir yazı olmuş. Bu kadar kısa bir yazıda bu kadar geniş bir şekilde konuyu ele alıp özetlemek bence muhteşem.
    “Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ” ibaresi tümüyle propaganda amacına yönelik olarak ortaya atılmış bir algı çalışmasıdır.”

    Kalemine sağlık….

  2. Benim de bir karinca kadar Cemaat hareketiyle ilgim yok, olmadi. Devam hocam. Sadece sizle olmaz bu is. Sizin gibi 10 kisiye ihtiyac var. Var mi tanidiklariniz?

    Saygilar

  3. Sayın Çaman,
    Halkımız ve aydınlarımız (varsa şayet, en azından okumuşlar diyelim) çok korkak ve içten hesaplı. Bir kısmı gerçeği biliyor ama korkusundan söyleyemiyor. Bir kısmı ise çok haset. Yeryüzüne yağmur yağarsa komşusunun tarlasına da yağar diye yağmur yağmasını bile istemiyorlar. Anlayacağınız üzere aşağılık kompleksi ve hayatları boyunca yapmak istedikleri birçok şeyi GC’nin yapması bunları fena halde kıskançlık krizine sokmuş. Ömrünce bir baltaya sap olamamış ve sadece devlete yamanarak “bir şey” olmaya çalışan bu okumuşlardan bir halt olmaz. Olmadı da nitekim. Kaleminize sağlık.

  4. super final cumlesi “Sapla samanı ayırmayı öğrenmeden Türkiye’de sadece demokratikleşme değil, medenileşme de başarılamayacak.” ozetle cehaleti ayrımcılıgı ezberciligi ve bir yıgın olma ozelligi olan slogana dayalı( sahin alpay buna populizm diyor) haksız menfaat pesinde kosmayı terk etmek gerekiyor bunlar kotu seyler. Hele hele insanı kamil olmayı hayat projesi hedefi olarak kabul eden bir dinin mensupları olarak rezalet seyler.

  5. Tam vicdanı olan ,anlamak isteyene göre harika bir yazı olmus tebrik ederim Mehmet bey.Maalesefki gözünü kapayana günün aydınlık oldugunu anlatmak çok zor

  6. Guzel yazı olmuş ta, eşek hosaftan ne anlar, hafif kalir. Bu yazı ayıya okuduğunda ne anlıyorsa yazinin muhatapları da aynısını anliyor… the economiste ingilizce yazsaydin anlayan belki cikardi. Söz bitmiştir artık.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin