Sakıncalı Vatandaş (2)

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bu yazı Sakıncalı Vatandaş yazısının ikinci bölümü olarak okunmalı. Zor günlerden geçiyoruz, yurtdışındaki Türkiye kökenliler ve rejim boyunduruğu altındaki Türkiyeliler olarak, bu kesin. Türkiye’dekiler zaten normal bir yaşama devam etme olanağına sahip değil. Susmak ve düşük profilde, binbir zorluk, cadı avı, sosyal soykırımla mücadele etmek durumunda. Yurtdışındakiler, Türkiye’nin toksik etkisini iliklerine kadar hissediyor. Sosyal medyada neler olup bittiğini öğrenirken, sanal dünyadan yansıyan o tüm negatif atmosferi teneffüs ediyor. Hem Türkiye’deki mazlumlar, hem de yurtdışında olanlar kimler? Kimlerden bahsediyorum bu yazıyı yazarken? Gelin önce bu konuyu netleştirelim isterseniz. Çünkü meselenin temellerinden biri bu!

Bu benim TR724’teki 410’uncu yazım! Dile kolay. 1000 sayfadan fazla yazdım şu ana dek. Bu yazılarıma gazetenin herhangi bir müdahalesi yok. Şunu yaz, bunu yazma ya da şu kısmı değiştir, bundan bahset, şundan bahsetme gibi direktif veya telkin gelmiş değil şu ana kadar. Yani yazdıklarım benim düşüncelerim. Bazılarına katılır, bazılarına katılmazsınız. Siz de ben de özgürüz yani. Bu bir platformdur. Dokuz yüz binden fazla takipçisi olan bir online gazetede yazmak, hem de düzenli olarak, benim gibi tekil-bağımsız olmayı seçen biri için azımsanacak bir şey değil. TR724’te yazma teklifi geldiğinde, Gülen Cemaati’ne yakın bir platform olduğunu elbette biliyordum. Fakat bununla zerre kadar ilgilenmedim. Bana başka bir platform “bizde yazsana!” dese, onlarda da yazardım. Çünkü akademisyen olarak, akademik yayınlarla geniş bir okur kitlesine ulaşmak zor. Oysa kısa makalelerle düşüncelerimi, akademik bakışımı ya da kişisel görüşlerimi, çok sayıda insana aktarma olanağına kavuşacaktım. Bu özellikle Türkiye’de basının ve medyanın büyük baskılar sonucu havlu attığı bir dönemde çok önemliydi. TR724’te yazmayı bu nedenle çok önemsiyorum. Bugün başka gazeteler de “bizde yaz” dese, onlarda da yazarım. Kürt siyasetine yakın ya da AGOS, sol bir yayın organı veya bir havuz gazetesi fark etmez. Koşulum: ne yazarsam onu yayınlayacaklar. Bunları neden yazıyorum? Çünkü insanlar TR724’te yazmayı Cemaat sözcülüğü olarak algılıyor da ondan. Hayır, şu var ki Cemaat’le herhangi bir bağım olmuş olsa, hiçbir sorun değil. Ben bunu hayatta saklamam, neysem o olur, devam ederdim. Bu günlerde takdir edersiniz ki Cemaat fazla popüler bir çevre değil. Daha önce Cemaat’ten olan birçok kişi Cemaat’le aralarına mesafe koymak istiyor. İnsanların tercihlerine saygı duymak lazım, hatta onların – varsa – eleştiri ve sorularından gocunmamak gerek. Bunları söyleyince hemen “bak işte sözcü gibi konuştun!” demeyin sakın. Tam aksine, hiçbir kinaye veya ironi yapmaksızın, son derece naif bir biçimde, tenkit ve soruları kınamamak, art niyet aramaksızın, şeffaflık ve anlayışla diyalog kapılarını açık tutmak gerektiği kanısındayım. Benim yazmamdaki önemli nedenlerin başında, bu diyaloğa katkıda bulunmak geliyor.

Şimdi toparlayayım, sonra daha detaya gireyim. Diyorum ki: ben bireyim kardeşim. İslamcı veya İslami bir gelenekten gelmiyorum. Dinle diyanetle de alakam olmadı. Babası Yeşilçam’da erotik film çevirmiş biriyim. Türkiye’de bohem bir aile atmosferinde, seküler ve biraz da uçuk bir çevrede büyüdüm. Çocukluğum yazılan-çizilen ortamlarda, tiyatro kulislerinde, bu yazıyı okuyanların yüzde doksanının “yok artık” diyeceği insanlarla beraber geçti. Haldun Dormen’li sofralarda, Nejat Uygur’un oğullarıyla ailece İzmir turnelerinde, Füsun Önal’ın evinde onun kedileri ve piyanosu ile vakit geçirerek, Tevfik Gelembe, Ali Poyrazoğlu ile beraber şamata gırgır ortamlarda onların komplekssiz ve zeki esprileriyle, 7 yaşında Altan Erbulak’tan karikatür dersi alarak – yani İslamcı-İslami ortamların tam tersi bir ortama doğdum ben. Şimdi ben nasıl olup da “Cemaat’in sözcülüğüne” terfi ettim? Bu nasıl bir dönüşümdür böyle?

Bizim ülke Ortadoğu. Bu evet son derece pejoratif bir şey! Kimse kalkıp da bu çok oryantalist bir tutum, değerlerinden kopmuşsun, asimile olmuşsun falan demesin. Ya da desin, umurumda bile değil! Çünkü vurgulamak istediğim, kampçılık, kutuplaşma, nefret söylemi, ya hep ya hiççilik, toleranssızlık. Paramparça olmuş bir toplumsal yapıdan bahsediyorum. Bu tür yapılarda herkes birbirini hainlikle suçlar. Kimse eleştiriye tahammül etmez. Herkes birilerinin ajanıdır. Herkesin esas gündemi başkadır. Bir tür paranoyak ortam mevcuttur. İnsanlar devamlı diğerlerini “çek eder”, ona veya onlara göre pozisyon belirler. Kısacası burası bir çoğulluklar diyarıdır. Tekilliklere yer yoktur burada. Herkes bir gruba sığınır, o grubun himayesine girer. Bireyler hep bir yerlere kategorize edilir. Olmadı, en kötü ihtimalle Batı ajanı der geçersiniz!

Sanırım ne çektiysem en çok tek olmaktan çektim. Lise ikide Orhan hoca diye bir matematik öğretmenimiz vardı. Ders anlatmak yerine kendisini öven, Galatasaray Fenerbahçe muhabbeti yapan, dersi kaynatıp, sınav öncesinde soruları cevaplarıyla dağıtan ve “ezberleyin geçin” diyen bir öğretmen müsveddesiydi. Bir gün ben söz aldım ve Orhan Hoca’yı eleştirerek, bu tutumu nedeniyle üniversite sınavlarında başarısız olacağımızı söyledim. Tüm sınıf hocadan yana tutum aldı ve beni linç etti. Çünkü güçten yana pozisyon almayı, grup aidiyeti dışına çıkmamayı, düzene itiraz etmemeyi ve daha bilimum “değere” programlanmışlardı. O dönemden beri hep tek olmayı seçtim. Liseli Dev Genç’e sempati duyarken veya Gülünün Solduğu Akşam’ı okuyup Deniz Gezmiş’lere öykünürken de, asla onların o arkaik grup aidiyeti, bireyi topluma kurban veren pozisyonlarını, bireysel özgürlükleri eşitlik uğruna değersiz addeden Leninist hayat felsefelerini eleştirdim. Hiç benimseyemedim. Ve sanat daima sanat için olmalıydı, toplum için değil! Birey olmak karakterimin en birincil öğesi oldu. Arkadaşlarım olsa da, ben onların seçimlerini izleyen bir kopyacı olmadı, kendi tercihlerimi yaptım. Hata yapmadım mı? O kadar çok hata yaptım ki sayısını hatırlamıyorum. Ama! Hepsi benim kendi hatalarımdı. Ve onlardan çok şey öğrendim. Bugün de hiçbir gruba ait değilim.

Şimdi birileri kalkmış bana “sen filanca grubun sözcüsü oldun” diyorsa, ya yazılarımı okumuyorlar, ya da okuyup anlamıyorlar. Veya anlasalar da bir şekilde beni itibarsızlaştırarak yazılarımı değersizleştireceklerini zannediyorlar. Bakın, ben burada bu yazıları okuyan geniş kitlenin yüz seksen derece farklı bir ortamdan geldiğimi, onlardan çok farklı bir yaşam tarzına sahip olduğumu yazdım, oldu mu? Şimdi beni lütfen rahat bırakın da işimi yapayım. O ne midir? Hah, bak bu iyi soru! Gelin izah edeyim.

Ben, insanların Cemaatçi, Kürt, LGBT, Alevi, komünist, feminist, Ermeni, Rum, köylü, kentli vs. olduğuna bakmaksızın, önce insan olmalarından hareketle, insan hak ve özgürlüklerine ilişkin evrensel standartlara ve bu şartları içselleştirmiş olan vicdanıma göre, hak, hukuk, adalet, eşitlik savunurum. Bunu TR724’te de, New York Times ya da Frankfurter Algemeine’de de yapsam, hiçbir şey değişmez. Ben Cemaat avukatı değilim. Ama insan hakları savunucusuyum. Kendi çocukları da bu cadı avında ceberut bir rejimin zulmüne uğramış bir baba olarak, bir Barış Akademisyeni olarak, yahu bunları falan geçelim de, sadece yalın bir İNSAN olarak bugün yapılan zulümleri gündeme taşımayacak, onları tarihe not olarak düşmeyecek, eleştirmeyecek, azıcık da olsa bir şeyleri değiştirmeye çalışmayacaksak, ne işe yararız biz! 

Şimdi, şunu söyleyeyim. Cemaat’in geçmişte Türkiye’de yaptığı hataları Cemaat dile getirsin mi diye sorarsa biri, yanıtım net: evet, özeleştiri her zaman iyidir arkadaş! Veya bundan daha önemli olmak üzere, insanların 15 Temmuz’a ilişkin insanların anlamadıkları veya anlayamadıkları birtakım ilişkiler falan varsa, mesela Ahmet Dönmez’in yazısında Adil Öksüz’ün Gülen’i 15 Temmuz öncesi ziyaret etmesine ilişkin veya iddia ettiği üzere, yine 15 Temmuz’da polise atılan mesajlara ilişkin, ya da mesela yine Dönmez’in iddia ettiği üzere 15 Temmuz’da askeri helikopterle Dijitürk’e, Telekom’a vs. götürülen kişilere ilişkin sorular varsa, bunların konuşulup tartışılması, soruların mantıklı ve şeffaf biçimde yanıtlanmaya çalışılması gereklidir, iyidir, hatta zorunludur. Ancak, bu soruları soranların da açık yüreklilikle şunları sorması gerekir: Adil Öksüz nasıl oldu da serbest bırakıldı? 15 Temmuz’a karıştığı ileri sürülen birçok başka isim nasıl oldu da takip edilmedi? Nasıl oldu da Ergenekoncu bir klik 15 Temmuz ertesinde orduda bu denli etkin bir konuma geldi? Neden NATO’cu üst komuta tümden tasfiye edildi? Bu olayları hep beraber bütüncül bir perspektiften değerlendirmeyecek, Türk dış politikasına yansımalarını görmeyecek miyiz? Cemaat’in kadrolaşması eleştirilirken, Cumhuriyet döneminde çok partili yaşamla beraber birçok siyasi parti, hareket ve grubun (ideolojik, dindar vs.) aynı davranış şemasına göre hareket ettiklerini, herkesin devlete adamlarını sokmak istediğini görmezden mi geleceğiz? Şimdi ben buraya Cemaat devlette yapılanmada sui-jeneris (kendi nevi şahsına münhasır) bir durumu haiz değildir yazsam, yine Cemaat sözcülüğü ile suçlanır mıyım?

Bakın bu bir Cemaat savunması değil, tekrar yazayım buraya! Fakat benim eleştirel düşüncem gereği, ele alınan görüngüleri (fenomenleri) onlara benzeyenleriyle beraber ele almak bilimsel bir yaklaşım gereğidir. Cemaat’i bürokraside kadrolaşıyor diye eleştirmek normaldir. Fakat! Eğer Gülen Cemaati gibi, onlarca siyasal parti, siyasal hareket, ideolojik odak, etnik grup, sınıf, zümre, hizip, diğer İslamcı Cemaatler ve tarikatlar bürokrasiye oluk-oluk adam sokmuşsa, bu sistematik bir şeydir. Burada sadece Gülencilere has bir yanlış vardır diyebilir miyiz? Bunları Gülen Cemaati (ya da Hizmet Hareketi) ile sıfır bağlantısı olan biri yazıyorsa, lütfen düşünün derim. Tekrar ediyorum. Bence bu devlete adam sokma işi son derece yanlış bir şeydir. Devlet tarafsız, partiler üstü, meritokratik, kapsayıcı olmalıdır. Herkes için anayasa ve yasalar bağlayıcıdır. Ama! Türkiye Cumhuriyeti hangi dönemde bu özelliklere sahipti, lütfen bir düşünür müsünüz? Tüm siyasal, dini, ideolojik vs. odaklar bürokrasiye kendilerinden olanları sokmaya çalıştılarsa, bunun nedenlerini sorgulamamak olur mu? Haklı çıkartmak için değil tabi! Ama anlamak için. Neden durup dururken devlete kendi sempatizanlarını sokmaya çabaladılar? Bence bunun nedeni, Türkiye devletinin hakka hukuka bağlı olmayan, ayrımcı, seleksiyoncu, ideal vatandaşçı (homo respublikus) tutumudur. Devlet dışlayıcı olunca, herkes onu içerden dönüştürmeye çalışır. Katı ideolojik devletlerde bu hep olur. Olsun mu? Olmasa daha iyi olurdu. Ama bu refleks bir tepkidir. Haklı olmasa da, anlaşılırdır.

Ben şunu söylüyorum: Herkes Cemaat’i eleştirmelidir. Herkes herkesi eleştirmelidir. Ve fakat bunu yaparken adil olmak yükümlülüğü vardır. Bir grubun ideolojisini benimsememek, o gruba karşı adil olmamayı gerektirmez. Özellikle faşizan ve ceberut bir rejimce cadı avına uğratılan bir gruba karşı daha hassas davranılmalıdır. Şimdi bu, yineleyeyim de, Cemaat kendisini şeffaflaştırmasın demek değildir. Sanırım sorunların başında a) kurumsal kimlik olmaması (tüzel kişilik olmamak), b) bundan dolayı iç demokratik bir yapının olmaması, c) 15 Temmuz sonrası yaşanmakta olan şokun hala atlatılamamış olması, d) İslamcı geleneksel sosyal örgütlenme biçimi (abilik-ablalık vs.), e) tüm bunlardan dolayı objektif öz denetleme olanaklarının sınırlı olması geliyor. Şeffaflık ve hesap verebilirlik, sadece devlet yönetimleri için olan kıstaslar değil. Her sosyal grup, eğer formelleşecekse, bu gerekiyor. Şunu unutmayın ama, sosyal yapıların koşulların değişimine adapte olmaları zaman alır. Sivil toplum hareketine dönüşmek, haydi yapalım oldu demekle olmaz. Bu tartışmaların, eleştirilerin, diyaloğun, hatta bazen de sınırları çok zorlamamak kaydıyla kavgaların yaşanması kaçınılmaz. Yine söylüyorum, bunlar, bu tür dini yapılarla hiçbir deneyimi olmayan dışarıdan bakan birinin naçizane düşünceleridir. Katılırsınız veya katılmazsınız. O sizi ilgilendirir.

Beni eleştiren hatta beni Gülen Cemaati sözcüsü gibi davranmakla suçlayanların hepsi geçmişte bu cemaatten olan insanlar. Bir kısmı eleştirdikleri noktaların yeteri kadar rezonans alamamasından dolayı cemaatleriyle araya mesafe koyuyorlar anladığım kadarıyla. Bunu Cemaat’le yolunu ayırmayanlar bir tür ihanet gibi algılıyor. Yapmayın. Bu yapıcı değil. Cemaat’le araya mesafe koyanlar da daha yapıcı eleştirilerde bulunsunlar. Bence her iki taraf da, onların dışında kalan Türkiye toplumu da, bir suça veya darbeye bulaşmış insanları korumak gibi bir şeye sempatik bakmaz, bunu tolere etmez. Kim suç işlediyse, kim darbeye bir şekilde bulaştıysa kanun önünde hesap verir. Tabi bir parantez açarak, o kanunun bugün uygulanmadığını, çünkü bağımsız bir yargı olmadığını hatırlatmakta yarar var. Ama bu konuda bence çok ama çok büyük bir çoğunluk, Cemaat’le bağı olsun veya olmasın, ortak bir çizgide birleşebilir, birleşmelidir de. Demek ki diyalog ve şeffaflıkla, bir güven inşa edilebilir. Bu “biz bize yeteriz” mantığı dışında, çok ama çok mühim bir mevzu. Yani rejimin propagandasına karşı koyarken a) sabırla yapılan hukuksuzlukları dillendirmek, ve ama b) kendi içinde hata yapan kim varsa, onları da şeffafça ve açıkça eleştirmek lazım.

Bunları söyledikten sonra, tekrar edeyim. Benim önceliğim ne Cemaat, ne onun eleştirisini yapan ex-Cemaat, ne de başka bir gruptur! Benim önceliğim, hangi gruba ait olup olmadığına bakmaksızın, hukuksuzluğa uğrayan insanların sorunlarını ele almak, bunlara neden olan sistemi eleştirmek, hakkın, hukukun, anayasanın, evrensel insan haklarının yanında yer almak, onları herkes, AMA HERKES İÇİN talep etmektir.

Eleştiri ve özeleştiri, diyalog, şeffaflık, tolerans, demokratik kültür!

Yazan: Bir sakıncalı vatandaş

3 YORUMLAR

  1. Sayın Çaman teşekkür ederim. Bu sitede yazdığınız için. Burada yazmasaydiniz size tesadüfen ulastigimda, yine yazılarınızı zevkle bir çırpıda okuyacaktim.
    Selamlar.
    Kenan Gümüştekin. KHK li bir akademisyen.

  2. Sayin Hocam,
    böylesi bir yaziyi kaleme almak ihtiyaci nereden dogdu? Tekrar olacak, sik sik cemaatla iliskinizin olmadigini yazmak bence gereksiz. Yazilarinizi dikkatle okuyoruz. Keske cemaatle iliskiniz olsa idi. Saniyorum Cemaatin sizlere ihtiyaci var. Bu arada yazayim, benim de cemaatle hic ilgim yok.

    Selamlar

  3. Mehmet Bey, kaleminize saglik. Sizin yazilarinizi, bazen uzunca bulsam da, cok severek okuyorum. Ortada elestirilecek cok konu olunca yazilarin uzunca olmasini da anlayabiliyorum. Bu surecte ortaya koydugunuz cesur ve hakkaniyetli yazilariniz her daim okunacak ve takdir edilecektir. Cok tesekkurler.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin